Advert
Pastırma Ve Mantının Başkenti Kayseri
Güzin Bakışoğlu

Pastırma Ve Mantının Başkenti Kayseri

Bu içerik 1141 kez okundu.
Advert

 

Merhaba Sevgili Okurlar

Buradan size tekrar merhaba diyebilmek ne güzel! Geçen zaman içerisinde neler yaptınız, sağlığınız, keyfiniz yerinde mi? Umarım güzelliklerle dolu günleriniz çoğunluktaydı... Bense yine sırtımda çantam, elimde fotoğraf makinelerim uzayan yolları, kısalta kısalta arkamda bıraktım. Güçlü bir coşku ve heyecanla Anadolu'nun birkaç şehrini gezip gördüm. Gidene kadar sadece adını bildiğim yerlerin havasını soluyup, suyundan içtim. İnsanlarıyla tanıştım, izlenimler edindim. Gözüm gönlüm açıldı...

Bu kez sizleri Erciyes Dağı'nın eteklerine, Anadolu'nun en eski şehirlerinden biri olan Kayseri'ye götürüyorum. Haydi, merakınız bol olsun.

KAYSERİ

İstanbul'dan bir akşamüstü bindiğim metal kanatlı kuş beni 1 saat 10 dakika sonra Erkilet Havaalanına getirdiğinde, Kayseri'ye akşam çoktan inmişti. Hemen yerleşip şehri dolaşmaya çıkmak istediğim için hiç oyalanmadan bir taksiye bindim. Işıklandırılmış çok şeritli geniş caddelerden geçerek konaklayacağım yere gelmem de çok zaman almadı. Zaten havaalanı neredeyse şehir merkezi ile iç içe. Bence şimdiye kadar gördüğüm yerler arasında şehre en yakın havaalanı Kayseri'de.

Şehrin tarihi Anadolu'nun birçok kentinde olduğu gibi çok eski ve çok detaylı. Şimdi kısaca bir bakalım. Binlerce yıl boyunca Kayseri'ye kimler gelmiş, kimler geçmiş.

Kayseri ve çevresindeki ilk yerleşim bölgesi, şehrin 20 kilometre ötesinde bulunan Kültepe (Kaniş)Höyüğü. Kaniş'i Anadolu'nun yerli halkı olan Hatti'ler kurmuş (M.Ö.3 bin). Ardından Kültepe’nin hemen yanı başında, Asurlu tüccarlarca kurulan Karum’la (Pazar yeri) bölge gelişerek önemli bir yerleşim ve ticaret merkezi olmuş.

Zaman içinde Hitit ve Kilikya Krallığı’nın egemenliğine de giren topraklar, daha sonra birçok uygarlık için hep cazibe merkezi olur. Ta ki Kimmerler Kaniş'i ele geçirip tahrip edinceye kadar(M.Ö.690). Hal böyle olunca Kaniş te önemini kaybeder. Bu dönemde bölgenin kutsal dağı olarak kabul edilen Erciyes'in(Argois) kuzey eteğinde Mazaka şehri kurulur. Mazaka daha sonra Med ve Perslerin egemenliğine girer, sonra Kapadokya Krallığının başkenti konumuna gelir.

Bir dönem Roma'nın bir eyaleti olan Mazaka'nın adı, Kaisareia olarak değiştirilir. Ardından, Bizans İmparatorluğu içerisinde bölgede büyük bir şehir olarak yerini korur.

Daha sonra kısa sürelerle Arapların akınlarına uğrar ve 1071 yılında Malazgirt zaferinden sonra Türk topraklarına katılır. Sonraları Danişmendlilerin ve Anadolu Selçuklularının hâkimiyetine geçer.

Bir zaman Moğol-İlhanlı ve Eretna Beyliğinin hâkimiyetine girdikten sonra, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanlı arasında pek çok kez el değiştirir. 1463 te de kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanır. 1923 te Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla anayasada vilayet olarak yerini alır (1924). “Kaysarîye" ismi de Kayseri'ye çevrilir. Yazarken başım döndü doğrusu. Böylesine gel-git Kayseri topraklarının tarihte ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Benden bu kadar... Daha çok ve detaylı bilmek istediklerinizi yani eksiklerimi siz arar öğrenirsiniz mutlaka.

CUMHURİYET MEYDANI

Elimdeki eşyaları otele bırakıp, şehir meydanına nasıl gideceğimi öğrendikten sonra meraklı bakışlar ve aheste adımlarla geniş kaldırımlardan yürürken, yol boyu otobüs ve tramvay duraklarında vasıta bekleyenleri, benim gibi dolaşmaya çıkanları görüyorum. Etraf oldukça kalabalık, ortalık çok hareketli ama bir o kadar da ferahlık var burada.

Akşam karanlığında ışıklandırılmış surların ve ortasından sivrilmiş minarelerin ihtişamlı görünüşüne adım adım yaklaşırken, bir de baktım şehrin göbeğine “Cumhuriyet Meydanı'na” gelmişim. Gezdiğim şehirlerarasında, şimdiye kadar böylesine geniş bir meydan hiç görmemiştim... Daha önce öğrendiklerime göre, Cumhuriyet Meydanı 110 bin metrekare büyüklüğünde bir alan üzerine dağılmış. İnsanların araç kargaşasından uzak tarihi eserler arasında dolaşıp çevreyi içlerine sindirerek dinlenip, keyif alabileceği mekânlar düzenlenmiş. Elimdeki şehir haritasına göre meydanın her tarafı tarihin izleriyle dolu. Tarihi eserler uygarlıkların miras olarak bırakılan kültür varlıkları değil midir? Kayserililer miraslarına çok güzel sahip çıkmış ve bu meydan da Kayseri'ye çok yakışmış.

Uzaktan minarelerini gördüğüm cami, meydana hâkim bir noktada bulunuyor ve kocaman gövdesiyle hemen göze ilişiyor. BÜRÜNGÜZ CAMİİ 1977 yılında kesme taş kullanılarak yapılmış. Birer şerefeli iki de minaresi olan bu görkemli yapı tamamen ışıklandırılmış ve “beni görmeden buradan geçmek yok” der gibiydi…

Biraz ileride yine görmeden geçemediğim SAAT KULESİ 1906 yılında II. Abdülhamit’in emriyle yaptırılmış.15 metre yükseklikte olan kule ve yanı başındaki dikdörtgen şekilli saat odası kesme taştan inşa edilmiş. Atatürk Kayseri'ye geldiğinde halka buradan hitap etmiş. Saat kulesi ve saat odası gözüme çok şirin gözüktü. İnanın avucumun içine alıp götüresim geldi...

Zaman da ne çabuk geçti anlamadım gitti! Neredeyse gece yarısı olacak. Bu arada çok acıktığımı fark ettim, karnım açlıktan zil çalıyor dersem yeri var. Ne olursa olsun Saat Kulesi'nin hemen yanıbaşında olan ATATÜRK HEYKELİ 'ne de bakmadan geçip gitmek yok… Kuleden yüksek olduğunu tahmin ettiğim bir kaidenin üstüne oturtulmuş heykel; Atatürk'ü askeri üniformasıyla ve sırtındaki peleriniyle vakur bir şekilde at üstünde oturuşunu tasvir ediyor. Ayağımın tozu silinmeden bu kadar izlenim yeterli ve arkası yarına diyelim...

İnsan mantının ve pastırmanın başkenti olan Kayseri'ye gelir de hiç aç acına dolaşır mı? Sultan Sofrası isimli lokantada bu akşamlık bir tas mercimek çorbasıyla karnımı doyurdum. Üstüne de iki bardak çay içtikten sonra, yolculuğun verdiği yorgunluğa direnmenin nafile olduğuna karar vererek dinlenmek üzere otele dönmeye.

Sabah erkenden uyandığımda ilk işim, otelin penceresinden Erciyes'e bir göz atmak oldu. Başında karlı dumanlı tacıyla öyle muhteşem görünüyordu ki, baktıkça bakasım geldi doğrusu. Kayseri'nin sembolü olmuş ERCİYES DAĞI 3196 metre yükseklikte. Ama Kayserililer bu rakamı hemen 4 bine yuvarlıyorlar. Elini uzatsan dokunabileceğin kadar yakın gibi durmasına rağmen Kayseri’ye uzaklığı 30 km. Türkiye'nin en yüksek dağlarından biri olan Erciyes, kış sporları ve dağcılık merkezlerinden de biri olarak ta modern tesisleriyle adını dünyaya duyurmuş. Sönmüş bir volkan olan Erciyes'te 30 milyon yıl önce başladığı tahmin edilen volkanik patlamalar neticesinde oluşan küllerin, rüzgâr tarafından kilometrelerce taşınarak, Kapadokya bulunan “peri bacalarını” oluşturduğu farz ediliyor. Bir zamanlar Bizans rahipleri dağın zirvesinde bulunan mağaralarda inzivaya çekilirmiş. Söylenenlere göre kötü hava koşullarında dağcılar da bu mağaralara sığınıyorlarmış. Önümüzdeki günlerden birinde Erciyes'e çıkacağım. Bakalım çoook yakından görmek bana nasıl bir duygu verecek.

Bu gün Kayseri'ye gelişimin ilk gündüzünü yaşayacağım. Keyif içinde ve iştahla sıkı bir kahvaltı yaptıktan sonra dün akşam hayran kaldığım Cumhuriyet Meydanı'na doğru yola koyuldum. Önce şehir içindeki hareketi izleyip, yakın çevrede tarihin izlerini görüp öğrenmek istiyorum.

Bu kez yolumu değiştirip, meydana MİMAR SİNAN PARKI içinden geçerek gideceğim. Siz Mimar Sinan'ın Kayserili olduğunu biliyor muydunuz? Osmanlı dönemi Baş Mimarı Sinan, 1490 yılında Kayseri'nin o zaman bir köyü olan Ağırnas'ta dünyaya gelmiş. Mimar Sinan'ın adı verilen park rengârenk çiçeklerle dolu. Üzerinde köprüler olan kocaman havuzunun içinde kayıklarla dolaşanlar bile var. Yapraklarıyla doğal şemsiye oluşturmuş ağaçların altındaki bankların birçoğunda insanlar oturmuş. Ya sohbet ediyorlar, ya da etraftaki eşsiz renk yelpazesini seyrediyorlar. Ben de bir köşeye ilişip, parkın başköşesine yerleştirilmiş Mimar Sinan Heykelini seyretmeye başladım. Birkaç fotoğraf çektim ve birkaç kişiyle de selamlaştım.

Selçuklu döneminde Kayseri bir bilim ve sanat merkeziymiş. Hatta “âlimler şehri” olarak bilinir olmuş. Birçok medrese, hasta hane, cami, han, çeşme, hamam ve külliye yapılmış. Parkın içinde de bu medreselerden biri var.

Şimdi oturduğum yerden kalkıp, Mimar Sinan Heykeli'nin önünden geçerek zamanımızda müze olan GEVHER NESİBE TIP MEDRESESİ VE ŞİFAHANESİ' ne doğru yürüyorum. Birkaç gezgin, medresenin giriş kapısının fotoğrafını çekiyor. Bina dikdörtgen planlı ve kesme taştan yapılmış. Sol giriş kapısında Selçuklu taş süsleme sanatının incelikleri ve figürleri kullanılmış. Kapının üst tarafındaki kitabenin Türkçe açıklaması da görülebilir bir şekilde kapının sağına asılmış. Orada şöyle yazıyor: “Gevher Nesibe Hasta hanesi Kitabesi. Bu hasta hane, Kılıçarslan'ın kızı, İffetli Melike Gevher Nesibe'nin vasiyeti üzerine kardeşi Ulu Sultan Gıyasettin Keyhüsrev'in zamanında 1206 yılında yaptırılmıştır.”

Bu medresenin yüzyıllar boyu nesilden nesile aktarılan bir de hikâyesi var. Bir gönül işiyle başlar bu hikâye: Melike Gevher Nesibe'nin gönlü bir Selçuklu kumandanına düşer. Melikenin ağabeyi I. Gıyaseddin Keyhüsrev, evlenmelerine karşı çıkar ve kumandanı savaşa gönderir. Savaştan dönen kumandan ağır yaralıdır ve bir süre sonra da ölür. Dünyası başına yıkılan Melike Gevher Nesibe, üzüntüden ince hastalığa yakalanır. İyileşmesi için her tedavi uygulanır ama nafile... Ölüm yatağında ağabeyine vasiyeti şöyle olur: “Adıma bir şifahane yaptır. Burada dertlilere şifa verilirken, çaresi olmayan dertlere de çare aransın. Şifahanede hekimler ve cerrahlar yetişsin. Kimseden de bir kuruş alınmasın.” Ne örnek bir davranış değil mi?

Bina iki bölümden oluşuyor. Kitabenin bulunduğu kısım şifahane. Sağ kapının olduğu taraf ta medrese. Medrese bölümü Gıyasiye adıyla da tanınıyor ve Gevher Nesibe’nin diğer kardeşi Selçuklu Hükümdarı İzzettin Keykavus tarafından 1213 de yaptırılmış.

Bu medrese dünyanın ilk uygulamalı tıp okuluymuş ve medrese bölümünde bulunan kümbette Gevher Nesibe'nin kabrinin yer aldığı da tahmin ediliyor.

Sevgili Okurlar; burada kaldığım süre içerisinde o kadar çok şey görüp öğrendim ki; Kayseri' yi bir çırpıda anlatıp bitirmek mümkün olmayacak.

Yazıma nokta koymadan önce de sizinle yapılması çok kolay bir Kayseri pastırma lezzet tarifini paylaşmak istiyorum. Ben yedim ve çok beğendim, bakalım siz ne diyeceksiniz…

KÂĞITTA PASTIRMA: İhtiyacımız olan malzemeler porsiyon başına: 50 gr. çemenli ve az yağlı pastırma, küp şeklinde doğranmış bir büyük domates, kabukları alınmış beş ince dilim limon, bir tutam iri doğranmış maydanoz, 1 yemek kaşığı tereyağı veya 1yemek kaşığı zeytinyağı, yağlı kâğıt veya alüminyum folyo.

40 x 40 cm kesilmiş kâğıdı tezgâh üstüne serin. Tam ortasına da dilimlenmiş pastırmaları yan yana dizin. Ardından domates ve limonu pastırmaların üstüne dağıtın. En üste de maydanoz ve tereyağını ilave edin. Kâğıdın alt ve üst uçlarını dikkatle hava almayacak şekilde kıvırın.

Şimdi sıra geldi pişirmeye: Keyfinize göre fırında, ızgarada ya da benim yaptığım gibi orta ateşte ısıtılmış teflon tavada iki tarafını da 5 dakika pişirin. Sonra düz bir tabağa alın, dikkatlice kâğıdı açın. Hemen dışarı fırlayacak olan kızgın buhardan da kendinizi koruyun.

Sanıyorum bu tadı beğeneceksiniz. Hemen yapın, yiyin ve yerken de beni anımsayın. Şimdiden afiyetler dilerim.

Tekrar buluşmak üzere, sağlık ve huzurla kalın. Doğanın bereketi de üstünüze olsun.

 

 

Kaynakça: Kayseri valiliği ve Kayseri Büyükşehir Belediyesi tarafından hazırlanan Kayseri gezi rehberi

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
"Türkiye, Almanya ve Avrupa’nın entegre bir parçasıdır"
Siemens CEO'su Joe Kaeser,
Siemens CEO'su Joe Kaeser, "Çöldeki Davos"a katılmayacak