Advert
KENDİ ESERİYLE GÖMÜLEN İSTİKLAL ŞAİRİ MEHMED AKİF
Esra Pamuk

KENDİ ESERİYLE GÖMÜLEN İSTİKLAL ŞAİRİ MEHMED AKİF

Bu içerik 2823 kez okundu.
Advert

“ Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince Ağrı

                                                    Günler şu heyulayı da er geç silecektir

                                                     Rahmetle anılmak ebediyet budur ammaDiyadin

   Sessiz yaşadım kim beni nereden bilecektir?”

 

Doğubayazıt

Patnos

Eleşkirt

Tutak

Taşlıçay

Hamur

İshak Paşa Sarayı

 

 

Mehmed Akif, 63 yıllık hayatını ‘birkaç mısrada yitip gitmiş, heder olmuş bir ömür…’olarak tanımlamaktadır. Oysa her anı mücadele içerisinde geçmiş, muzdarip ama daima umutlu, huzurlu, ahlaki bir hayat serüveniydi onunki. Hakk’a yürüdükten sonra dahi aziz bedeninin yattığı toprağa dikilecek taşa yukarıdaki dörtlüğün kazınmasını isteyecek kadar duyarlıydı. Akif, Osmanlı İmparatorluğu’nun inkırazını ruhunda hissetmekle kalmadı, İmparatorluğun yıkılma sürecine girdiği bu yeni dönemde uğradığı büyük hayal kırıklığının da yükünü taşıdı. O, hiçbir zaman muktedirlerin safında yer almadı, davasına hep sadık kaldı. Ümmetin ve insanlığın dertleriyle dertlendi. Ömrünü yeni hayatın getirdiği sorulara Kuran’dan cevaplar üretmekle geçirdi. Onun ‘heder’ olmuş dediği ömre neler sığmadı ki …..

Mehmed Akif’in hayat serüveni Aralık 1873 yılında Fatih’te Sarıgüzel’de doğumuyla başladı. Henüz dört yaşında iken Emir Buharı Mahalle Mektebi’ne gönderildi ve  iki yıl eğitim aldıktan sonra ibtidai mektebine yazıldı. Mahalle Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Akif’i, annesi medreseye göndermek istese de babası meslek ve mektep seçiminde serbest bıraktı, Akif ’de zamanın gözde mektebi olan mülkiyeyi seçerek idadi kısmına yazıldı. Oldukça başarılı bir öğrenci olan Akif, ilk olarak babasından aldığı Arapçasını ilerletirken Farsça dersleri de almaya başladı. Bu arada kendi kendine Fransızca öğrenmeyi de başaran Akif dil derslerinde olduğu kadar diğer derslerde de başarılıydı. Bir yandan güreş’e gidip fiziki gelişimine katkı sağlarken diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zihin gelişimini sağlıyordu.

Akif, şiir okumayla yetinmeyerek şiir yazmaya başladı. Mehmed Akif, Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, yüksek kısmına geçti. Birçok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme gösterdi. Bu arada hayatında dönüm noktası sayıla bilecek önemli bir gelişme ile yüzleşmek zorunda kaldı.  Akif önce babasını kaybetti. Bu acının üzerinden bir yıl bile geçmeden evlerinin tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti. Bu felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bırakmak zorunda kaldı. O zaman yeni açılan ve iş imkânı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi. İçerisinde bulunduğu bu zor yılların üstesinden de başarıyla gelen Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi. Daha sonra baytar olarak vazifeye başladı ve muhtelif mıntıkalarda görev yaptı.

 Mehmed Akif, 1894 yılında İsmet Hanımla evlendi ve beş tane çocuğu oldu. Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerdendir. Akif, 1906’da Halkalı Ziraat Mektebi’nde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat Müderrisliğine tayin edildi.

Osmanlı İmparatorluğu için felaketlerin ard arda geldiği bir devirde ilk Arnavutluk İsyanı baş gösterdi. Akif, bunun gibi felaketlerin ardından daha büyük sıkıntıların doğacağını hissetti ve o ihanetler olmadan milletini cesaretlendirip, karşı koymaya hazırlamanın yollarını aradı. Bu arada memleketi kurtaracak ve milletin ümidini yeniden alevlendirecek gönül erlerinin ortaya çıkması gerektiğine inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfünundaki vazifelerinden istifa ederek şahsi ihtiyaçlarını unutup milletin ızdırabını dindirmeye koştu ve söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etti. Fakat bütün bu gayretler felaketi önlemeye yeterli olmadı. Balkanlarda gittikçe artan nefret dolu ayaklanmalar, Batının himayesi ile savaş şeklini aldı ve binlerce insanı yok eden Balkan Savaşları hüsranla bitti. Bu arada Akif, heyecanının etkisi ile onlarca şiir yazdı. Şiirleri dilden dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma, milletin her ferdinde bir hareketlenme görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başlandı.

Akif, Balkan Savaşların sonrasında İmparatorlukta oluşan geçici sükûnetten faydalanarak Mısır seyahatine çıktı. Oradan Medine’ye geçen şairin seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul’a döndü. I.Dünya Savaşının başlayıp Osmanlı –Alman ittifakı neticesinde Alman İmparatoru Wilhelm’in isteği doğrultusunda, oradaki Müslüman esirlerle görüşüp onları ikna etmek üzere Akif görevli olarak Almanya’ya gönderildi. 1914 yılında Berlin’e vardığı zaman kendisine büyük bir otelde geniş bir oda ayrılmıştı, fakat o burada kalmayı kabul etmemiş ve tren istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşerek büyük bir fedakârlık ve fazilet örneği göstermişti.

 Akif Almanya’da ilk iş olarak, İngilizlerle ittifak içerisinde Osmanlı İmparatorluğuna karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüşüp, onlara Osmanlı Devleti’nin içerisinde bulunduğu durumu anlatıp ikna etme yollarını aradı. Akif, Almanya’dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Başka cephelerde de mücadeleler bütün hızıyla devam etmekteydi. Ancak millet bütün ümidini Çanakkale Savaşı’nın sonucuna bağlamıştı. Bu mücadelenin kazanılması I. Dünya Savaşı’nın seyrini değiştirebilirdi. Öyle de oldu:

 Büyük bir başarı ile kazanılan Çanakkale Savaşı’nın tüm dünyadaki etkisinin heyecanı ile Akif , “Demek ki ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diyerek Almanya’dan coşku ve heyecanla döndü. Bu sırada Osmanlı Devleti ve İslam âleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslamiyet’e yapılacak hücumları karşılamak için Darü’l-Hikmeti’l İslami’yye Cemiyeti kuruldu.  Akif, başkâtip oldu ve hemen işe başladı. Bir yandan içten ve dıştan İslam’a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said Halim Paşa’nın İslamlaşmak adlı eserini Fransızcadan Türkçeye çevirdi.

30 Ekim 1918 tarihinde Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalanması ülkenin üzerine bir kara bulut gibi çökmüştü. Bu durum neticesinde Akif, Anadolu’da başlayacak bir mukavemete katılmaya karar verdi. Bu sırada İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir’e giderek Zağanos Paşa Camiinde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi göstermesi üzerine daha birçok yerde ateşli konuşmalar yapıp, hutbeler verdikten sonra İstanbul’a döndü. Akif’in yaptıkları, dikkatlerin üzerine çekilmesine sebep oldu. İstanbul’da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar veren Akif, Ankara’ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle görevlendirildi. Bu sebeple gittiği Konya’da azami gayret göstermişse de kesin bir netice alamamıştı.

Akif, milli mücadelenin haklılığını basın yayın yoluyla duyurmak için Kastamonu’ya geldi. Eşref Ediple beraber Sebilürreşad Dergisi’ni çıkarmaya başladı. Verdiği vaazların da ateşli ve heyecanlı konuşmalarıyla ahaliyi düşmana karşı koymaya teşvik etti. Oluşturduğu bu duygu yoğunluğu ile Anadolu halkının şahlanıp vatanını, dinini, namusunu korumak için harekete geçmesine vesile oldu. Sebilürreşad Dergisi geniş kitlelere sesini duyurunca Mehmed Akif ve Eşref Edip Ankara’ya gelip Taceddin Dergâhına yerleştiler.

 Mehmed Akif önce İzmit ve Biga’dan mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine Burdur mebusu oldu. Bu arada neşriyat işleriyle de uğraşıyordu.

Akif, Ankara’ya geldiğinde şehri karamsar bir hava içinde buldu. Yunan ordusunun Anadolu içlerine doğru ilerlemesi karşısında, birçok devlet erkânı meclisi Kayseri’ye taşımaya karar vermişti. Ancak Akif, Kayseri’ye taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara’da kalmasını Sakarya’da yeni bir müdafaa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklifi benimsendi.

“Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz ”diyen

  Akif’in söylediği gerçekleşiyor, Yunan ordusunu bütün dünya desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor, gönüllerdeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçleniyor ve istiklal mücadelesinin başarısı giderek artıyordu. Bu sıralarda, bağımsızlık mücadelesi içinde verdiğimiz binlerce şehidin kanlarının rengi ile dalgalanacak bayrağa, ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekâleti)bir yarışma tertiplemiş ve kazanana beş yüz liralık para ödülü verileceği vaat edilmişti. 700’den fazla şiir bu yarışmaya katıldı. O vakit Ankara’da ikamet eden Mehmed Akif, para ödülü olduğu için yarışmaya katılmadı. Mecliste ise en güzel Marşı ancak Mehmed Akif’in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için zamanın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, 5 Şubat 1921 tarihinde bir mektup yazarak onu marş yazmaya ikna etmeye çalışmıştı. Hatta yarışmayı kazanana verilecek olan beş para ödülü meselesini de Akif’in istediği şekilde halledeceğine dair söz vermişti. Bunun üzerine Akif, İstiklal Marşını yazmaya karar verdi. Bu andan sonra adanmış bir ruh hali içinde evde, camide, mecliste, yolda yürürken, yemek yerken, hatta uyurken dahi bununla meşgul oldu.  Konuyla ilgili olarak Konya mebusu Bekir Efendi, Cemal Kutay’a Akif’le ilgili şunları anlatır: ”Akif, bir gece birden uyanır, kâğıt arar bulamayınca yer yatağının sağındaki duvara marşın   ‘Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım’ mısrasıyla başlayan kıtasını yazar.”

   Akif, İstiklal Marşı’nın bir kısmını Tacettin Dergâhı’nda kendinden geçmiş dalgın bir vaziyette, gece uyku aralarında, diğer kısımlarını, Meclis de görüşmeler sırasında, bazılarını da Hâkimiyet-i Milliye gazetesi idarehanesinde yazdı. 7 Şubat 1921 tarihinde tamamlanan marşı vatanın, milletin bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf etti. Bu armağan, mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde, 12 Mart 1921 tarihinde milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip alkışlanmış ve ittifakla kabul edilmişti.

 O sırada borçlu ve sırtına giyecek paltosu bile olmayan Akif, yarışma ödülü olarak konan beş yüz lirayı alıp kimsesiz kadın ve çocuklara iş, sanat öğretme ve fakirlikle mücadele amacıyla çalışan “ Darülmesai ” adlı kuruma bağışlar. Akif, İstiklal Marşı’nı şiirlerini topladığı kitabı Safahat’a almaz. Kitabına almama sebebini de şöyle açıklar: “ Onu millete hediye ettim. Artık o milletindir. Benimle alakası kesilmiştir. Zaten o milletin eseri ve milletin malıdır. Ben yalnız gördüğümü yazdım.”

  Mustafa Kemal’in İstiklal Marşı ile ilgili şu sözleri de oldukça manidardır: “Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak ne de unutturmak lazımdır. İstiklal Marşı’nda İstiklal davamızı anlatması bakımından büyük manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de burasıdır:

Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır; Hakk’a tapan milletimin istiklal.

Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar işte bunlardır. Hürriyet ve istiklal aşkı bu milletin ruhudur. İstiklal Marşı’nın bu pasajı asırlar boyunca söylenmeli ve bütün dost ve düşman anlamalıdır ki Türk’ün her şeyi hatta en mahrem hisleri bile tehlikeye girebilir, fakat hürriyeti asla… Bu pasajı her vakit tekrar ettirmek bunun için lazımdır. Bu demektir ki efendiler: Türkün hürriyetine dokunulmaz… !”

Nihayet bu heyecan, ıstırap, savaş, ümit ve zafer dolu yıllardan sonra İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal madalyası ve bir mavzer tüfeğiyle birlikte 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döndü. Mehmed Akif’in İstanbul’a dönüşü aslında yeni bir başlangıçtı. Akif daha sonra Mısır’a gitti. Bu sırada Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı Kuran-ı Kerim’in mealini tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir sözleşme imzaladı. Kış boyu çalışmalarına Mısır’da devam etti. Döndüğünde yenileşme hareketleri başlamış, Cumhuriyet ve Laiklik ilkeleri ülkede oturtulmaya çalışılmakta idi. Bu süreçte yaşananlar Akif’in ortamdan uzaklaşmak istemesine yol açtı. Bunun üzerine 1926 yılının kışında tekrar Mısır’a giden Akif, Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşip çalışmalarına burada devam etti. Mısır’da ki sıcağın da etkisi ile eski sağlığını kaybeden Akif,  değişik  zamanlarda Lübnan’a, İskenderiye’ye ve Antakya’ya giderek dinlendi. Akif’in hastalığı gün geçtikçe daha çok artıyordu. Hastalığının artmasıyla memleketten uzakta ölmek istemediğinden vatanına geri döndü. Akif, döndüğünde hemen  Sağlık yurduna yatırılıp tedavisine başlandı.

Akif hayatının son zamanlarında Halim Paşanın Alemdağ’daki konağına giderek, hayatının gayesi olan eserlerini bitirmeye azmetti. Fakat yakalandığı hastalık, vücudunu tamamen güçsüz bırakınca Alemdağ’da kalamaz oldu ve kendisini kaderin inisiyatifine bıraktı. Çünkü Mısırdan döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti. O duası kabul oldu ve Akif istediği gibi Hakk’a yürüdü…

Davet ve teşvik görmeden gönlünün sesine uyarak gelen yüz binlerce vatan evladı, Beyazıd meydanını doldurdu. Namazdan sonra çoğu üniversiteli olan gençler bayrağa ve Kâbe örtüsüne sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı Mezarlığına götürdüler. Okunan Kuran-ı Kerimden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.

Akif, “fetihten beri şehrin toprağına kendi eseri ile gömülen” ilk şairdir.

Akif’in Taceddin Dergâhı’nda her yıl toplanan bir avuç insan, onun hatırasını yâd etmeye çalışıyorsa da Akif, gönüllerde ışıl ışıl gezinse de bu hatıraların özenle korunması gerekmektedir.’Kıyametler koparan Bülbül’ün derdine aşina yeni kuşaklar, umutlarımızı diri tutmalıdır. Dünya bir köprü bizlerde gelip geçiciyiz… Asıl olan insanın hakikatle arasındaki perdelerin kalkması, kendine ve etrafındakilere acı vermeden yaşayabilmesidir. Merhum Akif insanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesi için toplumsal ve ahlaki ideallerinin olmasının gerekliliğini bize en çok hatırlatan ender şahsiyetlerdendir.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
AB'den Yemen çağrısı
AB'den Yemen çağrısı
Başbakanı Merkel:
Başbakanı Merkel: "Planlarımda azınlık hükümeti kurmak yok