Advert
SAVAŞ DENEN KAVGA NİYE?
Sibel Unur Özdemir

SAVAŞ DENEN KAVGA NİYE?

Bu içerik 2449 kez okundu.
Advert

 

Ah bir anlayabilsem nedendir insanlardaki bu savaşma hırsı? Neyi, neden paylaşamazlar ki? Şu ölümlü dünyada hepimize verilen bir ömür var. Dünyaya geldik, geçiyoruz ve gideceğiz günün birinde. Bunu birbirine zehir etmek niye? Yaradan her şeyi düşünmüş bizler için. Bu yalan dünyada hepimize yetecek kadar yer var. Nedendir o halde insanların kendilerine yaptıkları? Bir hiç uğruna yaşanabilir güzellikleri yerle bir ettikleri. Nedir bu daha çok toprak, daha çok güç, daha çok benim ihtirası. Kim ne almış giderken yanına. Topu topu üç metre kefen değil mi yanımızda götürebildiğimiz. Dünya malı dünyada kalmıyor mu?

Daha çok toprak, daha çok güç, daha çok benim ihtirası dedim de… Beraberinde ne kadar çok gözyaşı, ne kadar çok acı, ne kadar çok anasız-babasız çocuk, ne kadar çok yersiz yurtsuz insan bırakır. Bir o kadar da ceset, bir o kadar da yaralı. Değer mi onca yaşanan zaten senin olmayan gelip geçtiğin bu hayat için.

Toplar, tüfekler, mermiler, bombalar ve daha niceleri. Birbirini yok etmek için çalıştırılan zihinler, üretilen savaş materyalleri. Milli servet harcanır bunlar için. Kötülüğe, hinliğe çalışır insan aklı boş yere.

Oysa hiçbir maliyeti yoktur sevginin, doğruluğun, dostluğun, kardeşliğin. Hem dinimiz, İslam birlikte yaşamaya, barışa önem vermez mi? Peygamberimiz Hz. Muhammed barış elçisi değil mi? Dostluk, birlik, beraberlik, kardeşlik içinde yaşamak varken savaş denen kavga niye? Sevmiyorlar mı bu insanlar birbirlerini; ama neden?

Hoca Ahmet Yesevi’yi, Mevlana’yı, Yunus Emre’yi, Hacı Bektaş Veli’yi, Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırla… Neler neler demişlerdi barışa dair.

Ne yazık ki terör barıştan bir haber. Kan bürümüş insanların gözlerini. Öldürmek, yok etmek amaçları olmuş insanlıktan nasibini almayanların. Nasıl bir düşmanlıktır bu? Beyinleri yıkanan, terörist unvanını kendisine yakıştıran, terörü destekleyen insan denilemeyecek yaratıklar kimler? Bunların insan olma özellikleri üzerlerinden çekip alınmış; merhametleri, akılları, düşünme güçleri, iyiyi-doğruyu ayırt edebilme yetileri. Yazık, çok yazık! Kim bilir onların ana-babaları nasıl kahroluyorlardır. Hangi ana-baba ister ki böyle bir evladı olsun. Dünyaya zehir saçsın. Can alsın. Canlı bomba olsun. Katil olsun. Yok olsun.  

Hâlbuki barış ne güzel, ne anlamlı bir kelimedir. Kelimeden ötesi vardır içeriğinde ‘düşmanlığın olmaması’ gibi. Sonra… Kavgalardan uzak durup savaşlardan kurtulmak gibi. Sonra sonra… Birlik, beraberlik, bütünlük içinde huzurla,  ahenkle, sükûnetle yaşamak gibi.

Barış dolu bir dünyada yaşayabilmek için belki de insanların önce kendi iç dünyalarında barışı sağlamaları, kendileri ile barışık olmaları gerekmektedir. Değil mi ki bireyler toplumu oluşturur. Değil mi ki insanlar bir araya gelerek -yalnız yaşayamayacaklarının farkında olduklarından- aynı toprak parçasının üzerinde yaşamayı, ortak dili, dini, kültürü olması ihtiyacını addetmiştir. Öyleyse insanları ayrı ayrı etkileyen ilişkiler bütünü toplum değil midir? Kaliteli yaşamanın ilk koşulu barış değil midir?  Barış içinde yaşayabilme şuuruna erişmiş kişiler insanlığa faydalı hizmetlerle -ilim ve irfan yolunda- yorabilirler beyinlerini. İnsanlığın refahının kalkındırılması hususunda çığır açabilirler. Ve kendilerine verilen ömrü rahat, huzurlu, mutlu-mesut, özgür bir şekilde yaşayabilirler. Can güvenlikleri ile ilgili gaileleri olmaz.

Savaşı başlatmak, yol vermek nasıl insanların elindeyse bitirmek, barışa yol açmak,  yirmi birinci asra barış mayası çalmak’da onların elindedir. Burada Nasrettin Hoca’yı anımsıyorum gülümseyerek. “Ya tutarsa demişti ya; göl maya tutar mı, diyenlere.”

Yirmi birinci asra barış mayası çalmak da bunun gibi bir şey işte. Savaşlara dur demenin bir yolu. Umut! Umut hep vardır, var olacaktır barış gerçeği gibi.

Savaşa meyil edenler asla unutmasalar; savaş meydanlarında ömrünü geçiren, aç susuz bir şekilde cepheden cepheye koşan Ulu Önder Atatürk’ün “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe savaş bir cinayettir!” deyişini. Her daim hatırlasalar “Yurtta barış, cihanda barış.” sözünü.

Zeytin dalı taşıyan bir güvercin uçursalar geleceğe, kavgasız, gürültüsüz, kansız, özgür günlere. Bir bebeğin cansız bedeni vurmasa kıyıya. Masum insanlar işlerinden dönerken, alışverişe giderken, üniversite sınavı çıkışında, barışı kutlamak için toplandıklarında dökülmese kanlar, yitirilmese canlar, ağlamasa analar-babalar, yetim/öksüz kalmasa çocuklar.

Yürekler birleşse aynı amaçla; barışın dua aracılığıyla evrenselleşmesinin hedeflenişine. Ve dillerde aynı dua zikredilse “Dünya’da barış egemen olsun.”

Umutsuzluğa düştüğünüzde, madalyonun iki yüzü olduğu gibi savaşın bir de barışı olduğunu aklınıza getirdiğinizde “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;” diye haykıran sesini işitiyor musunuz Mehmet Akif’in?

İnşallah bir gün evrensel barış yakalanacak. Toplumun sağduyusuyla akıl ve vicdan gibi kavramlar ön plana çıkarak farkındalık oluşturulabilecek. Bu bir hayal değil, bugünlerden o günlere atılan temeller, barışa çalınan maya. Bu bir inanış her dem tekrarlanan. 

 

             

 

 

 

 

 

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
İsveç'in resmi Twitter hesabı Türk öğrenciye emanet
İsveç'in resmi Twitter hesabı Türk öğrenciye emanet
Silahsızlanma Konferansının dönem başkanı Türkiye oldu
Silahsızlanma Konferansının dönem başkanı Türkiye oldu