Advert

ETEM ÇALIŞKAN İLE RÖPORTAJIM

Etem Çalışkan’ı ben iyi tanıyorum. Ancak yeni neslin tanıması açısından “Etem Çalışkan kimdir ?” dediğimde kendinizi nasıl anlatırdınız?

ETEM ÇALIŞKAN İLE RÖPORTAJIM
Bu içerik 1679 kez okundu.
Advert

 

 

       Beni tanıdığınız kadarıyla yazın; çünkü ben herkesin bilebildiği kadarım.

     O halde ansiklopedik bilgilere de dayanarak şöyle diyorum:  Türk hattat, gazeteci, ressam.  Okullarımızdaki Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve İstiklal Marşının yazımını yapan, Atatürk’ün Nutuk adlı eserini iki cilt olarak kaligrafik olarak yazan, Anıtkabir’in inşası sırasında kitabelerin yazımında emeği geçen, meşhur Atatürk portresini yapan, Atatürk’ün imzasını stilize eden, Kur’an- ı Kerim’in Türkçe mealini yeni yazı ile yazan sanatçı…

     1928 yılında Tarsus'un Göçük köyünde doğduğunuzu biliyoruz. Ailenizi ve köyünüzü tanımak istiyoruz. Acaba rica etsem neler anlatırdınız?

       Göçük Köyü, Toros Dağlarıyla Çukurova arasında, Ankara yoluna beş kilometre uzaklıkta güzel bir köydür. Çocukluğumuzda köyde yol, su, elektrik yoktu ama o yokluğun ve yoksulluğun farkında değildik. Belki büyüklerimiz sıkıntıların farkındalardı ama biz bilmiyorduk. Çocukluk günlerinin neşesi içinde oldukça mutlu yaşıyorduk. Üç erkek iki kız olmak üzere beş kardeş idik. En büyükleri bendim. İlkokulu köyümde okudum. Göçük Köyü İlkokulunda ilk harfi yazdığım gün sevinçten uçmuştum.

        Babam çiftçiydi. Tarlalarımız vardı. Bu tarlalarda buğday, arpa, pamuk, nohut, mercimek gibi ürünler yetiştirirdi. Topraklarımız verimliydi, ne ekersek yetişirdi. Annem köy kadınıydı. Hem temizlik yapmak, bulaşık ve çamaşır yıkamak, yemek pişirmek gibi ev işleriyle hem de çocuk bakımı ile uğraşırdı. Babamla birlikte tarlada çalışırdı. Hayvanlarımıza bakardı, inek sağardı. Dikiş dikerdi, çulta dokurdu. Çul değil, çulta… Çultalarda bez, astar ve giysiler dokunurdu.

        Resme nasıl başladınız? Bilinçli olarak yaptığınız ilk resim ne resmiydi, hatırlıyor musunuz? O resmi hangi duygular içinde yapmıştınız?

        Her çocuk gibi eğer toprakta oynuyor isem toprağı elimle düzeltip bir çöp ucuyla toprağa çizgiler çizerdim. Deftere, kaleme ulaştığımda (yani ilkokula başladığımda demek istiyorum.) yazmaya, okumaya, çizmeye başladım. Ne mi çiziyordum? En çok hoşuma giden avlumuzda çok tavuklu kırmızı horozumuzdu. Kıpkırmızı ibiği, başından kanatlarına doğru uzun tüyleri, kanatları ve kaligrafi güzelliğindeki kuyruğu, ayakları, bir de o kadar tavuğun horozu olmanın duygularıyla yüksekçe bir taş üzerine çıkması, önce dimdik durup sonra da en uzun nefesiyle ötmesi çok hoşuma giderdi. Horoz resmi çok çizdim. Sonra da bahçemizdeki, bağımızdaki tarlamızdaki otlar, çiçekler, atımız, öküzümüz, eşeğimiz, karasabanımız, kuzular, koyunlar ve hele altın gözlü papatyalar…

           Köyümüzün kahvesinde gündüz tarlalarında alışıp akşam çayla karışık sohbetlerdeyken Çukurova’nın sıcağında kara yağız yüzlerdeki çizgilere bakar, onların resimlerini yapardım. Köylülerimiz o resimlere bakıp “Aynı sen, aynı sen!” diyerek gülüşürlerdi.

      Ben Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılıp birinci dönem ilk sömestr tatiline geldiğimde aynı kahvede, aynı kahveci, aynı köylülerimiz:  “İstanbul’da nerede okuyorsun?” diye sorduklarında “İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Türk Süsleme Bölümünde okuyorum.” dedim. Gülüştüler, “Enginini okudun da yükseği mi kaldı? O ne ki?” diyerek dalga geçtiler. İşte ben bizim köylülerimize bunu anlatamazdım. Çukurova’dan İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne giden ilk değil ama üçüncü öğrenciydim. Yıl 1951…

       O yıllarda güzel sanatlarla ilgilenmek zor olmalı. İmkânsızlıklar var mıydı? Varsa nelerdi?   

        Elbette yokluk ve sıkıntılar vardı.  Kömürden mürekkep yaptım, olmadı. Lamba şişesinden is aldım. Şekeri zamk olarak kullandım.  Arapzamkının boyada, mürekkepte yapışkan olarak kullanıldığını sonradan öğrendim.

        Güzel Sanatlar Akademisinin simgesi olan baykuş sanıyorum iki anlam taşıyor. Baykuş simgesi eski Yunan tarihine kadar dayanıyor. Yunan mitolojisinde baykuşun, sanatı ve bilgeliği simgelediğini biliyoruz. Yunanlar baykuşu aynı zamanda birlik sembolü olarak da görüyorlarmış. Diğer bir anlamı ise eski Mısır'daki Firavun asasındaki baykuş simgesi... Bu kabartmayla da o asa insanlık tarihinin ilk sanat eserlerinden sayılıyor. İki seçenek de yakın duruyor ama kesin bir şey söylemek zor… Sizin bir baykuş öykünüz var. Bunu bizimle paylaşır mıydınız?  

       Çocukluğumda tarlamızda bulunan bir ağaca baykuş yuva yapmıştı. Ben de her gün giderek baykuşu ve yavrularını beslerdim. Onları yıllarca hep sevdim ve korudum. İyiliklerimden dolayı galiba, anne baykuş bir gün beni kanadına aldı, Toros Dağlarından aşırdı, sabaha karşı İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nin kapısına bıraktı. Baykuş bana dedi ki "Etem Çalışkan seni ana baba ocağıma getirdim." Bildiğiniz ve az önce dile getirdiğiniz gibi Güzel Sanatlar Akademisi’nin simgesi baykuştur.

        Resim yaparken hangi teknikleri kullandınız? En çok kullandığınız resim tekniği ile en çok sevdiğiniz teknik hakkında bilgi verebilir misiniz?  

     Resim yaparken hiçbir teknik kullanmadım. İçimden geldiği gibi çalıştım. Bazen şu teknik bu teknik diyorlar ama…

     Atatürk resimleri yapmaya ne zaman ve nasıl başladınız?

        Bizim öğrenci olduğumuz yıllarda Atatürk, bayrak, cumhuriyet çok büyük önem taşıyordu. Özellikle Cumhuriyet bayramı kutlamalarına büyük önem verilirdi ve törenlere de çok özen gösterilirdi.  İlkokuldayken kara tahtaya çizdiğim Atatürk resimlerine ortaokul yıllarımda da devam ettim. Daha sonra gazetelerde çalıştığım dönemlerde 10 Kasımlarda ve Cumhuriyet bayramlarında çizmeye devam ettim. Eskiden gazeteler bugünlere çok değer verirlerdi. Okuyucularına farklı resimler hediye etmek isterlerdi. Bu özel günleri çok ciddiye alırlardı. O dönemlerde pek çok Atatürk resmi yaptım.

        İlk serginizi ne zaman ve nerede açtınız?  İlk serginizde hangi çalışmalarınızı sergilediniz?

Gazetelerde çalıştığım için yaptığım çalışmalar basılarak okuyuculara dağıtılıyordu. Sonuç olarak çalışmalarımı sergilemiş oluyordum. İlk kişisel sergimi sanırım 1981 yılında Mersin’de açmıştım. Bu sergide Atatürk ve Türk Büyüklerinin resimlerini sergilemiştim.

       Sizin farklı bir serginiz var. "Yazmaya Yazdım Yazıyı" ilginç bir sergi bence. Bu fikir nasıl doğdu? Bu sergi hakkında neler söylersiniz?

    İstanbul Şeker Sanat Evi sahibi Sayın Sabriye Şeker Hanımefendi ile konuşurken yazmalardaki iğne oyalarının güzelliği konusuna değindim. Sonra Mersin'den, Tarsus'tan Türkmenlerin yaptıkları iğne oyalarını getirttim. Bu yazmaları 80cm-112cm. ebadındaki çok büyük kartonlara yapıştırdım. Onlar da Şeker Sanat Evi olarak Karacaoğlan giysileri hazırladılar. Ben de yazmaların üzerine Karacaoğlan şiirleri yazdım. Birlikte bir sergi açtık İstanbul'da... Sanıyorum 2005 yılıydı. Bu sergi Karacaoğlan’dan yola çıkılarak oluşturuldu. İğne oyalı yazmalar Toroslardan Yörük ve Türkmen kadınlarının, kızlarının, gelinlerinin göz nuruydu. Kendi yöremize ait yayla kızlarının el emeğiydi. Yöresel bir çalışma idi.

         Ben de Sayın Sabiha Tansuğ Hanımefendi'den etkilendiğinizi düşünmüştüm. Malum Sabiha Hanım, folklorik giysiler, özellikler Anadolu Kadın Başlıkları üzerinde çalışmaları ile ünlüdür. Onun gezi, inceleme, araştırma yazılarını da öğrencilerimize Türkçe derslerinde çok okutmuşuzdur. Nedense böyle bir düşünce geldi aklıma.

         Sabiha Tansuğ ve eşi arkadaşımdır. Sabiha Tansuğ’un sözünü ettiğiniz Türkmen giysileri ve başlıklarından oluşan o çok zengin koleksiyonu bir yangında kül oldu.

        Adana Valisi Sayın Recep Birsin Özen Beyefendi kültüre sanata çok değer veren bir valiydi. Adana Valiliği 1991 yılında Karacaoğlan Sempozyumu düzenlemişti. “Her yıl devam edecek.” dendi ama sadece iki defa oldu, maalesef arkası gelmedi.

        1991 yılında Karacoğlan Sempozyumu’nda Sayın Sabiha Tansuğ ile beraberdik. Karacoğlan Sempozyumu’nun ikincisinde Sabiha Tansuğ Hanımla akşam Onbaşılar Restoran’da veda yemeği yiyecektik. Hava karardıktan sonra otobüsle Onbaşılar Restoran’a geldik. Lokantanın karşısındaki durakta bekleyen genç bir kızı bana göstererek “Etem bak bak! Şu durakta otobüs bekleyen kız var ya çok güzel bir kız, Türkmen giysileri içinde görmek istediğim Türkmen güzeli işte bu!” dedi. Otobüsten inince kızla konuştu, Unutmuş olabilirim ama sanıyorum yemeğe kızı da davet etti. 

       Hat ve Kaligrafi sanatı konusunda uzmansınız. İlk yazdığınız yazı ne idi?

     “Kendini yenen insan, kendini bilen insandır.” sözünü yazdım ortaokul 1. Sınıf öğrencisiydim. Köydeki evimizdeki ocağın üstündeki duvarın boşluğuna yazdım. O zaman bu sözün kime ait olduğunu bilmiyordum. Sonra bu sözün Hazreti Muhammet’e ait olduğunu öğrendim.

        Kur'an-ı Kerim sizin el yazınızla ne zaman, niçin ve kaç defa yazıldı?

        1983’te Ramazan armağanı için Güneş Gazetesi’ne yazdım. Kur’an ilk defa yeni yazı ile el yazması olarak yazıldı ve okuyuculardan büyük ilgi gördü. Daha sonra Sabah Gazetesi de yine Ramazan armağanı olarak okuyucularına verdi aynısını. Sonra sabah gazetesine Yunus Emre Divanını el yazması olarak yazdım ve onu da okuyucularına ramazan armağanı verdi. Aynı yıllar içinde Milliyet Gazetesi için de 100 Türk Büyüğünü çizdim. Ben bu birkaç yıl içinde yaptığım çalışmaları söyledim. 1982de hürriyet gazetesinin ressamı ve grafik sergisi yönetmeni olarak Çukurova’nın Kurtuluş Bayramı olan 5 Ocak’ta emekli oldum. 5 Ocak ayrıca benim doğum günümdür. Özellikle o güne denk getirdim.

        Anıt- Kabir ile ilgili çalışmalarınız hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

       Yaşamım boyunca büyük onur duyacağım bir çalışmayı, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nin Afiş Bölümü 2. Sınıf öğrencisi iken Hocam Hattat Emin Barın ile yaptım. Hocam Emin Barın yazı üzerine Almanya'da öğrenim gördüğü için yazının hem kitabelerde, hem de kâğıt üzerinde ne olduğunu uygulamasıyla biliyordu. Anıtkabir inşaatının yapımı da o yıl bitecekti. Daha önce uluslararası yarışmalar açılarak ihaleler yapılmıştı. Anıtkabir'in yazı işi, verdiği projeyle Emin Barın Hocamda kalmıştı. Böylece Anıtkabir'in yazısını Emin Barın üstlendi. 

         Emin Barın bana o yaz birlikte çalışacağımızı söyledi. Emin Barın hocama ne yapacağımızı sorduğumda, bana Anıtkabir'in kitabelerini yazacağımızı söyledi. Önce anlamadım, hocamın söylediğindeki sorumluluğu ve yüksek onuru birden kavrayamadım. Ama bildim ki, hocam bana iyi bir görev verdi.

        Daha sonra yazılacak projeleri gördüm. Anıtkabir'deki kulelerin ayrı ayrı isimleri var. Bu kulelerin içine yazılacak yazılar, Ankara’ da yetkililer tarafından oluşturulan heyet tarafından belirlenmiş. Bu yazılar hocama gönderildi. Oturup kartondan yazı kalıpları hazırladık günlerce. Ben ölçülerine göre bu yazıları kâğıt üzerine metrelerce yan yana yapıştırarak yazdım. Onları önce Emin Barın Hocam kontrol ederdi.  Daha sonra o kâğıtları Anıtkabir'e götürürdüm ve oradaki taş işçilerine teslim ederdim. Daha önce götürdüğüm çalışmaları ve taş işçilerinin yaptığı işleri de kontrol ederdim.

          Çok onurlu ve sorumluluk taşıyan bir işle karşı karşıyaydım. Anıtkabir'in şeref holünde sağlı sollu duvardaki kabartmaları yapanlar, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki bölümlerin hocalarıydı. Onları görünce çok heyecanlanırdım. Anıtkabir'e gittiğimde sık sık zamanın Bayındırlık Bakanı Kemal Zeytinoğlu'nu görürdüm. Dönemin Başbakanı Adnan Menderes'i, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı da gördüm. Çünkü herkes çalışmaları yakından takip ediyordu.

        Sizin ünlü bir Atatürk portreniz var. Öğrenciliğimizde 10 Kasımlarda yakamıza iğnelediğimiz çok güzel bir Atatürk portresi…

        Bugüne kadar pek çok devlet adamının portresini çizdim, en kalıcısı bu oldu. Milliyet Gazetesi’nde çalışırken 10 Kasım 1969 tarihi için hazırladığım o portreyi Atatürk’ün fotoğraflarına bakarak yaptım.

       Bir firma bu portreyi halı olarak dokudu, hatta o halı da Çin’den Afrika’ya kadar dünyanın pek çok ülkesine gitti. Atatürk’ün portresi bütün dünyaya ulaşsın diye bu eserimden hiçbir telif ücreti almıyorum. Matbaaya mümkün olduğu kadar fazla basıp dağıtmasını istedim. Okul duvarlarında asılı olan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinden de telif ücreti almıyorum. Halı firmasından da telif ücreti yerine bir halı aldım.

     Çizdiğim Atatürk portrelerinden sadece bunun orijinali Londra’da kızımda bulunuyor. Bir arkadaşım bu resmi satın almak için çok ısrar etti hatta karşılığında daire teklif etti ama almadım.

        Atatürk’ün imzasını stilize ettiğinizi biliyorum. Bu, hangi tarihte ve nasıl gerçekleşti?

       Milliyet Gazetesi’nde çalışırken 10 Kasım 1969 tarihi için Atatürk portresi yapmıştım. Bugüne kadar pek çok devlet adamının portresini çizdim, en kalıcısı bu oldu. Atatürk;  Mustafa Kemal, Gazi Mustafa Kemal ve Kemal Atatürk diye üç ayrı imza atmış. Bütün bu imzalara bakarak ortak bir şey ortaya koydum. Bu imzayı stilize ederek ilk defa bu portrenin altında kullandım.

 

        Sanat yaşantınızda sizi üzen olaylar olmuştur kuşkusuz… Şu an aklınıza ilk gelen olay hangisidir?

        Tiziano Vecellio tablosunun biri Berlin’de müzede, diğeri ise Mersin’de… O tabloyu Kültür Bakanlığı’na kaydettirmek için bir arkadaşımla çok uğraştık. Arkadaşım ölünce girişimlerimiz yarım kaldı.

 

         Yapmadığınız için pişmanlık duymadığınız bir çalışma oldu mu?

         Milliyet Gazetesi’nde çalışırken bir gün Yaşar Kemal beni aradı. Kendisinin “Deniz Küstü” isimli eserini resimlendirmemi istedi. Benim için güzel bir şeydi ama istediği şey tarzıma uymadığı için tereddüt ettim. Deniz Küstü’yü benim gibi gazete kuralları ile yetişen bir ressam değil de, daha özgür çalışan birisi resimlemeli diye düşünmüştüm.  Sonra Abidin Dino resimlemiş onu. İyi ki de o resimlemiş. Abidin Dino Sanat Parkı’nda Abidin Dino’nun çizgileriyle Yaşar Kemal’in Deniz Küstü’sünü bir arada görünce bir kez daha o zaman doğru düşündüğümü anladım.

 

      Bildiğim kadarıyla parayla aranız hiç iyi değil… Size para kazanmakla ilgili olarak sorulan bir soruya verdiğiniz cevabı hatırlıyor musunuz?

       Çalışmaktan para kazanmaya vakit bulamadım. “Ne kadar paran olmasını isterdin?”  diye sordular:
yanıtım isteyene verecek kadar olsun, oldu.

      Sizi etkileyen ilginç bir anınızı bizlerle paylaşır mısınız?

    Berlin’de bir dükkânın duvarında Emin Barın Hocam tarafından Arap harfleriyle yazılmış çerçeveli “ B*ku yedik.” yazısını gördüm. Merak ettim, sordum. Dükkân sahibi bu yazının öyküsünü anlattı.

İstanbul’dan Almanya’ya göç etmişler ve Berlin şehrine yerleşmişler yıllar önce… Savaş başlamış Almanya’da… Rus askerleri her tarafı yakıp yıkıyor, talan ediyorlar. Dükkân sahibi beyefendi, karısı ve kızıyla Rus askerlerinin hışmına uğruyor. Rus askerler, adamcağızın kızına sarkıntılık etmeye başlayınca adam dayanamayıp öne atılıyor. O esnada askerin süngüsü karnına doğru yöneltiliyor. Çaresiz kalan adam “ Şimdi b*ku yedik.” diyor. Bunu duyan askerler silahlarını bırakıp adamı kucaklıyorlar.

         Meğer Kırımlılarmış. Türkçe konuşup gülüşmeye başlıyorlar. Adama söz veriyorlar:” Savaş boyunca kılınıza bile zarar gelmeyecek.” diyorlar. Hakikaten de öyle oluyor. Adam da hayatını kurtaran bu sözleri Arap harfleriyle yazdırarak dükkânının duvarına asıyor.

        Medeni durumunuz nedir? Çocuklarınız var mı? Çocuklarınızın sanata ilgileri var mıdır?  Sanata ilgileri varsa hangi boyuttadır? Hangi sanat dallarıyla ilgileniyorlar?

         Evliyim. Üç çocuğum var. İki oğlum bir de kızım var. Kızım Londra’da yaşıyor.  Sanata yetenekliler ancak bu yeteneklerini kullanmadılar. İçlerinde heykeltıraş olan da var, piyano çalan da, flüt çalan da…

        Gençlere öğüdünüz nedir?

       Sözüm gençlere değil herkesedir.   Bir çocuk tertemiz doğar. Hepimiz çocuktuk.  Suçlu çocuk yoktur. Çocuklar suçlu olamazlar. Suç varsa sorumlusu asla çocuklar değildir. Tolum böyle zedeleniyor.  Onlara örnek olmak lazım ve dünyada altı buçuk milyar insan vardır. Onların hepsi de yaratanın kullarıdır. Bunları söylemek istemiyorum.

      Uygarlığın temeli sanattır. Bütün sanatların temelinde de yazı ve yazının icadı vardır. Gerçi yazıdan önce mağara duvarlarına yapılan resimler var ama yazının icadıyla insanlık tarihi ve uygarlık başlamıştır.

      Küçük yaşlardan itibaren insanlar sanatla ilgilensinler.

 

        Sayın Etem Çalışkan bu röportaj için değerli vaktinizi bana ayırdığınız için size çok teşekkür ediyorum.  “Güz İkindisi” ve “Çocukluğum Sende Kaldı İstanbul” adlı şiir kitaplarımın kapaklarını hediye olarak yaparak bana dünyaları bağışladığınızı da ifade etmek isterim. Saygı, sevgi ve minnetle ellerinizden öpüyorum.  Son olarak bizlere ne söylemek istersiniz?

Bu satırları yazarken

Zeytingillerden bir iğde geldi elime

Çiçek kokusu ile…

Karacaoğlan’dan bir demet

Boynu bükük mor menevşe

Telli turnalar gördüm.

Şafak vakti gökyüzünde

Ve “Çanakkale içinde aynalı çarşı, /Ana ben gidiyom düşmana karşı.”

Ve pır pırrrrrr uçuveren ibibikler…

Ve “Bana seni gerek seni.” diyen Yunus Emre

Ve “Dağlar çiçek açar, /Veysel dert açar.” diyen arkadaşım Âşık Veysel

Ve bir demet de gül geldi “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Ve bendeniz “Olduğum gibi göründüm, göründüğüm gibi oldum.”

Ve seksen altı yıldır çalışmaktan para kazanmaya vakit bulamadım.

Çok teşekkür ederim. Sizi tanımış olmak benim için bir gurur kaynağıdır. İlk karşılaşmamız Tarsus Karacaoğlan Uluslararası Şiir Şöleninde olmuştu. Üzerinizde Atatürk’ün gri- beyaz renklerdeki süveteri vardı. O günü ömrümce unutmayacağım. Değerli hocam size uzun ve sağlıklı ömürler dilerim.

Ben teşekkür ederim.

HARİKA UFUK

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
 Gerçek bir Avrupa ordusu vizyonu üzerinde çalışmalıyız
Gerçek bir Avrupa ordusu vizyonu üzerinde çalışmalıyız
James Rodriguez sakatlandı
James Rodriguez sakatlandı