Advert
ŞEFKAT KAPISI
Güzin Bakışoğlu

ŞEFKAT KAPISI

Bu içerik 1872 kez okundu.
Advert

Merhaba Sevgili Okurlar,

Sizce nasıl bilmem ama son yıllarda bana zamanın çok acelesi varmış gibi geliyor! Baksanıza, gündemi çok yoğun olan günler haftaları, haftalar ayları baş döndürücü bir hızla kovalayıp durdu ve ardından derin izler bırakarak sanki rüzgâr gibi esti, geçti... Zamanı tutmak ne mümkün! O halde varsın geçsin diyelim ve acısıyla tatlısıyla yaşanmışlıkları geride bırakıp hazan mevsimiyle beraber sağlıklı, umutlu, huzurlu ve bir o kadar da mutlu günlere yelken açalım...

Bu arada sonbahara hemen bir hoş geldin deyip hâl-hatırınızı sormak isterim; ‘‘Nasılsınız, sağlığınız, keyfiniz yerinde mi?‘‘ Umarım güzelliklerle dolu günleriniz çoğunluktaydı ve beklediklerinize kavuştunuz, istekleriniz de az çok yerine geldi! Beni soracak olursanız şükürler olsun sağlığım yerinde, bu defa Mayıs ayının ortalarına doğru Frankfurt'tan tasımı tarağımı toplayıp ver elini İstanbul dedim. Haftalar boyunca özlediğim renkleri, kokuları, tatları içime sindirerek doya doya hasret giderdim. Yukarıda söylediğim gibi zaman nasıl geçti, hiç anlamadım...

Ramazan ayı boyunca güneşin havada neredeyse on iki saat asılı kaldığı günlerde bunaltıcı sıcağı hiçe sayarak İstanbul'un farklı semtlerinde yapılan ve bayram havasında geçen Ramazan ayı etkinliklerine katıldım. On bir ayın sultanına özgü dayanışma ve yardımlaşma ruhunda geleneklerimizin yaşatılmasını keyifle izledim. Derken her yıl iple çektiğim sevinç, neşe anlamına gelen bayram da kapıyı tıkladı...

İstanbul'da olduğumu duyan eş-dost koştu geldi. Kucaklaşıp hasret giderdik, acı kahve eşliğinde derin sohbetlere girdik. Ailemden uzakta olmama rağmen, eksik olmasınlar dostlar sayesinde kendimi hiç yalnız hissetmedim. Memlekette bayram bir başka güzeldi ve tadı damağımda kaldı doğrusu...

Bu kez sizleri alıp, geçen Ramazan Bayramı'nda gönül almak için ziyaret ettiğim bir şefkat yuvasına götürmek istiyorum. Gideceğimiz yer kimsesizlere, yetimlere, terk edilmişlere, yoksul, düşkün ve gidecek kapısı olmayanlara bağrını açmış ve koruyucu kollayıcı kanatları altında şefkatle barındırmaya devam eden İstanbul'un göz bebeği bir hayır kurumu olan Darülaceze. Haydi, buyurun gidelim, gidelim de bakalım orada hangi duygular ve düşüncelerle karşılaşacağız...

DARÜLACEZE

Bir dünya şehri olan İstanbul'un göbeğinde bulunan Okmeydanı’ndaki Darülaceze'nin önünden çok geçmişimdir. Büyük bir hayranlıkla seyrettiğim muhteşem kapısından o güne kadar içeri girmek her nedense hiç kısmet olmamıştı. Bayramın ilk günü sabah vakti erkenden neredeyse yarım dünya seyahati yaparcasına ikamet ettiğim Asya yakasından birkaç vasıta değiştirerek Avrupa kıtasına geçtim.

O kadar da heyecanlıyım ki yüreğim sanki yerinden çıkacak dersem yalan olmaz! Nihayet Darülaceze'nin kemerli Şefkat Kapısı'ndan (Bâb-ı Şefkat) içeri girdim. Güler yüzlü personelle selamlaştıktan sonra otomatik cam bir kapıdan geçerek de avluya ayakbastım. Karşıma çıkan kocaman çiçek tarhı ortasındaki kaide üzerine de bir Atatürk büstü konulmuş. Hemen altında yazılı olan söz oldukça dikkat çekici ve düşündürücü; “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu, o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. K. Atatürk.” Fazla lafa gerek yok! Böyle bir mekânda bu söylem gerçekten çok tamamlayıcı olmuş.

Huzurun hâkim olduğu koskocaman avlu, sayamayacağım kadar çok sayıda çınar ağacıyla dolu. Yaşlı çınarlar burada gökyüzüne dal uzatıp yapraklarıyla doğal bir güneşlik oluşturmuşlar. Şehirlerimizdeki çarpık yapılaşma ruh sağlığımızı bozarken, bu nadide Kurum daha ilk günden beri insanlara iyi gelen özelliklerini korumuş. Sağa sola serpiştirilmiş tahta banklarda saatlerce otursanız bunalmazsınız. İrili ufaklı çiçek tarhlarında rengârenk çiçekler etrafa sanki gülücükler dağıtıyor.

Şimdi buraya bir nokta koyalım ve Şefkat Yuvası Darülaceze‘nin tarihi hakkında öğrendiklerimi dilim döndüğü kadar sizlere kısaca aktarayım; 93 Harbi olarak da bilinen 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Osmanlı'nın başkenti İstanbul, Balkanlar‘dan sayıları dört yüz bini bulan büyük bir göç alır. Akın akın gelen göçmenlerle birlikte şehirde toplumsal yaşam alt-üst olur. Sokaklar barınacak yeri olmayan binlerce kadın-erkek, öksüz-yetim, sakat ve iş göremeyecek durumda olan insanlarla dolar, dilencilik, perişanlık bir kâbus gibi şehrin üstüne çöker...

İşte böylesine sancılı bir zamanda tüm bu insanlara nasıl ışık götürürüm, nasıl şefkat eli uzatabilirim sorumluluğundan yola çıkan Osmanlı İmparatorluğu'nun 34. Padişahı ve 113. İslam Halifesi olan II. Abdülhamit (1842-1908) devreye girer. Kimsesiz muhtaçları bir arada barındırmak, sokaklara terk edilen bebekleri, çocukları sağlıklı bir şekilde yetiştirip meslek sahibi olmaları ve kanadı kırık insanların huzur içinde yaşamalarını sağlamak amacıyla bir düşkünler yurdu (Darülaceze) inşa edilmesini emreder. Bu projenin hayata geçirilmesi görevi de sonradan Sadrazam (Başbakan) olan zamanın Dâhiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Halil Rıfat Paşa'ya verilir.

Darülaceze’nin Kâğıthane sırtlarında 27 bin metrekarelik dikdörtgen şeklinde devasa bir arsa üzerine inşa edilmesi planlanır. Sıra inşaat için gerekli olan 72 bin altın lirayı temin etmeye gelmiştir. Zamanın Maliye Bakanı, bu iş için hazinede tek kuruş kalmadığını söyler! “Mademki insandır, başımızın tacıdır” anlayışla hareket eden Padişah II. Abdülhamit oldukça kararlıdır. Hemen yedi bin altın lira değerindeki şahsi eşyalarını açık artırmayla satışa çıkarır. Bununla da kalmayıp on bin altın lira hibe eder. Ardından herkes elini taşın altına koyar ve elli bin altın lira daha bağış toplanır. Din, dil, ırk ve mezhep farkı gözetmeden bir hayır kurumu yapılacağı duyurusu çok ses getirir ve tüm Osmanlı Valilikleri, Fransa, Amerika ve Hindistan gibi ülkelerdeki duyarlı kişiler tarafından inşaat yapım masrafları ve donanıma katkı sağlanır. Şimdi düşünüyorum da el ele vermeden hiç bir şey olmuyor değil mi? Atalarımız boşuna dememiş; "Birlikten güç doğar."

6 Ekim 1892 günü yirmi bir koyun kurban edilerek Darülaceze'nin temeli atılır. II. Abdülhamit’in tahta çıkmasının yıl dönümüne rastlayan 19 Ağustos 1895 tarihinde binaların inşaatı tamamlanır. Mimarı Yanko Bey, uygulayıcısı da Vasilaki Efendi'dir. Şefkat Yuvası’nın anahtarları Halil Rıfat Paşa tarafından padişaha takdim edilir. Resmi açılış 31 Ocak 1896’da yapılır. Darülaceze, sekiz düşkün evi, bir kadın-bir erkek hamamı, iki hastane ünitesi, mutfak, imalathane, yetimhane, cami, kilise, havra ve memur binalarıyla artık eşi benzeri olmayan bin yataklı bir şefkat yuvasıdır.

Yıllar içinde peyderpey yeni üniteler ilave edilir ve sonunda çağdaş bir düşkünler yurdunda olması gereken tüm özellikleriyle burası örnek bir mekân olur. 1903 yılında düşkün evlerinden birinde dört yaş altı ve öncelikle terkedilmiş süt çocukları için ırza hane (ülkemizin ilk kreşi ve emzirme evi) denilen özel bir bölüm açılır. Almanya'dan dadılar getirtilir, ayrıca bebekleri emzirmeleri için sütanneleri çalıştırılır. Taze süt için Darülaceze’nin yanındaki ahırda inekler beslenir. Dört yaşını bitirinceye kadar ırza hanede bakılan çocuklar daha sonra yetimhaneye geçirilir. Bebek ve çocukların sağlıklı yetişmeleri için gerekli her yola başvurulur. Fevkalade bir organizasyon, pek hoşuma gitti. İnsana verilen değer bu kurumun her taşında kendini belli ediyor doğrusu. Yapılacaksa böyle olmalı, yani her şey daha baştan dört dörtlük planlanmalı…

Darülaceze’nin kapısından içeri girer girmez avluda sağlı sollu sıralanmış “daire” denilen iki katlı blok binalar yer alıyor. Sağ tarafta bir cami, bir çocuk yuvası ve düşkünlerin oturduğu dört daire bulunuyor. Ruhu okşayan renkteki eşyalarla döşenmiş yatak ve oturma odalarında her ihtiyaç düşünülmüş, etraf mis gibi... Koridora açılan odalar oldukça geniş, yüksek tavanlı ve çok ferah. Bunların birkaçı özenle seçilmiş oturma gruplarıyla donatılmış. Hatta bir de “şark odası” var ki, içeri girerek bağdaş kurup oturasım geldi doğrusu. Bu yaşlı binalarda yürüme engelliler de dikkate alınmış. Sakinlerin onlarca basamak inip çıkarken yaşayacakları zorluklar bir asansörle ortadan kaldırılmış. Alt katta bulunan yemekhane sade, aydınlık ve iç açıcı. Yemek saatlerinde hanımlar, beyler giyinip taranarak bir kat aşağı inip burada servis edilen yemekleri afiyetle yiyorlar. Sağlık problemleri nedeniyle inemeyenlere de odalarında hizmet ediliyor.

Sakinlerin “keyfimiz paşalarda bile yok, biz burada sanki lüks bir otelde tatil yapıyoruz, her türlü ihtiyacımız karşılanıyor, sağlığımız her an kontrol altında, sporumuzu yapıp gezilere bile gidiyoruz. Allah devletimize zeval vermesin!” diyerek memnuniyetlerini ifade ettiklerini duyunca çok sevindim. Nur içinde yatsın, II. Abdülhamit bizlere ne kadar güzel ve anlamlı bir eser bırakmış...

Darülaceze'de 24 saat esasına göre kesintisiz hizmet veriliyor. Çalışanların tümü her türlü ihtiyaca cevap verebilmek için canla başla koşturup dururken yüzlerinden de gülümsemeyi hiç eksik etmiyorlar. Burada kalasım geldi dersem yalan olmaz!

Bahçenin sol tarafında yine dört daire bulunuyor. Kuruluşunda bu kısım gayrimüslimlere ayrılmış. Ayrıca ibadet yapılabilmesi için bir kilise ve havra hizmete sunulmuş. İlk kurulduğu yıllarda Darülaceze’nin kadrosunda bir imam, bir müezzin ve dört papaz varmış. Kurumun taşları ayrımcılığın olmadığı örnek bir düşünceyle üst üste konulmuş ve dünyada eşi benzeri olmayan bir uygulama ortaya çıkmış. Olur mu demeyin, olmuş işte...

Darülaceze, birlikte yaşamak, kardeşlik, dayanışma ve hoşgörünün bir sembolü değil de nedir?

Günümüzde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı olarak hizmet veren Darülaceze sakinlerinin barındığı sekiz blok (daire), bir poliklinik, bir çocuk yuvası, içinde kütüphanesi bulunan rehabilitasyon merkezi, fırın, üç bin kişiye yemek yapabilecek kapasitede modern bir mutfak, kesimhane, bağışlanan kurban etlerini bir yıl süre ile muhafaza edebilecek kapasitede buzhane, çamaşırhane ve kurumun ihtiyaçlarına cevap verecek ölçüde terzihane, matbaa, marangozhane, ayakkabı tamir atölyesi ve demirhanesi ile çok iyi bir donanıma sahip.

Daha ilk günden beri bu mekânda atölye çalışmalarına çok büyük önem verilmiş. Kurumda koruma altında olan, çocuk, engelli ve yaşlıların iş yapabilecek durumda olanlarına bir meslek kazandırılması amaçlanmış. Rehabilitasyon merkezinde bir hareket bir bereket var ki gelip görmek gerekir. Sakinler burada bulunan resim, dokuma, Siirt battaniyesi veya çorap atölyelerinde yetenekleri doğrultusunda birbirinden farklı iş çıkarıyorlar. Öylesine güzel resimler, dokumalar gördüm ki hepsine hayran kaldım. Böylece de üretirken gönül yaralarını sarıp yaşama bağlanıyorlar ve az da olsa bir gelir elde ediyorlar. El emeği göz nuru üretilen objeler avluda bulunan bir bölümde görücüye çıkarılmış ve satın alınmayı bekliyorlar.

Şimdi tekrar Darülaceze‘nin gözümüzü, gönlümüzü okşayan bahçesine dönelim. Çiçek tarhlarında şeker pembesi zakkumlar göze çok hoş görünüyorlar. Bahçede oturan, dolaşan, tekerlekli sandalyeleriyle gezintiye çıkan kurum sakinleri ya küçük gruplar halinde sohbetteler veya hepimizin zaman zaman yaptığı gibi tek başlarına bir köşeye çekilerek yaşamlarını sorgular gibiler! Acı yaşanmışlıkları, vefasızlıkları ve hayal kırıklıklarını sırtlayarak Şefkat Kapısı'na gelmişler. Aynı hayatları yaşamamış olsalar bile artık burada aynı kaderi paylaşıyorlar...

Bugün bayramın ilk günü, Darülaceze benim gibi buraya gelip kurum sakinlerinin gönlünü almak isteyen ziyaretçilerle dolu. Kiminin elinde bir şekerleme kutusu tek tek bayramlaşıp ikramda bulunuyor, kimi elinde sıkıca kavradığı kocaman demetlerden birer tane çiçek sunuyor. Kimi de girişte bağışını yapmış hayırlı bayramlar dileyip hâl-hatır soruyor.

Sakinlerin içinde derin sohbetleri sevenler de var, vücut diliyle sanki ‘‘benden uzak dur“ diyenler de. Hepsi baş göz üstüne, nasıl isterlerse öyle olsun! Kimileri yaşamın dikenli yollarından geçerken her geçen gün kötüleşen yaşam koşullarının altında ezilip ortada kalmış. Kimilerinin de hâlleri-vakitleri yerindeyken kapılarını aniden yalnızlık kasırgası çalıvermiş. Bu duygu dayanılmaz hâle gelince de gönüllü olarak gerekli formaliteleri tamamlayıp yaşam sevinçlerini burada yeniden yeşertmeye başlamışlar...

Birçoğu başlangıçta buraya alışmanın hiç de kolay olmadığını dile getiriyor. Ee kolay değil yani, hepimiz için kökten değişiklikler başlangıçta hep sancılı olmaz mı? Onları çok iyi anlayabilirim! Dışarıda kocaman bir ailenin içinde çok yalnız bir şekilde yaşayan, bayram-seyran kapılarının eşiğinden içeri kimsenin adım atmadığı milyonlarca insan var benim memleketimde. Hele hele bir de elden ayaktan düşmüşsen ve ailenden olan bireyler sana yük olduğunu hissettiriyorlarsa kalırsın çaresiz, düşersin kuyuların dibine... İnsan, akli dengesi yerindeyse ve maddi açıdan da sıkıntısı yoksa, bir şekilde kendine yardım edebilir. Ya gücü yoksa ve etrafında bir dolu hayırsız varsa o zaman ne olacak? İşte bu noktada çare, Hızır gibi yetişip şefkatli ellerini onlara uzatan Darülaceze ve onun gibi kurumlarda.

Kimin ne olacağı belli olmaz” derler ya, işte bu çok doğru! Debdebeli veya gelecek korkusu olmadan yaşarken birden dünyaları alt-üst olup dara düşenlere de kapısını açmış Darülaceze. Bazı prensesler, paşazadeler, tanınmış sanatkârlar da yaşamlarının sonlarına doğru buraya muhtaç kalmış ve ömürlerinin kalan kısmını burada geçirmişler. II. Abdülhamit'in torunu Abdülhamit Rauf'un Darülaceze'ye sığınıp, son nefesini de burada vereceği hiç aklına gelir miydi acaba?

Şefkat yuvasında yaşamını sürdürmek durumunda kalanlara acımamız gerekmiyor. Zaten onların da böyle bir duyguya hiç ihtiyacı yok. Burada sarılıp sarmalanarak kocaman bir aile olmuşlar ve şimdi devletin sıcacık ve güvenilir bağrında emin ellerdeler. Acıları, üzüntüleri, yalnızlık korkuları, gelecek kaygıları bu kapıdan içeri adımlarını attıktan sonra arkalarında kalmış, artık huzur içinde önlerine bakıyorlar. Bizleri de bekliyorlar dersem yalan olmaz. Hani bayramları bayram yapan gönül almak değil miydi? O halde şimdi tam zamanıdır. İçimizdeki insan sevgisini dışa vurup Kurban Bayramı’nı tarihin izlerini taşıyan Şefkat Yuvası Darülaceze'nin asırlık çınar ağaçları altında, oradakilerle birlikte kutlayalım mı?

Yazımın sonunda çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum; kurulduğu günden beri tüm ihtiyaçları ile işletim giderlerinin tamamını sağduyu sahibi hayırseverlerin bağışları ile karşılamış olan Darülaceze, devlete bağlı olmasına rağmen ona yük olmadan varlığını sürdürmeyi başarmış ender kurumlarımızdan birisidir. Sosyal sorumluluk sahibi herkesi, bu eşsiz Kurum’a karınca kararınca bağış yapmaya, hiç imkânım yok diyenleri de en azından bir kez burayı ziyaret ederek sakinlerin gönlünü almaya, onlarla sohbet etmeye davet ediyorum. Burada geçireceğiniz zaman eminim ki hem oradakilere hem de sizlere çok iyi gelecektir. Dinleyeceğiniz gerçek yaşam öykülerinin bir bölümü gözlerinizi hafiften nemlendirse de eminim ki buna değecek, günümüzdeki sosyal ilişkileri farklı bir bakış açısından değerlendirmenize ve yaşantınızı tekrar sorgulamanıza, belki de yeniden şekillendirmenize yardımcı olacaktır.

Ne oldum demeyelim, ne olacağımızı düşünelim!” Yaşadığınız şehirlerde belki Darülaceze yoktur. Siz de sevginizi benzer kurumlarda yaşayan veya başında bir damı bile olmayan insanlardan asla eksik etmeyin...

Mutlu, huzurlu, sağlıklı bir bayram geçirmenizi dilerim. Allah yapacağınız bağışları şimdiden kabul etsin. Doğanın da bereketi her zaman üzerinizde olsun. MUTLU BAYRAMLAR!

Not: Darülaceze'nin resmi internet sayfasına (www.darulaceze.gov.tr) bir göz atmanızı öneririm. Orada Kurum'a kabul edilme koşulları, bağış ve buna benzer tüm sorularınıza cevap bulabilirsiniz.

 

Kaynak: www.darulaceze.gov.tr, Prof. Dr. Nuran Yıldırım, Nevzat Bayhan (Darülaceze Yayınları-Vefatının 95. yılında Sultan II. Abdülhamit Han)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
"Türkiye, Almanya ve Avrupa’nın entegre bir parçasıdır"
Siemens CEO'su Joe Kaeser,
Siemens CEO'su Joe Kaeser, "Çöldeki Davos"a katılmayacak