Advert
GÜNE MEKTUP GÜZELLİĞİ DÜŞERSE
H-Karşıyakalı

GÜNE MEKTUP GÜZELLİĞİ DÜŞERSE

Bu içerik 751 kez okundu.
Advert

Hapishanesi çok, mahpusu çok bir ülkeyiz. Bundan olsa gerek hapishaneler, mahpuslar üzerine yazılanlar çok, yazanlar, çizenler de çok. Yazılanları okuyan,  çizenleri görenlerde bir o kadar çok mu, onu kestirmek zor. Bu kadar yazılıp çizildiğine göre bu oran memleketimizin insanlarının okuma oranına göre çok olmasa da az da değildir sanırım. Ama mahpushane üzerine yakılan, söylenen türküler sanırım çokça dinlenenler arasında. Günlerdir ezgisi kulağıma, sözleri dilimize düşen, “Özgürlük Mahkûmları” , “Mahpushane çeşmesi gülüm yandan akıyor.” diye başlayan, “Oh mahpusluk, Mahpusluk” , “Mahpushane içinde üç ağaç incir…” ile Avşar elli, Bozkırın Tezenesine Neşet Ertaş’ın “Mahpushanelere güneş doğmuyor.” diye yanık olduğu kadar içli ve asi sesi geliyor aklıma.

 Yer yer soluklansa da bir durakta durmuyor aklım. “Kırık Kalpler durağında inecek var” desem de durmuyor. Volta zamanı ille de. Anadolu’nun türküsü, türkü sesi Ruhi Su’dan “Drama Köprüsü”, "Hasan Dağı” geliyor aklıma. Sesine yetişmeye çalışıyorum. Ama nafile ancak bir yerinden sesine katılıyorum. Ve hemşerim Edip Akbayram’ın sesi geliyor uzaklardan. Yaşlanmayan bir ses... Sabahattin Ali’den söylüyor; “Aldırma gönül aldırma” , sonra “Sene 1341, Mevsime Uydum” diyerek “Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz” Dinleyeniniz çoktur sanırım. Hiç dinlemeyen bir kez, dinleyen de bir daha dinlesin. Türkü tadında dinlesin.

 Hele Zülfü Livaneli’den “Yiğidim aslanım burda yatıyor” türküsünü dinlediniz mi hiç? “Bugün efkârlıyım açmasın güller” diyeniz oldu mu gün içerisinde ya da gün aşırı… Şiir Ahmed Arif’e ait “Haberin var mı taş duvar, demir kapı, kör pencere, yastığım, ranzam, zincirim, uğruna ölümlere gidip geldiğim, zulamdaki mahzun resim” türküsünü Rahmi Saltuk söylüyor yumuşak, kadife sesiyle.. Ve sesli sessiz mırıldanır oluyor insan “Uzandım ranzama boylu boyunca, gardiyan gelip canım, kapıyı açınca, bir seni özledim, bir de memleketimi” deyince radyodaki ses. Bir de Âşık Mahsuni çalıp söylüyor “Duydum dokuz aylık yelda, dayan yavrum nenni neni”. İçeride anne ya da baba olanlar geçer gözlerinin önünden duyunca, yüreğin yanar, hasretlik kokar. Bir görüş günü gelir aklıma “Çift camlardan ses gelmiyor” diyen Abdullah Papur’u dinlerken. İşte Ahmet Kaya söylüyor “Bekle beni güzel annem, oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana, elleri değsin istemedim, gözleri değsin istemedim…” Ve daha kimler bu türkülere can verenler, su verenler, ses verenler, daha ne türküler var söylenmiş söylenememiş bu memlekette. Hapiste yatmayanı, yatırılmayanı azdır şairin, ozanın, aşığın bu memlekette. Her birinin tarihi memleketin tarihidir. Duvarların dilidir, gecelerin sesidir, aydınlık geleceğin, güzel günlerin özlemi, umududur bitip tükenmeyen. Yazdıklarını çalıp söyledikleri Mahpusluk halleri, mahpusluk güzellemesidir.

Posta günü vardır hapishanede. Türkülerdeki gibi, şiirlerdeki gibi, günlerce düşleri kurulur kimden gelecek diye. Volta da birbirinin kulağına fısıldarcasına paylaşırlar. Bir saklı sırı paylaşır gibi. Gözleri yolda, kulağı seste özlenir, istenir ve ille de beklenir. Geldi mi, gününe güzellik katılır. İşte o an güne mektup güzelliği düşer. Sevgi yüklü, ses söz yüklü ille de umut yüklü mektup güzelliği… Güne mektup güzelliği düşer, okuyana ise bazen hüzün düşer yüzüne, bazen özlem sarıp sarmalar tüm benliğini. Böylesi anlarda yaşıyor olmanın sevinci, ille de akılda olmanın, hatırda kalmamım kıvancı umutlu yolculuklara çıkartır. Böylesine yaşamak düşmüştür payına. Duvarların ardından duvarların ötesine sımsıcak bir eldir uzanan. İşte o el ben, sen, o, bizdir. İşte ben, sen, o, biz demektir. Yaşamın günlükleri gibidir mektuplar. Gibisi fazla hatta ta kendisidir. ‘Mahpushane Günleri’ diyorum ben. Çünkü her satırında sözcük sözcük yaşamı dokunuyor. Yaşananları da değil sadece, yaşanacakları, yaşatmak istediklerini, umutlarını, düşlerini dokuyan oluyor insan. Antep kilimi, Isparta halısı, Bursa kumaşı gibi… Çünkü yaşam sadece yaşanandan ibaret değil.

Fransalı şair Louis Aragon bir şiirinde diyor ki:

 “Yürürken buralarda öyle hayal ettim ki geleceği  

Zaman zaman onu hatırlar gibi oluyorum adeta.  

Gülecekler bize,

İçinde kül olacak denli sevdiğimiz için alevi…

 Belki de gülecekler olacak, her şeye rağmen bunca zulmüne, ağrısına, sancısına, zorluğuna rağmen yaşamın, mahpusluğuna rağmen yaşamı bu denli sevdiğimize. Onların bilmediği, farkına varmadığı her karanlığın sonunda bir ulu şafağın doğacağıdır. Her karalık gece de gündüzün mutfak doğuyor olmasıdır.

Kısaca Mektuplar yaşamdır, yaşamın günlüğüdür. İlk mektuplar neyse son mektuplar da odur. Mektuplar üzerine de çokça yazılıp çizilmiş, türküler yakılıp söylenmiştir. ’Yine yakmış yar mektubun ucunu’ gibi. Güçlü yorumu, içli söyleyişi ile Ali Ekber Çiçek ‘Mektup benden selam söyle sılaya,/ Söyle benim için yollar ağlasın.” diyor mesela. Yine bir halk türküsünde “Ellerin mektubu gelmiş okunur” diye başlar. Ve daha niceleri… Ben de son olarak nerede olursanız olun gününüze mektup güzelliği düşsün diyorum. "Ne mektupsuz kalın ne de mektupsuz olun."

HİLMİ TOY

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Arda Turan, yine kadroya alınmadı
Arda Turan, yine kadroya alınmadı
"Almanya seçimden sonra da ajitasyona devam edebilir"