Advert
BENİM GÜZEL İLİM SILAM ANTEBİM
Faruk Lök

BENİM GÜZEL İLİM SILAM ANTEBİM

Bu içerik 1605 kez okundu.
Advert

 

            Gaziantep; şehir merkezinin batısında Binevler, doğusunda ise Şehreküstü arasına sıkışmış ortasından Alleben Deresi'nin şehri ikiye bölerek geçtiği, kırmızı felhan'lı toprakların hüküm sürdüğü Evliya Çelebi'nin deyimiyle "Küçük Buhara"... Yeşili ve suyu bol olan güneyin tatlı şehri; İpek Yolu'nun uğrak noktası,  deve katarlarının şirin pınarlarından su içtiği, ipekten yapılmış rengârenk kutnu dokumalarının ilmik ilmik işlendiği, hanlarıyla, hamamlarıyla ünlü bir cazibe merkezi...                                                                                                                                                                                                                  

            6317 Şehit veren bir yandan düşmanla diğer yandan açlıkla savaşmış, acı zerdali çekirdeğinden un elde edip ekmek yapmış Şahinbeylerin, Şehitkamillerin, Karayılanların memleketi Benim güzel ilim sılam Antep'im, Şahinler,Gaziler diyarı Gaziantep'im...

1970'li yıların hemen başları... Rahmetli babam Ömer Lök'ün anlattığı kadarıyla karneyle ekmek alındığı, yokluğun sefaletin kol gezdiği, gömleklerin yakası ve kol ağızlarının pantolon ve ceketlerinin içinin dışına çevrildiği, yamalı pantolonların giyildiği sadece bir kazanda yemek yenilip kalaylı bakır tastan su içildiği, sıkıntılı meşakkatli yıllarını biraz olsun geride bırakmış, en az bir veya  iki beden büyük, beyaz yakalı siyah önlükle ilkokula gittiğimiz kışın naylon çizme, yazın naylon çarık ve ayakkabı giydiğimiz, bayram gecesi ellerimize kına yakıldığı, bayramlık ayakkabılarla baş ucumuzda yattığımız ''Yağ satarım, bal satarım; ustam öldü ben satarım!'' diye oynayarak büyüdüğümüz  işte benim çocukluk yıllarımdaki Gaziantep;

            1970 yılların hemen başında nüfusu 400 bin civarında yağız bir Anadolu kenti olan Gaziantep                                                                                                                                             O yıllarda şehir merkezinin birçok yerinde olduğu gibi özellikle Alleben Deresi'nin Nurgana'ya kadar olan bölümün sağı ve solu bostanlarla bahçelerle doluydu. Gaziantepli buradan meyvesini sebzesini yetiştirir, kendi ihtiyacını kendisi giderirdi. Pınarlarından su içilen Alleben Deresi, aynı zamanda bir çok insanın Çüt(çift) tepikli yüzmeyi öğrendiği yerdi. Ayrıca bir de bostanların yakınlarında hem sulama amaçlı  hem de çimmek (yüzmek) ve serinlemek için  haraf (havuzlar) bulunurdu. Çifçinin harafı, bostancının harafı, Kara Feti'nin harafı vs. gibi...

            Gaziantep, Binevler'den Kilise kadar Şehreküstü'den Nizip ilçesine kadar Sof  Köyü'nün de  içinde olduğu bu bölgeler bağ ve bahçelerle doluydu. Gaziantepli; pazar günü olduğu zaman Kavaklık, Dülük Baba, Burç, Nurgana, Nafak Pınarı, Karpuzatan, Ağpınar, Karapınar gibi yeşilliği bol olan bu yerlere sahre (piknik) yapmaya gider, öğlen yağlı köfte ile buz gibi ayran yanında birde yarpuz... Akşama ise cağırtlak(ciğer) kebabı veya  ustaca hazırlanan ve terlemeye (dinlenmeye) bırakılan Balcan (Patlıcan) kebabı...

Gaziantepli bahçesinden cevizini, fıstığını, zeytinini, zeytin yağını; bağından üzümünü, üzümünden pekmezini, Şiresini (Şıra), tarhanasını, bastığını, sucuğunu ve muskasını yaparak evinin ihtiyaçlarını giderirdi. Kışlık zahiresini çıkartır, ihtiyacından fazlasını satarak ekonomik gelir elde ederdi. Yani yöre halkı her zaman olduğu gibi kendi yağı ile kavrulmasını da bilirdi.

            Küçük Sanayinin temelini oluşturan tornacılık sanatının yanı sıra dokumacılık, yemenicilik, bakırcılık, sedef ve haratçılık başta gelen el sanatlarıydı. Şehir merkezinde Meşhur Galaaltı (Kalealtı) köylü pazarı; köylünün peynirini, yoğurdunu, yumurtası, zeytini, cevizini, fıstığını getirip pazar bulduğu aynı zamanda çeşit çeşit meyve sebzenin satıldığı çadırlarla kaplı mis gibi tabiat kokan bir pazarıydı. Pazarın karşı tarafında Hacivat Karagöz oynanan yüksek camlı bir de kahve vardı. Uzun çarşı yolu üzerinde bakırcılar çarşısından  hemen aşağı doğru inerken sağlı sollu yemeniciler ve naylon çarık ayakkabıları satan kavafların olduğu yerleri geçerken Tahmis Kahvesi'nden gelen menengiç kahvesinin kokusu duyulurdu. Hemen ötesi Buğday  Pazarı (Buğda Arsası)... Kumruların ve yabanaların (yaban güvercini) üzerinde uçuştuğu, küme küme buğdayların alıcısını beklediği yer, biraz ilerde Kürkçü Hanı, Almacı (Elmacı) Pazarı ve az ilerisinde deste kumaşların satıldığı bedestenler; Kadı Kasteli, Gümüş Kasteli, Tuz Hanı ve derken Şirehan adı gibi şirin mi şirin bir han... Hemen girişte yaz mevsiminde ben fıstığı, cevizi mahra mahra üzümleri (hönüsü-dökülgen-dımışkı-kabarçık-kilis karası-tahennebi v.s.); sucuklar, bastıklar, tarhanalar, dalından taze koparılış sumak ekşisi adeta cennet bahçesi. Sof dağından eser yeller/Sarıgüllükte açar güller/Antepliyi över diller/Ağam ben Antepliyim/Paşam ben Antepliyim... Vallah billah Gaziantepliyim dercesine.                                                                                                

            Gaziantep  o yıllarda şimdiki  kadar  çok kalabalık bir şehir değildi. Bu kadar göç almayan, insanların birbirlerini yakinen tanıdığı, samimi doğal bakir bir şehirdi. Baklavanın ve Lahmacunun anavatanı olan bu güzel ilimizin Atatürk Bulvarı ile başlayıp Marif (Maruf) Kavşağı ile devam eden Sinemaları vardı:                                                                                                                                                     Site-Arı-Ses-Yıldız-Burç-Şehir-Baydar-Nakıp-Büyük-Marmara-Saray-Nur-Kent-Mehtap-Keban ve Mehtap...

            Sinemaya giderken filmleri; acıklı, komik, ecnebi, aşk filmi diye adlandırırlardı. Sinemaların yanı sıra bir de bazı  evlerde küçük sinema makineleri vardı ki buralarda Laurel ve Hardy, Charlie Chaplin  gibi sessiz filmleri oynatılırdı.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 

            Suburcu Caddesi özellikle pazar günleri adeta bayram  yeri gibiydi. Günde en az üç seans filmlerin oynatıldığı o dönemlerde sinema saatlerini beklerken Baydar ile Nakıp sineması çıkmaz sokağında nohut dürümü ile ayran vazgeçilmez bir tattı.  Resimli Artistli Kenter cikletleri utma oyunu, Teksas/Tomiks, Zagor, Kaptan Swing, Kızıl Maske, Çelik Bilek, Mandereke, Gırgır, Tarkan gibi kitap dergilerin satıldığı Cırcırcı Bica'nın (çarkı felek) köşe başında yerini almış müşterisini bekler hali "Eskimo! Eskimo!" sesleri... Naneci Ali'nin mani yakarak naneli şeker satması... Bir filmden diğer filmi seyretmeye başka sinemaya geçilmesi... Sinemada soğuk gazoz (portalin), taze simit sesleri... Yer gösterinin el feneri tutarak koltuk göstermesi hafızalarda unutulmaz bir anıdır.                                                                                                                             

            İstasyon Caddesi, Alleben Köprüsü ile başlar. O yer şimdiki demokrasi meydanının olduğu yer, köprünün hemen yanı başında Alleben Deresi kenarında yazlık sinemalar vardı. Sinemaların birbiri ardına sıralandığı, düzülmüş çakılı tahta sandalyeleri vardı. Yazlık sinemaların yanı sıra yine dere kenarı civarında ünlü birçok sanatçıların katılıp program yaptığı yazlık Çağlayan-Harem-Sahil-Eliza gazinoları bulunuyordu. O dönemler yaz aylarında cıvıl cıvıl insanların bulunduğu buralar adeta şenlik alanı gibiydi. Sinema önlerinde kaynamış darı (mısır), içerde ise "gazoz var, simit var!" sesleriyle yankılanmaktaydı.İstasyon Caddesi, Emirgan Çay Bahçesi'nden Tren Garına kadar uzanan bir yoldur. Bu cadde üzerinde Kamil Ocak Stadyumunun hemen karşısında  babam ve amcamın birlikte işlettiği Lâle düğün salonu vardı. Burada o yıllarda perde arkasında çalınan Gelinçi düğünleri yapılırdı. İstasyon Caddesi sanki Beyoğlu İstiklal Caddesini andırır gibiydi. Fuar zamanı Lunapark olduğunda hem fuar gezmeye hem de çocuklar için Lunaparka gidilirdi. Uçan salıncak-dönme dolaplar, çarpışan arabalar ve Jawa motorla gösteri yapan Cambazlar... Bütün bunlar adeta bayram yerini andırır gibiydi.

            Gaziantep futbol aşığı bir memleket... Her semtin önemli mahalli ve amatör kulüpleri vardı. Şehreküstü-Mekikspor-Kalespor-Çınarlıspor derken 1969 yılın kurulan Gaziantepspor 1973 yılında Talatlı, Tarıklı-Şendoğanlı-kaleci Fikretli kadrosuyla 3.ligden 2.lige şampiyon olarak yükseldi. Maç günleri ayrı bir heyecan yaşanır, maçlara babam ve amcam saz arkadaşlarıyla gelir şarkılarla türküler söyler takımı ve taraftarları motive ederlerdi. Kalıpçı Mamed'in (Mehmet) bırakmayın ha sesleri Amigo Şükrü'nün Hop,hop,hop güm,güm,güm kırmızı şimşek hey,hey,hey ve''kırmız-siyah'' sesleriyle türbinler hep birlikte tempo tutturarak  taraftarları coştururdu. Maça gitmek vazgeçilmez bir tutkuydu, ayrıca bazı önemli maçlarda takımı desteklemek amacıyla otobüslerle deplasmanlara gidilirdi.

            İşte benim dünyam gözümü açtığım Gaziantep'im! Adeta şehrin tabiatla bütünleşip raks ettiği bir memleket! İşte öyle bir memleket ki mimarı yapısı tarihinden aldığı mirası korur gibi...  Kıymık ve havara taşı dediğimiz taşlardan yapılmış evleri, şehrin doğal dokusunu tamamlayan Antep evleriydi. Eski Antep evleri genellikle ''Hayatlı'' (Geniş avlu) olurdu. Evin hayata bakan kısmında çatının hemen altında aydınlık görevi gören aynı zamanda kuşlar için bir yuva teşkil eden mimarı yapısı ve estetiği ile tamamlayan, inancı ve kültürü gereği ihtiyaç duyduğu Kuş Tağası(Pencere) olurdu. İnsanlar o evlerde hayat bulurdu. Antep evlerinde ''hayadın'' olmazsa olmazları Ekinlik (küçük bahçe), Gane (küçük havuz) ve bir de merdiven altı gibi yerlerde Tavuk pinleri(kümes), Ekinlikte(küçük bahçe), Hayir (incir) ağacı, nar ve ayrıca ariş(üzüm tiyeği) olurdu. Bir de ayrıca tahtadan yapılmış genişçe büyük hayada uzanan balkon gibi ama balkondan daha büyük ''taht'' olurdu. Yaz gecelerinde yıldızlara bakarak yatmanın ayrı bir huzuru ve keyfi vardı. Antepliler bu ''Hayatlı''evlerde ekmek yapar, şire yapar, kuruluk ve salça çıkartırlardı. Çeyiz, nişan, kına gecesi gibi bazı önemli günlerini bu   yine bu güzel evlerde yapardı. Eskiden herkes kendi ekmeğini kendisi yapardı. Fırından alınan ekmeğe "çarşı ekmeği" derlerdi. Damların dip dibe süyüklerin(duvar) yan yana birbirilerine geçildiği dedelerin, ninelerin, amcaların, dayıların, halaların ''ha deyince'' duyacağı  köy kültürü ile kent kültürünün kesiştiği noktada aynı mahallede yaşam süren bir toplumuydu. O yıllarda komşuluk ilişkileri çok daha bir başkaydı. Önemli zamanlarında birbirlerine yardımcı olunduğu akşam oturma ziyaretlerinin yanı sıra herkes iyi kötü yaptığı yemeklerden komşusuna gönderirdi. Antep Ata sözü; "Kazanda Pişirir Kapağında ulaştırır." bu kültürü apaçık anlatırdı. İnsanlar dayanışma ve paylaşma içerisinde birbirlerine yardımcı olurdu.

            Mahalle kültürün yoğun yaşandığı çocukluk yıllarımda sokağımıza neredeyse her gün sütçü gelirdi, sütçüler sütçü beygiri ve eşekleriyle süt satarlardı. Eskicinin "eski alırım eski", leğen satıcılarının "leğenci geldi, leğenci!" deyip plastik eşyalarla  eski elbiselerle değişim yapmaları, "fay tozu faay!" diye bağırıp çamaşır tozu satanları, "bileyeci (çarkçı) geldi" deyip evdeki bıçakları bileyenleri, oduncunun "odun kırdıran yok mu, oduncu geldi ha!" diyerek omzunda baltayla dolaşması, at arabasıyla bir dolu marul getirip "marul ha marul ha" demesi... Mahalle mahalle gezen destancıların yaşanmış acıklı hikayeler olan destan yazılarını dağıttığı, Teyp'ten acıklı  ağıtlı maniler çaldığı, sokak aralarında def çalıp ayı oynatan ayıcıları, atlı karınca binen çocukların eğlendiği, plastik toplarla oynandığı, patladığında eski gazete ve kağıtlarla içinin tekrar doldurulup maça devam edildiği, fırından alınan yemeğin ve ekmeğin görünmesin öyle ki kokusu yayılmasın deyip bohçalandığı, fileyle alışverişe gidildiği, o günkü şartlarda iğneden ipliğe meyveden sebzeye gaz yağının dahi mevcut olduğu kese kağıdı ile satış yapıldığı, paran yoksa sonra ver deniliği, alacaklı defterinin eksik olmadığı bakkallar tabiri caiz ise nerdeyse gönüllü bir muhtar gibi olup, daha herkesi bildiği tanıdığı için adres sorulduğu, o yıllar gerçekten daha doğal, bereketli, güvenli ve huzurluydu.

            Televizyonun olmadığı o yılarda sadece radyo dinlenir, türkülerin şarkıların yanı sıra bir de piyesler olurdu. Akşam yatsı vakti civarında arkası yarın diye bir piyes oynardı. Birçok evlerde sobanın dahi olmayıp tandırla oturulduğu, tandır başında hikayelerin dinlendiği; ancak mutluluğun, huzurun zirvede olduğu o güzelim yıllar unutulur mu? O yıllarda çocukken oynadığımız oyunlar Yedi Bardak-Gırak-Yakar Top-Birdir Bilmece-Çelikçomak-Gülle(Misket)- Hakeke-Değirme(Topaç) çevirme gibi birçok oyunlar oynanır, kendi imkanlarımızla yaptığımız tahta tekerlekli arabalarla yarış edilirdi. Don lastiği (çamaşır yıkamak için kullandığımız bakır leğenin altına konulan kamyon lastiğinin iç kenarı) tekerliğini çevirip  durduğumuz o günler aslında adeta birer spor dalı gibiydi. Hele bir de sokakta oyarken karnımız acıktığında eve gelir üstü bol naneli salça ekmek, peynir ekmek veya Tuzlucacı Zenginin nohudu elimize geçerse fırından alınan mis gibi buğday kokan tırnaklı gevrek sıcak ekmekle açlığımızı yatıştırır, yeniden oyun oynamaya dönerdik .

 

            Çoğu evlerin su şebekesi yokken mahallelerde köşe başlarında çeşmeler olurdu. Sabah erken saatlerde satılını (kovasını) alıp su getirmeye giderdi. Antepli hanımlar aile bütçesine katkı amaçlı dokumacılık(Haşıl), masura sarma, fıstık kırma, kelle yıkama - ütme, terzilik sanatların yanı sıra kızlarımızın çeyizlerini süsleyen ''Antep işi'' dediğimiz el emeği göz nuru kergahta nakışlar   Gaziantepli  hanımlar tarafından yapılırdı.                                                                                                                                                                                Ramazan aylarında hayır sahipleri meyan şerbetinden sebil yaptırırdı: "Sebilillah Hasbetenillah  Hasan,Hösün efendimizin ruhu şad ola hayır sahibinin hayrı kabul ola!" diye bağırılır bu sesi duyan mahalle sakinleri  hemen çocuklarını salıverirdi.

Birçok evde buzdolabı, çamaşır makinesi yoktu. Çamaşırlar gaz ocağında ısıtılmış bakırdan yapılmış leğenlerde elle yıkanır, yiyecek - içecekler mağarası olanlara; mağarada kuyusu olanların kuyusuna veya ''Mahmil''(tahtadan dolap) de muhafaza edilir, soğuk su ve ayran için de yaz aylarında buz satılırdı. At arabasıyla buzhaneden getirilen kalıp kalıp buzlar mahallen bir başına getirilir "buz ha, buz ha!" diyerek satılırdı. 25 kuruşluk 50 kuruşluk herkes ihtiyacı olduğu kadarıyla kadar alırdı.

            Gaziantep'te dini bayramlar aynı zamanda gelenek göreneklere göre kutlanır, büyüklerin ziyareti çok daha önemli bir yer tutardı. Mutlaka aile büyüğünün evinde toparlanılır; nerdeyse bütün akrabalar birbirilerini orada tanıma ve yakınlaşma fırsatı bulurdu. her Bayram öncesi evlerde mutlaka bir hazırlık yapılır; sütlacı, zerdesi ve kurabiyesinin yanı sıra özellikle Ramazan Bayramı namazdan geldikten sonra ilk iş evlerde kahvaltıda olmazsa olmazı milli yiyeceği olan Şare'li (şehriyeli) pilavla yuvarlama Ramazan Bayramının vazgeçilmez tadıydı.                                                                                                                                                        Çocukları sevindirmek için önceden ayırtılan Bayram harçlıkları teker teker dağıtılırdı.Aldığımız bayram harçlıkları ile bakkallardan alış verişe gider çatapat, torpil, acze ve pata tabancası alıp sokaklarda uzaktan uzağa birbirimize ateş eder oyun oynar daha sonra sinemaya veya gezmeye giderdik.

                O yıllarda Antepliler kendine ait olan yöre ağzıyla konuşurlardı Antep ağzı Gaziantep kültürümüzün önemli bir zenginliğidir. ''Antep ağzını''  şöyle bir hatırlayacak olursak; "Pencere (Tağa)-Merdiven(süllüm)-Duvar(Süyük)-Elektirik(Alatirik)-Çivi(Mık)-Maydanoz (Bahdeniz)-Patlıcan (Balcan)-Nazlı hemen küsen (Canı Teze)-Yaramaz haylaz (Çeled)- Kibar olmayan kaba saba (Dörpüsüz)- Dudağı kurtlu (Dedi koducu)- Hösgüt (Uysal sessiz)-Küşümcek (Utangaç)-Sıyrık (Güven vermeyen gıcık)-Sursat (Dökük saçık)-Silik (Hain)-Udumsuz (Elinden iş gelmeyen)-Zambırlı (Öfkeli çabuk kızan) "yazmakla sayfalara sığmayacak kadar uzun olan örnekleriyle  ilk akla gelenleridir...

            Her toplumun bir geçmişi vardır;  bireyler geçmişlerini göz önüne alarak onunla ilişkilerini etkileşim içinde kendileri biçimlendirir. Geçmişi görmezden gelmek, inkar etmek doğru bir yaklaşım değildir. Toplumumuzun kültürel değerlerini unutmaması, kültürü ile hareket etmesi ve kendisiyle barışık olması gerekmektedir. Gelenek ve göreneklerine bağlı, inançlı, doğru, dürüst, saygı ve sevginin dorukta olduğu mahalli kültürün yaygın olarak yaşandığı o dönemin belleğimize kazınması ve gelecek nesillere aktarılması boynumuzun bir borcudur.

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Almanya'da genel seçimin ardından
Almanya'da genel seçimin ardından
Almanya'da seçimin galibi Merkel
Almanya'da seçimin galibi Merkel