Advert
Toplumsal Değişimde Umumi Kaide
Abdurrahman Yiğit

Toplumsal Değişimde Umumi Kaide

Bu içerik 915 kez okundu.
Advert

Allah’ın bir kanunu olarak, insanın doğuştan getirdiği yaratılış, mizaç ve yeteneklerin bileşimi halini fıtrat olarak biliyoruz. İnsanlar kendi iradelerinin payı olmaksızın içinde doğdukları çevre gerçeğinden önce, bir fıtrat gerçeği vardır. Tarih, çevre etkisinin belirleyici özelliklerinin  varlığına rağmen, fıtrat gerçeğine dönmeyi başarabilen insanların hayat örneklerini vermektedir.  Zira, “…Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez…”  (Rad Süresi 11. Ayet)  bu esas umumi kaidenin temelini oluşturmaktadır. Toplumun değer yargılarının dünyevi kazanımlarına bağlı bir üstünlük temelinde bir kırılmadan geçtiğine şahid olmaktayız. İnsanların doğuştan ya da sonradan sahip oldukları bir takım maddi üstünlüklerin, sosyal hayatta ayrıcalıkları ve faklılıkları etkileme yönünde kullanılması, her türlü adaletsizliğin kaynağını oluşturacaktır.  Böylece şekillenen toplumsal ahlak ve idealler, maddi güç sahibi olmayı, yükselen değer haline dönüştürmekte ve insanlardaki diğer güzel hasletleri küçümsemektedir.

Bu durumda zulüm, insanın davranışı konusunda Allah tarafından belirlenmiş sınırları aşması ile irtibatlıdır. Doğal olarak sosyolojik açıdan haksızlık ve adaletsizliğe yol açan fiillerin işlenmesi ile gerçekleşen zulüm, bir toplumda  gelecekte gerçekleşecek değişmelerin de sebebi olacaktır. Yaşanmakta olan değişimler, sünnetullahın bir gereği olarak meydana gelmektedir. Ancak bu değişimlerin sebepleri, toplumun kendi özgür seçim ve fiilleriyle oluşurken, sonuçları ise Allah yaratmaktadır. Bir başka husus da, toplumların asla uyarıcısız bırakılmayacağı gerçeğidir. Bu uyarılar sadece peygamberlerin gelişiyle değil, aynı zamanda sosyal çatışmaların oluşuyla da gerçekleşmektedir.

Bu tür toplumsal kargaşanın ve çözülmenin arttığı bir yerde uyarılara yeterince olumlu cevap verilmediği takdirde, çöküş süreci hızlanacaktır. Adaletsizlik, zulüm ve baskının, ayrılığa düşmenin, iyiliği emredip kötülükten sakındırmamanın ve ahlaki yozlaşmanınbir toplumda Allah’ın nimetlerinin adilane dağıtılmaması,  ekonomik dengesizlik ve servetin belirli bir kesimin elinde toplanması, toplumların çöküşünün esaslarıdır.

Toplumsal çözülmeyi ve çöküşü hazırlayan faktörlerin geneli, zulüm kavramıyla da ifade edilmiştir. İnsanın zulmü ortaya çıkaran zaafları öncelikle bir insan olarak kendisine, topluma ve tabiata karşı davranışlarıyla ölçülmektedir. Bu zaaflardan herhangi biri insana hakim olmaya başladığında, diğerleri de onu izleyecektir. Eğer tekebbür duygusu kontrol altına alınmazsa, zaaflar; insanı  ve içindeki toplumu da büyük yara alacaktır.

          Toplumlar için tıpkı insanlarda olduğu gibi ölümden, toplu bir yok oluşlarına şahid olmaktayız. Burada sanki toplumların da yaşayan bir organizma gibi özgür iradeleri olduğu düşüncesi ön plana çıkmaktadır. Çünkü toplum söz konusu suç eyleminin gerçekleştirilmesine göz yummakta, engellemek için çaba göstermemekte, ya da desteklemektedir. Dolayısıyla da bu tutumun bir ürünü olarak bireysel eylemlerin sonucuna katlanmak zorunda kalmaktadır. “Allah onlara zulmetmedi, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı.” (Ali İmran Süresi 117. Ayet)  İnsanın kendine zulmeden eğilimleri büyük ölçüde onun zafiyet ve cehalet gibi özelliklerinden beslenerek gelişmektedir. Ancak, bireyin yolunu seçme hakkının bazen gelenekler tarafından yönlendirildiği durumlar da  vardır. Gelenekler, sosyal hayatın düzenli akışını sağlayan pratikler olabildiği gibi, genellikle değişimin karşısında geleneklere bağlanmanın getirdiği durağan halin çekici bir rahatlığı da bulunmaktadır.

Eğer toplumsal irade, suçun oluşmasına zemin hazırlıyorsa, aynı zamanda bu durumu destekliyor anlamına da gelecektir. İnsanların, sorumluklarından kurtulmak için kendi zayıflık ve ezilmişliklerini mazeret olarak kullanamayacakları aşikardır. Ancak, toplumsal değişimin yönü ilahi iradenin belirlediği doğrultuda olmalıdır. İnsanlar, bireysel ve toplumsal iradelerinde dile getirdikleri gibi hür davranma hakkına sahip olmakla birlikte, kendilerine verilen emanetinbir gereği olarak fıtrat temelinde ahlaki amaçlara uygun değişimleri yapmakla da sorumludurlar.

Tarih boyunca insanlar, zulümleri sebebiyle cezalandırılmışlardır. Bu ceza, toplumların kendi içlerinde zulmün ve adaletsizliğin yaygınlaşmasına seyirci kalmalarıyla başlayan bir sürecin sonunda gerçekleşmektedir. Onların kötülüğe, adaletsizliğe ve zulme yönelmeleri, içine düştükleri kötü akibet; Zorbalıkla tahakküm edenlerin fiillerinin bir sonucu olarak ve zihinsel sapmadan dolayı olmaktadır.     Toplumsal ecelin gerçekleşmesi, o toplumu oluşturan bütün bireylerin ölmesi anlamına gelmemektedir. Burada toplumun özünü ve bütünlüğünü sağlayan manevi dinamikler ya da kültürel değerler olarak düşünülebilir. Sosyal bünyeyi tehdit eden toplumsal suçlar yaygınlık kazandığında; çöküş sürecinin zeminini hazırlayacak ve bu duruma binaen gerçekleşecek olan azap ise, bütün toplumu kuşatacaktır.

Diğer yandan iptidai yaşam biçiminin; küfre ve münafıklığa daha elverişli olduğu, onların yaşadıkları hayat şartlarından kaynaklandığı bilinmelidir. Bu hayat  tarzı insanların karakterlerine yerleştirdiği kabalık ve katı olmanın mizacınını kazandırıyor. Onlara bilgi ve kültürden, belirlenen hükümlere ve yasalara boyun eğmekten uzak oluşlarını sağlıyor. Sırf maddi değerlerin geçerli ve egemen kılan somut bir maddeci meziyet ile baş başa bırakıyor. İman onların bu karakterlerini bir ölçüde düzeltse de, onları bu değerlerin üstüne çıkarsa da, onları bu somut şeylerden daha yüce, daha parlak ufuklara ulaştırsa da yine de katılık ve kabalığın hınçlarını taşıyorlar.

             Resüli Ekrem (S.A.V.) “Kim kırsal kesime yerleşirse kabalaşır, kim av peşinde koşarsa habersiz kalır, aldanır, kim de iktidarla işbirliği yaparsa denenir. Belası eksik olmaz.” Kırsal kesimde yaşayan insanlar genellikle katı yürekli ve kaba olduklarını tarihi süreç de ispatlamaktadır. Bunun için; Allah Peygamberlerini hep medeni olan ve yerleşik hayat yaşayan şehirlilerden seçer.Hakikatı apaçıktır.

Kaderciliğin insanları sorumluluklarından kurtarma gibi olumsuz anlamda bir rahatlık sağlaması nedeniyle insanlar çoğu kez mevcut olanı değişmez kader şeklinde kabullenme eğilimi taşırlar. Bu anlayış sayesinde başlarına gelen kötü durumlar ve felaketlerin sorumluluğunu üzerlerinden kaldırarak bir tür rahatlık ve tatmin hissi duyarlar. Allah’ın nefislerinde olanı ve dış dünya olaylarını değiştirmek üzere kendilerine bağışladığı gücü de olumsuzlaştırırlar. Allah’ın  müminlere yardım edeceği vaadinde bulunurken, bunun tarihin kendilerine ayrıcalık tanıması anlamına gelmediğine de işaret etmekte ve rahmetine nail olmak için gereken şartlar yerine getirilmedikçe, sadece haklı olmaları yeterli görülmemektedir.

Netice itibarıyla; insanların sosyal ilişkilerinde adaleti yerleştirmeleri ve zulmün yaygınlaşmasını engellemeleri halinde; bunun hem toplum hem de tabiat açısından olumlu sonuçları doğuracaktır. Tarihte toplumların haddi aşma, kibir ve irtidat gibi durumları yaşayarak içinden geçtikleri imtihan sürecinde tutum ve tavırlarının belirlediği kötü akıbetlerler ile düçar olduklarına şahit olunmuştur.

Abdurrahman Yiğit

abdurrahmanyigit@gaziantepyazarlar.com

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Almanya'da genel seçimin ardından
Almanya'da genel seçimin ardından
Almanya'da seçimin galibi Merkel
Almanya'da seçimin galibi Merkel