Advert
Dünyayı Buluşturan Şehir Frankfurt am Main
Güzin Bakışoğlu

Dünyayı Buluşturan Şehir Frankfurt am Main

Bu içerik 1309 kez okundu.
Advert

“Dünyanın en yaşanılası şehirlerinden biri olma çizgisini yakalamış bir şehir. Tarihi, doğası, köklü kültürü, keşfedilecek binbir güzelliği ve özelliğiyle de görülesi bir dünya şehri.”

Burası Avrupa’nın ortasında bilim, kültür, sanat, ticaret ve finans merkezi olarak öne çıkan Frankfurt am Main. Main Nehri’nin cömertçe hayat verdiği, içinden nehir geçen güzel şehir. Bağrında yaşayan farklı kültürlerle uyum içinde oluşan sıcacık karakteriyle de oldukça renkli ve kucaklayıcı bir şehir… Yaklaşık 750 bin nüfusuyla Almanya’nın en büyük kentleri sıralamasında beşinci, bağlı olduğu Hessen Eyaleti’nin de en büyük şehri. Her köşesi park ve bahçelerle dolu “doğa dostu” Frankfurt, devasa kent ormanlarıyla da Almanya’nın en yeşil şehirlerinden biri. Meydanlarını süsleyen anıt çeşmeleri, heykelleri, muhteşem tarihi yapıları ve modern mimarisinin örnekleriyle eski ve de yeniyi buluşturan bir şehir. Festivalleri, onlarca müzesi, tiyatrosu ve daha pek çok yönüyle göze gönle de şölen bir kültür şehri…

Bu şehre bugüne kadar hiç ayak basmamış bile olsanız, hemen hemen herkes tarafından bilinen bazı özelliklerinden mutlak haberiniz olmuştur. Şöyle ki hem Almanya hem de Avrupa Merkez Bankası’nın başkentidir, “Euro’nun nabzını elinde tutar!” Asırlar öncesinde Frankfurt’un bugün bir finans ve ticaret merkezi hâline gelmesinin yolunu açan Frankfurt Fuarı’na ve de dünyanın en büyük borsalarından biri olan “Frankfurt Borsası’na” ev sahipliği yapar. Sanırım dünyanın en büyük kitap sergisi olan “Frankfurt Kitap Fuarı’nın” bu kentte yapıldığını da duymayan kalmamıştır. Bağrından sayısız düşünür, yazar, şair ve de bilim adamı çıkmıştır. Edebiyat âleminde çok değerli bir yere sahip olan Johann Wolfgang von Goethe bu kentin gururudur. Almanya’nın en eskilerinden biri olan Zoo/Hayvanat Bahçesi (1858) ve Palmengarten/Botanik Bahçesi (1871), şehrin göbeğinde devasa alanlar üzerine yayılmış Cennet Bahçelerdir… Yüzlerce türden binlerce hayvan ve bitkiyi barındırır. Dünyanın en saygın bilim ocakları arasında olan Johann Wolfgang Goethe-Üniversitesi (1914) buradadır. Almanya’nın başı bulutlara değen en yüksek gökdelenleri de bu kentin son 30 yıldır ayırt edici özelliklerinden biridir.

“Bir finans ve ticaret şehri olmak küresel şirketler için bir cazibe merkezi olmak demek değil midir?” Hâl böyle olunca; çok uluslu şirketler gelir, şube veya temsilciliklerini bu kentte açarlar. Ekonominin de vazgeçilemez bir parçası olurlar. Fevkalade bir iş yoğunluğu olan Frankfurt’taki hareketliliği gelin artık siz düşünün…

Merkezi konumu nedeniyle gelenin gidenin hiç eksik olmadığı kentte, ulaşımın oldukça rahat ve kolay olduğunu söylersek hiç de abartmayız. Yeryüzünün hemen her köşesine direkt veya aktarmalı uçuşlar, “Uluslararası Frankfurt Havalimanı (FRAPORT AG)” üzerinden yapılır. Yıl içinde yaklaşık 70 milyona yakın yolcu ağırlayan havalimanı, 81 bin çalışanıyla da kentin en büyük işverenidir. Ayrıca; en işlek ve en iyi havalimanları listesinde üst sıralardaki yerini başarıyla koruyup, Frankfurt’un “Dünyaya Açılan Kapısı” olma işlevini de özenle yerine getiriyor…

Kent, Avrupa’nın her yerine bağlantı sağlayan kara ve demiryollarının kavşak noktasında olmasıyla da oldukça önemlidir. Muhteşem mimarisiyle göz kamaştıran Hauptbahnhof’a yani Merkez Tren Garı’na günde 400 bine yakın yolcunun ayak bastığı biliniyor. Şehrin altı-üstü demir ağlarla örülü. Fevkalade işleyen bir raylı sistem ağıyla hem 43 ilçesiyle hem de yakın çevresindeki şehirlerle sağlam bağlantılar kurulmuş. Öyle ki; Strassenbahn/tramvay, UBahn/yeraltı treni, SBahn/hızlı tren ile neredeyse ayak yere değmeden, herhangi bir hedefe kısa sürede ulaşmak mümkün. Özetleyecek olursak; yaşama dair her açıdan tam donanımlı ve zengin bir şehir Frankfurt! Yıllardır dünyanın en yaşanılası şehirleri sıralamasında ilk 10’a girmeyi de başarmış bir şehir…

Frankfurt’a sadece finans veya endüstrinin başkenti demek çok yanlış olur doğrusu… Sokaklarında bir kaybolmaya görün! Sayısız kültürel ve doğal güzellikleri sizi öylesine sarar ki birden bu kenti sevmeye başlarsınız. Ayrılırken de çok zorlanacağınızdan adım gibi eminim…

Şimdi buraya bir nokta koyalım ve “işin de aşın da bol olduğu” yaşanılası kültür kenti Frankfurt am Main’in güzelliklerini yürüyerek, dokunarak ve yerinde yaşayarak keşfedelim. Ve bir zaman tünelinde Şehrin Kalbi “Römerberg Meydanı’na” odaklanıp, geçmişe doğru tatlı bir yolculuk yapalım. Römerberg’e gidene kadar da meydanın ruhunu daha iyi anlayabilmek açısından dönüp, kentin geçmişine kısaca bir göz atalım.

EVVEL ZAMAN İÇİNDE FRANKFURT

Çok eski zamanlarda Ren ve Tuna nehirlerini birbirine bağlayan Main Nehri’nin şimdiki Frankfurt kıyıları bataklıkmış. Nehir deli dolu akar ve su seviyesi de sık sık yükselirmiş. Hâl böyle olunca; farklı kültürlerden insan toplulukları gelir, bugün Römerberg Meydanı’nın doğusunda kalan “Dom Hügel” yani “Katedral Tepesi” olarak bildiğimiz yükseltiye yerleşirler. Şehir merkezi Katedral Tepesi ve Römerberg arasında gelişir. Tarih öncesi dönemlerden beri (M.Ö. 6000) sürekli yerleşim alan bu tepede gelmiş geçmiş kültürlerin zengin izlerine rastlanmış. 1.yy’a geldiğimizde bir Roma Askeri Birliği’nin de burada yerleşmiş olduğu bilinmekte. Hatta bu döneme ait bir Roma Hamamı kalıntılarını bugün burada görebiliyoruz.

Main Nehri kıyısında kurulmuş olan Frankfurt’un adına ilk kez, 794 yılına ait bir belgede "Franconofurd (Furt Der Franken)" yani “Franklar Geçidi” olarak rastlanır. İyi de neden Franklar Geçidi? Bu konuyla ilgili en yaygın söylenceye göre; Frankların efsane Kralı Şarlman-Büyük Karl, Cermen Kavmi Saksonlara karşı savaşır ve büyük bir yenilgiye uğrar. Artık ordusundan sağ kalanlarla kaçıp can kurtarmaktan başka da yapacak hiçbir şey kalmamıştır. O zamanlar daha geniş ve derin olan Main Nehri’nin kıyısına kadar gelir ve çaresiz kalırlar! Tek çıkış yolu şimdiki Frankfurt’un bulunduğu karşı kıyıya geçmektir. Ama nasıl? Ne bir gemi vardır ne de köprü! Efsane bu ya… İşte tam o sırada bir ak geyik yardıma koşar. Sanki “Beni takip edin!” dercesine Main’in en sığ yerinden hoplaya zıplaya suyun öteki yakasına geçer. Tanrı merhametini göstermiştir! Hemen geyiğin peşine takılıp karşı kıyıya geçerler. Suyun en sığ yeri de birden kaybolunca, Saksonların takibinden kurtulurlar. Franklar bu kıyıda yerleşirler ve içinden nehir geçen şehrin adı da “Frankfurt” olarak günümüze kadar gelir. Şimdi söylenceyi bir kenara bırakalım ve devam edelim.

Bizim Frankfurt 843’de Doğu Frank Krallığı’nın merkezidir. 855’de burada ilk kez kraliyet seçimleri yapılır ve yüzyıllar boyunca da Kutsal Roma-Cermen İmparatorlarının, kralların seçilip, taç giydiği şehir olmasının temelleri atılır. Zaman içinde bir İmparator şehrine yakışan, ticari, dini ve konut olarak kullanılacak taş binalar inşa edilir. 855-1792 yılları arasında 36 kral seçilir, 10 Alman İmparatoru da burada taç giyer. Frankfurt, 1356’dan itibaren kralların seçildiği şehir olarak resmen ilan edilir. Dom Katedrali resmi tören yeri olarak belirlenir. Yüzyıllar sonra 1816'dan 1866'ya kadar Alman Birliği'ne ve 1848-1849 yılları arasında bağımsız olarak seçilen ilk Demokratik Alman Parlamentosu'na ev sahipliği yapar.

1240 yılında İmparator II. Friedrich o güne kadar sayısız tüccarın katıldığı Frankfurt pazarlarına “fuar” imtiyazı tanır. Almanya ve Avrupa’nın dört bir yanından kente gelen binlerce tüccarı da koruması altına alır. O zamanlar fuar senede iki defa düzenlenir ve her biri de 14 gün sürermiş. Kentin hem Main Nehri hem de Avrupa ticaret yolları üzerinden gelen giden tüccar ve beraberindekilerle nasıl dolup taştığını bir düşünün… Bu da “şehir kasasına para girmesi” değil midir? İşte Frankfurt’un bugün zengin bir şehir olmasının temelleri de taa o zamanlarda atılmış olur. Özetleyecek olursak Römerberg; Orta Çağ’da kralların seçilmesi ve taç giyme kutlamalarına, fuarlara, panayırlara, Almanya’nın en eski Noel Pazarı’na ve daha nice olaya tanıklık etmiş bir meydan. Şimdi ver elini Römerberg…

KENTİN KALBİ RÖMERBERG

Senelerdir Römerberg Meydanı’na her geldiğimde büyülenmiş gibi olurum. Bugün de öyle oldu! Asırlar öncesine ait kültür varlıklarının muhteşem görüntüsü aldı beni, götürdü bir başka dünyaya. Burası o kadar davetkâr ki seyret seyret doyulmaz dersem hiç abartmam… Siz de bu güngörmüş meydana bir gelin, bakalım kulağınıza neler neler fısıldayacak…

Römer Meydanı âdeta bir açık hava müzesi… Etraf cıvıl cıvıl! Kim bilir hangi diyarlardan gelmiş birçok turist hayran hayran çevreyi seyrederken, bıkıp usanmadan da fotoğraf çekiyorlar. Burası Frankfurt’un en çok ziyaret edilip fotoğrafı çekilen yeri olarak da biliniyor. Bu arada ilgi çekici kostümleri içinde pandomimciler ve sokak müzisyenleri de meydanın vazgeçilmez renkleri olarak yerlerini almışlar.

Meydanın batısında hemen göze çarpan basamaklı üçgen çatılarıyla, yan yana sıralı üç bina bulunuyor. Çok etkileyici bir görünüşe sahip bu taş binalar 1405’den beri şehrin idare merkezi olan “Römer Rathaus” yani Frankfurt Ana Kent Belediye Binası. Meydanın adı da bu binayla özdeşleşerek “Römerberg Meydanı” yani “Romalılar Meydanı” olmuş. Kentin en eski meydanında bulunan evlerin hepsinin birer isimleri var ve kapı numaralarından çok isimleriyle biliniyorlar. İyi de evin adı neden Romalılar? İşte orası tam kesinlik kazanmamış! Zengin bir tüccarın evi olan Römer 15.yy başlarında Frankfurt Şehir Meclisi tarafından satın alınmış. O zamanlar fuarlar dolayısıyla İtalyan tüccarlarla sıkı ticaret yapan ev sahibi de acaba evini onlara hayranlığından mı “Romalılar” diye adlandırmıştır dersiniz? Birbirine bitişik binalardan (Alt Limpurg-Römer-Löwenstein) ortada olanı “Römer” asıl idari bina. Arma, saat ve dört kral heykeliyle süslü ön cephesi göze gönle bir şölen! Eskiden olduğu gibi bugün de belediye başkanının çalışma ofisi burada bulunuyor.

“Frankfurt Ana Kent Belediye Binası” günümüzde; geçmiş zamanların muhteşem mimari özelliklerine sahip, dip dibe tam 11 muhteşem ev topluluğundan oluşuyor. Bizim Frankfurt evvel zamanlarda fuarlar ve Kralların seçilip taç giydiği şehir değil miydi? İşte şehrin bu özelliğinde bile “Römer” üstüne düşen görevleri hakkıyla yerine getirmiş. Kapılarını ardına kadar misafirlerine açmış. Alt katta bulunan şahane tavanlı salonları, yüzyıllarca tüccarların mallarını sergileyip pazarlamalarına şahit olmuş. Özellikle de kuyumcu, gümüşçü ve elmas tüccarları-işleyicileri buraya yerleştirilmişler Bu devasa salonlar, günümüzde de çeşitli sergilere ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Römer’in üst katında, balkonlu “Kaisersaal” yani “İmparator Salonu” bulunuyor. Bir zamanlar burada Şehir Meclisi toplanırmış. Ayrıca kral seçimi için de gerekli hazırlıklar yapılır ve yenir içilirmiş. Duvarlarında Frankfurt’tan gelmiş geçmiş imparator ve krala ait 52 adet yağlıboya tablonun asılı olduğu salon, eskiden olduğu gibi kentin önemli günlerinde seçkin misafirler ağırlamaya devam ediyor. Tarihi Römer’de bir de “Standesamt” yani evlendirme dairesi bulunuyor. Hafta içinde her an evlenme cüzdanlarını ellerine almış ve bu güzel binalar önünde poz veren çiftlere rastlamak mümkün. Burada bir de “Turizm Danışma Bürosu” mevcut. Haberiniz olsun!

Kaisersaal’a gitmek için önce bu görmüş geçirmiş evlerin arka tarafında bulunan avluya ulaşmak gerek. Avluya girer girmez de karşımıza kırmızı kum taşından yapılmış “Kaisertreppe” yani İmparator Merdiveni çıkıyor. Sarmal merdivenin hemen önündeki minik çeşmenin ortasında bulunan kaidenin üstündeyse elinde topuzuyla bir minik Herkül figürü görülüyor.

Alanın doğu kısmındaki hafif yükseltide yarı ahşap, sivri çatılı, 4-5 katlı, çok pencereli, renkli, çok süslü cepheleriyle yan yana dizili 6 şirin ev oldukça göz alıcı. Orta Çağ Mimarisi’nin masallardan sıçramış gibi görünen evleri, gerçekten nefes kesici güzellikte. Sadece görüntüleri değil isimleri de çok hoş. Sırayla Grosser Engel/Büyük Melek, Wilder Mann/Vahşi Adam, Goldene Greif/Altın Kabza, Kleiner Dachsberg/Küçük Porsuk, Küçük ve Büyük Laubberg ve de yan köşedeki muhteşem ev Schwarze Stern/Kara Yıldız. Bankalar şehri Frankfurt’un ilk bankası da 17.yy’da Grosser Engel isimli köşe evde kurulmuş.

Evvel zamanlarda (15.yy) “Samstagberg” yani “Cumartesi Dağı” olarak bilinen ve yukarıda saydığımız evlerin bulunduğu yükseltide her hafta pazar kurulurmuş. Ayrıca açık hava mahkemeleri de yapılırmış. Velhasıl iğne atsan yere düşmezmiş. Buraya bir çeşme de gerek demişler ve Minerva Çeşmesi de böylece meydana hâkim bir köşede yerini almış. İlk yapımı 1481’e tarihlenen çeşme, değişikliklere uğraya uğraya 1893-94’de nihayet son tasarımına kavuşmuş. Kırmızı kum taşından, motiflerle süslü bir sütunun üstünde Minerva figürü yükselir. Tanrıça Minerva savaş sanatı, zanaat ve bilgeliği sembolize eder. Başında kask, bir elinde mızrak diğer elinde kalkan dimdik durur. Kalkanın üzerindeyse Mitolojide gözlerine bakan kötü niyetli kişileri taşa çevirdiğine" inanılan “Medusa’nın” başı vardır. İkinci Dünya Savaşı’nda tamamen tahrip olur ama tarihine sahip çıkan Frankfurt, Minerva’yı unutmaz aslına uygun olarak yeniden (1983) canlandırır ve yerine koyar. Çeşme sanki diğer altı muhteşem evin gölgesinde kalmıştır ve hemen dikkat çekmez...

Römerberg Meydanı’nın Main Nehri’ne en yakın sınırında, yine kırmızı-beyaz kum taşından yapılmış “Alte Nikolaikirche” yani “Aziz Nikolas Kilisesi” bulunuyor. Kentin Orta Çağ’dan kalan tek Protestan Kilisesi olma özelliğini taşır ve 12.yy’dan beri varlığı bilinir. 15.yy’da bugünkü görünüşünü almış olan kilise, bizim Akdeniz kıyılarında bulunan Patara’da doğmuş ve Demre’de (Myra) yaşamış Aziz Noel Baba’ya adanmış. Savaşta gördüğü tahribattan sonra da 1948’de aslına uygun hâline getirilip ibadete açılmış. Frankfurt’un Main Nehri üzerinden de ticaret yolu olduğunu biliyoruz. Orta Çağ’da bu küçük kilisenin kulesinde nehri gözetleyen bir gözcü bulunur, dost veya düşman gemilerinin şehre yaklaştığını trompet çalarak haber verirmiş.

Bu güzel ibadethanenin 47 adet çanından her gün 9.05, 12.05 ve 17.05 saatlerinde etrafa müzik yayılıyor ki kulaklara bir şölen…

Dikdörtgen şeklini anımsatan meydanın ortasında, şehrin sembollerinden olan “Gerechtigkeitsbrunnen” yani “Adalet Çeşmesi” yer alıyor. Kırmızı kum taşından yapılmış sekiz köşeli bir havuzun ortasındaki dört köşeli ve su perileriyle süslü kaidenin üstündeyse Roma Mitolojisi’nde adaleti temsil eden Tanrıça Justitia’nın bronz heykeli yükseliyor. Justitia’nın yüzü Römer Belediye Binası’na dönük, bir elinde terazi bir elinde kılıç ve kimseyle göz kontağı kurmamacasına vakurca duruyor. Frankfurt’un en eski çeşmesiymiş (1543) ama şimdiki hâline gelene kadar da bayağı bir değişikliğe uğramış. İlk önce kum taşından yapılmış olan Justitia heykeli, 1877’de bronza çevrilmiş. Yani başına gelmeyen kalmamış ama değmiş doğrusu… Çok da albenili görünüyor!

Bir ara gözüm, Römer Belediye Binası’nın balkonunda asılı olan bayraklara takıldı. Türk, Alman bayrakları ve Frankfurt’un altın taç giymiş kartal armalı flaması rüzgârın esintisine kapılmış, dalgalanıyorlar. Bir an nefesim tutuldu, şaşırdım, heyecanlandım ve çocuklar gibi sevindim dersem yalan olmaz! Kısaca ne oluyor diye bir an düşündüm ve hemen hatırladım! Eee… Bugün “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” değil mi?

1960’lı yıllardan beri emek göçüyle bu kente gelen üretime, tüketime, kentin kucaklayıcı dokusuna katkısı olan Türklerin en yoğun yaşadıkları bir kentten bahsediyoruz. Frankfurt Belediyesi bu özel günümüzü unutmamış, bize saygı duymuş… Uzun bir zaman aradan sonra Römer Meydanı’na gel ve bu resmi gör…

Bu arada Anadolu’nun çağdaş bir şehir olma çizgisini yakalamış en güzel kentlerinden biri olan Eskişehir ile Frankfurt‘un 23 Nisan 2013’den beri “Kardeş Şehir” olduklarını vurgulayalım. Yaşam kalitesi açısından birbirlerine çok benzeyen bu iki şehir o gün bugün sağlam köprülerle birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmışlar. Kültür, sanat, eğitim ve de ticari anlamda önemli işlere birlikte imza atıyorlar. Ne diyelim? İşte kardeşlik böyle bir şey…

Frankfurt aynı zamanda çok kültürlü/multikulti bir şehir. Kentte yaşayan her üç kişiden birinin Alman olmadığını bir düşünün hele… Birçok ülkeden buraya çalışmaya gelen, farklı dilleri konuşan, farklı dinlere inanan insanlar ötekileştirilmeden hep birlikte huzur içinde yaşıyorlar ki bu da çok güzel. Buradan Frankfurt Ana Kent Belediye Başkanı Peter Feldman’a ve ekibine selam olsun…

Şimdi kısaca güzelliklerle dolu Frankfurt’u daha iyi anlamak için, 74 yıl öncesine bir geri dönelim. İkinci Dünya Savaşı’nda (Mart 1944) Main Nehri’nin kıyısında kurulmuş bu güzel kentin üstüne tonlarca bomba yağdırılır. Bir gecede taş taş üstünde kalmaz ve kentin neredeyse yüzde yetmişi yerle bir olur. Can kaybınınsa haddi hesabı yoktur… Şehir, savaş sonrası günün koşullarına göre azimle ve ileriye dönük bir planlamayla yeniden inşa edilir ve de sanayide sözü geçen ülkeler arasındaki yerini tekrar alır. Şimdi göz kamaştıran ama savaşta ya tamamen veya ağır ölçülerde tahrip olan tüm tarihi kültür varlıkları, aslına sadık kalınarak tek tek ayağa kaldırılır. Akıl almaz bir hızla kısa zamanda belini toparlayıp dünya çapında bir yere gelmeyi de başarır.

Samstagberg denilen yükselti üzerinde bulunan Orta Çağ Mimarisi’nin üçgen çatılı, yarı ahşap güzel evlerinin 1980’li yıllarda yeniden yapılmasına şahit olduğumu da söylemeden geçemeyeceğim. Bu arada eşi benzeri olmayan bir projeyle “eskiyi yaşatmak” adına Römerberg Bölgesi’nde 15 adet Orta Çağ evi daha gördüklerimize eklendi. Büyük bir ustalık ve özenle inşa edilen daracık sokaklar ve meydancıklar, evler tek kelimeyle şahane ve olağanüstü kucaklayıcı! Hele hele Goldener Waage/Altın Terazi denilen evi çok sevdim. İnanılmaz bir estetik, akıllardan asla çıkmayacak görüntüsüyle muhteşem… 2018 Eylül ayında resmen açılış kutlamalarının da yapıldığı bu bölge için başka ne diyelim ki? Senede 6 milyondan fazla turist ağırlayan kent, yeni çehresini merak edenlerle dolup taşmaya devam edecek ve Frankfurt kazanacak!

Şimdi burada kısa bir mola verelim. Hem biraz soluklanıp hem de karın doyururken, Römerberg’e ilişkin bilgileri ve Frankfurt anılarımı kısa kısa paylaşmaya devam edeyim. Boş durmak yok anlayacağınız… Meydanın çevresi karın doyuracak mekânlarla dolu. Onların arasından görünüşüyle beni çok etkileyen lokanta, Aziz Nikolas Kilisesi’nin hemen yanı başında bir köşe ev olan “Schwarze Stern” yani Kara Yıldız oldu. Geleneksel Frankfurt Mutfağı’na ait yemekleriyle ve hoş atmosferiyle oldukça tanınmış bu mekâna girdim. “Grüne soße mit pellkartoffeln und ei” yani yeşil sos-haşlanmış patates ve yumurtadan yapılan yemeği ısmarladım. Frankfurt’un milli içkisi kabul edilen “Apfelwein” Frankfurt ağzıyla ”Ebbelwoi” yani elma şarabını denemeyi çok isterdim ama her nedense bugün canım çekmedi… Henüz tatmadıysanız, yeşil sosu bir araştırın, belki siz de denersiniz. Bizim mutfağımıza da ait olan yedi çeşit ot incecik kıyılıyor. Kaymak, yoğurt, biraz sirke ve tuz ilave edilerek iyice karıştırılıyor. Ve ortaya çok lezzetli ve hafif bir karışım çıkıyor. Beğeneceğinize eminim!

Kara Yıldız, İstanbul’un fethine rast gelen 1453’de yapılmış. O da meydanda gördüğümüz her şey gibi savaşta yerle bir olmuş. 1983’de eski görüntüsüyle yerini almış. Etrafı seyrediyorum; Römer bütün haşmetiyle karşımda ve meydan da iyice kalabalıklaştı. Ara ara gözüm “Ay Yıldızlı Al Bayrağımıza” takılıyor, duygulanıyorum! Şimdi bir bakalım fuar zamanları ve kralların taç giyme kutlamalarında bu meydan nelere sahne olurmuş ayrıca bizim Kara Yıldız’ın bu işlerle ne alakası varmış?

Meydanı çevreleyen evlerin neredeyse hepsi fuar dönemlerinde tüccarlara kiralanırmış. Tüccarlar evlerin alt katında ürünlerini sergileyip satarken üst katlarda konaklarmış. O zamanlar burada bir hareket bir bereket varmış ki sormayın gitsin… Bir düşünün; çeşitli ülkelerden binlerce tüccar bu meydanda buluşur, birlikte yer içer ve mutlaka kültürlerini yansıtırlardı. Demek ki Frankfurt’un çok kültürlü olması taa o zamanlara dayanıyormuş…

Taç giyme töreni sona erince Krallar ve mahiyeti, Dom Katedrali’ni Römerberg’e bağlayan yoldan Belediye Binası’ndaki “İmparator Salonu’na“ gelirmiş. Muhteşem bir ziyafetle de başarılarını noktalarmış. Bu arada halk bu coşkulu kutlamalara katılır, şehir meclisi de ikramda kusur etmezmiş. Aziz Nikolas Kilisesi’nin önünde koca koca öküzler kızartılır, Adalet ve Minerva Çeşmeleri’nden de kırmızı- beyaz şarap akarmış… Masal gibi vallahi ama gerçek!

Hani demiştik ya burada bulunan evler çok pencereli diye… Buna da bir açıklamam var; bu kutlamalar her gün rastlanan bir olay değil ki! Parası olanlar alanda olup biteni daha iyi izleyebilmek için pencere kenarlarını kiralarmış. İşte bizim Kara Yıldız’ın 1790 yılındaki imparatorluk taç giyme törenlerinde, cephesindeki 55 penceresinin hepsi kiralanmış. Yetmemiş! Evin duvarlarına dışarıyı seyredebilecek büyüklükte delikler açılmış. O zamanlar ev sahibi bu işten çok ama çok da para kazanmış..

ANILARDA FRANKFURT

Her köşesi acı tatlı anılarla dolu güzel şehrim Frankfurt’a 1970’li yılların başında, aile birleşimiyle ilgili yasa kapsamında ayakbastım. O zamanlar evimiz mini minnacık tek göz odalıydı. “Ot yok ocak yok cinsinden anlayacağınız!” Hafta sonu olunca evde daralır yağmur, kar, fırtına demeden kendimizi hemen sokağa atardık. Böylece Frankfurt’u adım adım keşfetmiş olurduk. Evden çıkar oturduğumuz mahalleden geçen Frankfurt’un ilk yeraltı trenine (1968) biner, “Hauptwache” yani “Baş Karakol” durağında inerdik. Yürüyen merdivenlerle üç kat çıktıktan sonra nihayet ışığı ve muhteşem Baş Karakol’u görürdük…

Frankfurt’un en bilinen meydanlarından biri olan ve bir durağa adını da veren Hauptwache, kentin merkezinde ve de yeraltı raylı ulaşım ağlarının kesiştiği noktada bulunur. Çevredeki sokak ve meydanlarla olan bağlantısı nedeniyle de günümüzde olduğu gibi her zaman oldukça kalabalıktır.

Bizim Hauptwache, önemli bir polis karakolu olarak 1730’da Barok tarzında inşa edilmiş. Ardından da uzun bir süre hapishane olarak kullanılmış. Bir zaman sonra karakol başka bir bölgeye taşınınca, bu muhteşem bina kafe olarak Frankfurt’a kazandırılmış. İkinci Dünya Savaşı’nda yanmış yıkılmış! 1954’de geçici olarak basitleştirilmiş bir şekilde yeniden yapılmış. Hani demiştik ya burası yeraltı raylı sisteminin kesişme noktası diye. İşte bu sistemin hayata geçirildiği dönemde tamamen yerinden kaldırılmış. Ve nihayet 1968’de aslına uygun bir şekilde yeniden inşa edilmiş. O gün bugündür de gerek konumu gerekse muhteşem görünüşüyle, Frankfurt’un vazgeçilmez mekânlarından biri olma özelliğini koruyor.  

Hauptwache’ye ne zaman adım atsak, ilk işimiz önü çınar ağaçlarıyla çevrili olan bu hoş kafede oturup hemen bir fincan kahve içmek olurdu. Sonra dur durak bilmeden gezer dolaşır, Frankfurt’un güzellikleriyle ruhumuzu beslerdik. Ara sıra hemen Hauptwache’den başlayan meşhur alışveriş caddesi “Zeil” üzerinde bulunan mağazalardan kesemize göre ihtiyaçlarımızı giderirdik. Şimdi sayısız çınar ağacın süslediği caddenin ortasından o zamanlar tramvay geçerdi.

En son durağımız da Frankfurt’un göbeğinde bulunan “Kleinmarkthalle” yani “Küçük Pazar” olurdu. O zamanlar bugün gibi öyle her köşede “Türk Mutfağı’na”  özgü yiyecek satan dükkânlar yoktu ki… Onları yemezsek de karnımız doymazdı ki! Hâl böyle olunca; ya her hafta üstü kapalı Kleinmarkthalle’ye geleceksin ya da tabiri caizse aç kalacaksın! Bizim Kleinmarkthalle’nin aynı zamanda buluşturucu bir özelliği daha vardı ki o da dünyalara bedel… İş gücü göçüyle Almanya’ya gelen,  Frankfurt ve çevresinde yaşayan Türkler, o zamanlar yurttaşlarına, hemşehrilerine hatta akrabalarına bile burada rastlar, saatlerce süren memleket özlemi dolu sohbetlere girerlerdi…

Haftanın beş günü açık olan pazarın üst katında Türk Mutfağı’nın olmazsa olmazlarını satan Bakkal Yusuf Olurgün Ağabey ve Kasap Çetin vardı. Haftalık yiyecek ihtiyacımızı karşıladıktan sonra da gözümüz gönlümüz doymuş bir ruh hâliyle tek gözlü evimize geri dönerdik… Bu iki güzel insana da rahmet olsun… 1879'da kurulmuş olan Kleinmarkthalle, İkinci Dünya Savaşı'nda yerle bir olur. 1954'de aşağı yukarı aynı yerinde yeniden hizmete girer. Burası dün olduğu gibi bugün de binbir kültüre ait vazgeçilmez lezzetlerin satıldığı, iştah açan binbir renk, koku, tat ve de seslerle dolu bir başka âlem…

Dün gibi hatırlarım; uzun yıllar önce yağmurlu bir hafta sonu Römerberg Meydanı’nı ilk kez görmeye geldik. Aman Allah’ım! O kadar kalabalıktı ki anlatamam! Tam olarak bilemiyorum ama ya Alman Milli Futbol Takımı ya da Frankfurt’un Futbol Takımı “Eintracht Frankfurt” önemli bir maçtan galip çıkmıştı. Frankfurt Belediyesi de futbol takımını günümüzde olduğu gibi Römer’de ağırlıyordu. Futbol sevdalıları bu zaferi hava koşullarına aldırmadan şölen havasında kutluyorlardı. Bir ara futbolcular tarihi Belediye Binası’nın balkonundan Frankfurtlulara el sallayıp, kazandıkları kupayı göstermişlerdi. Bu sahne benim Frankfurt’ta yaşadığım ilk birlik-beraberlikti ve pek hoşuma gitmişti… Sonraki yıllarda Frankfurtluların bayram-seyran birçok etkinliğe burada, tek vücut hâlinde coşkuyla katıldıklarına sık sık şahit oldum. O gün bugün Römerberg benim için de Frankfurtluların dediği gibi “Gute Stube” yani insanın kendini evinde olduğu gibi rahat hissettiği ve birliktelikten doğan güzel duyguların paylaşıldığı bir yer olarak kaldı…

Buraya kadar gelip de İmparatorların seçilip taç giydiği Frankfurter Dom Katedrali’nin içini görmeden, kulesine çıkmadan olur mu hiç? Hemen yediğim yemeğin hesabını ödeyip, meydanı Dom Katedrali’ne bağlayan yoldan bir çırpıda Frankfurt’un en büyük dini binasına geldim. Görüntüsü uzaktan bile büyüleyici olan eser, yakından ne kadar heybetli ve muhteşem. Kentin mimari anıtlarından biri olan bu yapıyı mutlaka gelip görmek gerek!

FRANKFURTER DOM

Römer Meydanı’na ayak bastığınız andan itibaren 95m yüksekliğindeki kulesinin görüldüğü Frankfurter Dom, kentin en önemli simgelerinden biri. Oldukça dikkat çekici Katedral, Gotik mimari tarzda, kırmızı kum taşından yapılmış ve İsa Peygamber’in 12 havarisinden biri olan “Bartolomeus’a” adanmış. Hâl böyle olunca hem Frankfurter Dom hem de St. Bartholomäus Katedrali” olarak da bilinir.  Burası 1960’lı yıllara kadar bugün “Gökdelenler Şehri” olma niteliğine sahip Frankfurt’un tek yüksek binasıymış! Katedral Kulesi bu özelliğini 1959-61 yılları arasında “tahıl silosu” olarak inşa edilen ve 120m yüksekliğindeki “Henninger Turm’a” kaptırmış. Hem de 25m bir farkla…

Benim gibi meraklılarla ve ibadet edenlerle dolu olan katedralde çıt yok! İçeri adım atar atmaz, taban döşemesinde dikdörtgen şekilli bir bölüm hemen dikkat çekiyor. İşte bu nokta 90’lı yıllarda yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkarılan bir mezar yerini işaret ediyor. Üzerinde “soylu bir kızın mezarı” yazılı… Küçük bir kız çocuğuna ait mezarda bulunan değerli takılar, soylu-zengin bir ailenin çocuğu olduğunun bir işaretiymiş. Evvel zamanda şimdiki katedralin bulunduğu yerde bir şapel varmış (7.yy) ve bu mezar da onun içinde bulunuyormuş. Daha sonraları şapelin üstüne (9.yy) bir kilise ve bunun da üstüne bizim katedral inşa edilmiş. Katedral, bugünkü görünüşünü 1250-1514 yılları arasında almış. Kulesinin yapımı 19.yy’da tamamlanmış. 1867’de çıkan bir yangın ve İkinci Dünya Savaşı’nda gördüğü ağır tahribattan sonra da yenilenmesi 1992-94 yılları arasında gerçekleşmiş. Bugün Frankfurt Dom Katedrali, oldukça çekici kırmızı rengi, kemerlerden oluşan muhteşem tavan örtüsü, sunakları, şapelleri, kralların seçildiği özel bölümü ve paha biçilmez nice objeleriyle ve hemen yanı başındaki müzesiyle de göz kamaştırmaya devam ediyor…

Şimdi ver elini katedral kulesinin 66. metresinde bulunan seyir terası. Bu bölüme sarmal bir merdivenden, 328 basamakla çıkılıyor. Buraya kadar iyi güzel ama üç yüzün üstünde basamak da nasıl çıkılır ki? Bir an kendime güvenimi kaybedip vazgeçecekken, maceracı ruhum galip geldi! 3 Euro giriş ücreti ödedikten sonra, arada bir durup dinlenerek seyir terasına ulaştım. “Sana bugün bir kuleden baktım ey güzel Frankfurt!” Manzara tek kelimeyle muhteşem… Şehri ortasından ikiye bölen Main Nehri ve üzerindeki onlarca köprü, etraftaki kuleler, gökdelenler, geleneksel sivri çatılı evler, tarihi kiliseler ve bir dünya şehrine ait daha neler neler gözler önünde… Frankfurt’u göz alabildiğince uzun uzun seyrettim. Sayısız fotoğraf çektim. Zahmetle çıktım ama değdi doğrusu… Her çıkışın bir de inişi varmış! Bu kez de öyle oldu, ardımda 328 basamaklı merdiveni bırakıp kuleden ayrıldım ve ağır adımlarla da son durağımız olacak Main Nehri kıyısına doğru yürümeye başladım.

Hatırlarsanız 1.yy’da burada bir Roma Askeri Birliği’nin varlığından ve onlardan kalan hamam kalıntısından bahsetmiştik. Arkeoloji Bahçesi’ndeki harabeleri görmek bu defa mümkün olamadı. Şu sıralar bu alanın üstü bir binayla örtülerek koruma altına alınmış ama içeride gerekli olan çalışmalar hâlen sürdürülüyordu. Başka bir zamana diyelim ve yolumuza devam edelim…

Bu arada karşımıza modern mimarisiyle devasa bir alan üzerine yerleşmiş “Schirn Kunsthalle” yani Schirn Sanat Galerisi çıkıyor. Dünyaya mal olmuş sanatkârların yaptığı eserlerin sergilendiği Schirn, Avrupa'nın en önemli sergi salonlarından biri olma özelliğini taşıyor. 1986’dan beri yüzlerce sergiye ev sahipliği yaparak sanatseverleri buluşturmaya devam ediyor. Görmek gerek! Buradan Main Nehri kıyısına ulaşmak en fazla üç dakika sürse de yolumuz üzerinde gördüklerimize kısa kısa yer vermeden olmaz ki…

HİSTORİSCHE MUSEUM-TARİH MÜZESİ

Şimdi geldik Müzeler Şehri Frankfurt’un hem en eski hem de en yeni şehir müzesine. Main Nehri’nin en yakın komşusu olan “Historische Museum” yani “Tarih Müzesi” başlı başına bir dünya… 1878’de kurulur. 1954’de Römerberg’deki beş tarihi bina üzerine yerleşir. Geçen zaman içinde birkaç kez elden geçer ve 2017’de eski müze binasının yerinde yenilenmiş çehresiyle tekrar hizmete girer. Dört kat üzerine dağılmış devasa bir alan üzerinde bulunan müzede, Orta Çağ’dan günümüze kadar Frankfurt’un geçmişine ait zengin kültür ve sanat koleksiyonları sergileniyor.

Kırmızı kum taşından dış cephesi oldukça davetkâr olan müzeye daha önce de iki kez gittim ve dur durak bilmeden saatlerce dolaştım. Bu defa geniş merdivenlerden çıkılan girişi önündeki platformu çeviren bir duvara yerleştirilmiş antik dönemlere ait 12 tanrı heykeline de tek tek baktım. Müzenin sınırları içinde bulunan tarihi binalardan en eskisi “Hohenstaufen Hanedanı” zamanında (12-13.yy) yapılmış olan eski kale binası Saalhof ve şapeli gezdim. Yine anı dönemden kalma şehrin en eski nehir limanını (Stauferhafen) gördüm. Zemin katta bulunan ve inerçıkar bir mekanizmayla hareket eden kocaman bir kar küresi içinde şehrin 8 farklı görüntüsünü seyrettim ve de hayran kaldım!

2011 yılının ortalarına kadar eski müzenin giriş kapısı önünde bulunan Büyük Karl’ın, yöreye özgü kum taşından yapılmış meşhur heykeli, şimdi yeni binanın 2. katında yer alıyor. Bir elinde asa diğer elinde üzerinde haç olan küçük bir küre ve başında tacıyla dimdik duran Şarlman’ın heybetli görünüşüne uzun bir zaman takıldım kaldım… “Rententurm” yani eski gümrük kulesinin içini gördüm, penceresinden, nehir üzerindeki köprüyü ve karşı kıyıyı seyrettim. . Yaşadığım kentin geçmişiyle alakalı, ilgi çekici sayısız objeyle karşılaştım ve de çok şey öğrendim… Binbir konuda sürekli ve dönem dönem değişen sergilerle oldukça enteresan bir müze. Öyle birkaç cümleyle de anlatılacak gibi değil doğrusu… Şöyle yapalım; en iyisi siz kendiniz gelin ve burayı dolu dolu yaşayın. O zaman beni çok daha iyi anlayacaksınız…

HAUS WERTHEİM

Bu güzel şehri yürüyerek keşfetmenin tadına doyum olmuyor doğrusu. Ama arada bir mola vermek de gerek! Zaten bir fincan kahve içesim de gelmişti. Hemen müzenin tam karşısında bulunan Frankfurt’un en eski lokantası “Haus Wertheim’in” önündeki masalardan birine oturdum. Daracık sokaktan geleni geçeni seyrederek kahvemi yudumlarken de biraz soluklandım. Haus Wertheim 1600’de inşa edilmiş ve bu kentin en şanslı yarı ahşap binası olma özelliğini taşıyor! Bir hatırlayın… İkinci Dünya Savaşı’nda şehrin Altstadt denilen bu bölgesinde taş taş üstünde kalmamıştı! İşte bu çok pencereli şirin mi şirin ev, tabiri caizse bombalardan “burnu bile kanamadan” kurtulan tek bina… Asırlara meydan okuyan dört duvarında sunduğu geleneksel Frankfurt Mutfağı’na ait lezzetleriyle, yüzyıllardan beri aranılan bir mekân olma özelliğini de hâlâ koruyor.

Yorulmuşum! Bir zaman daha burada kaldım. Oturduğum yerden dört köşeli, sivri çatılı, görmüş geçirmiş gümrük kulesini de kısmen görebiliyorum. Evvel zamanlarda bizim kulenin olduğu bölge, şehrin Main Nehri’ne açılan kapısıymış. 15.yy’da Frankfurt’ta ticaret başını alıp gidince “Buraya bir gümrük kulesi gerek!” demişler ve böylece 1456’da “Rententurm” inşa edilmiş. Kulenin hemen yanında da “Zollhaus” yani gümrük binası bulunuyor. Hatırlayın! Hani Aziz Nikolas Kilisesi’nin kulesinde bir gözcü bulunur ve kente nehir üzerinden yaklaşan gemileri trompet çalışıyla bildirirdi… Şimdi o zamanları gözümde canlandırdığım gibi size aktarayım:  Gözcü, gemiler görünür görünmez işareti verince, gümrük memurları hemen hazırlıklarını tamamlayıp kule önündeki yerlerini alırlar. Gemi limana bağlandıktan sonra, tüccarlar satmak için getirdikleri malların vergisini ödeyip sonra da şehre adım atarlar. Her şeyin bir bedeli var değil mi ama! Bu arada “Rententurm” yani gümrük kulesinin içini gezdiğimde orada sergilenen bir demir sandık görmüştüm. İşte toplanan gümrük vergileri de bu sandığın içine konulurmuş. Bir an düşündüm; Main, Tuna Nehri’ne burası da Karadeniz’e bağlanıyor. Acaba atalarımız da Frankfurt’a bu yoldan ticaret yapmak üzere gelmişler miydi? Vergi sandığının içinde onların da akçesi var mıydı dersiniz?

Dinlendim ve “yolcu yolunda gerek” deyip nehre doğru yürümeye başladım. İki dakika sonra da nehir üzerinde bulunan kentin en eski köprülerinden biri olan “Eiserner Steg” yani “Demir Köprü” eteklerinde buluverdim kendimi.

EİSERNER STEG-DEMİR KÖPRÜ ve MAİN NEHRİ’NDEN FRANKFURT

Adı üstünde… Demirden yapılmış köprüye, benim dilimle “Frankfurt taşından” yani kırmızı kum taşından yapılmış merdivenlerden çıktım. Manzara muhteşem! Güneş ışınlarının dokunup gümüşümsü bir parlaklık verdiği uçsuz bucaksız ve masmavi Main Nehri, cana can katarak Frankfurt’un içinden süzülüp geçiyor. Kıyılarındaysa sayısız ağacın gölgesini verdiği yürüme yolları, çimlendirilmiş alanlarla âdeta yeşil bir kuşak oluşmuş.

Arada bir geçen allı yeşilli emek yüklü gemiler, tekneler ve kıyılarına yakın sularda yüzen kuğularla süslenen nehir, kiralık pedallı botlarla dolaşanlar ve de kanolara eşlik eden martılarla da göz kamaştırıcı bir görüntü veriyor. Hafta içi olmasına rağmen etraf yürüyen, koşan, bisiklet süren, çimenlere uzanmış veya oturan insanlarla dolu. Belli ki herkes bu güzel havada, bir tatlı huzur almak için bizim Main’in kıyılarına gelmiş…

Köprünün Römerberg tarafında yükselen gökdelenler, yakından her ne kadar itici olsalar da buradan göründüğü gibi tarihi binalar arasında çok hoş gözüküyorlar. Main, şehri ortasından ikiye bölmüş demiştik. Geçen zaman içinde iki yaka da birbirinden bağımsız olarak gelişmiş ama köprülerle de bütünleşmişler. Eiserner Steg köprüsünün diğer kıyısında “Sachsenhausen” ilçesi bulunuyor ve bağrında sayısız tarihi güzellikler barındırıyor. İlçe, kentin geleneksel lezzetlerini tadabileceğiniz lokantalarıyla ünlüdür. Frankfurt “Flohmarkt’” yani bitpazarı da her cumartesi bu yakada kurulur.

Köprüden Main’in doğusuna doğru baktığımızda hemen, yemyeşil ağaçlarla kaplı minik Maininsel/Main Adası’nı görüyoruz. Biraz ötede kentin en eski ve tek taş köprüsü (1222) olan “Alte Brücke” bulunuyor. Manzara çok güzel! Seyret seyret doyulmaz ama şimdi dönelim “Mainufer” denilen Main kıyılarına; işte bu bölge, farklı yaş gruplarına ve ilgi alanlarına hitap eden sayısız müzeyle dolu. Müze kültürünün çok gelişmiş olduğu kentte, her yıl Ağustos ayının son haftasında “Museumsuferfest” adı verilen, Avrupa çapında bir müze festivali düzenleniyor. Üç gün süren festival boyunca da gece yarısına kadar açık olan Frankfurt müzeleri, dünyanın dört bir köşesinden kente gelen milyonlarca kültür-sanat meraklısı tarafından ziyaret ediliyor. Bu kadarla da kalmıyor! Zengin müzik programları ve dünya mutfaklarına ait lezzetlerle de bütünleşince bizim “Museumsuferfest” başlı başına bir doyum oluyor… Zaten bu kentin festivalleri, şenlikleri de hiç bitmez tükenmez! Neredeyse senenin her günü şehir merkezî veya semtlerinde çeşitli etkinlikler vardır. Bir de hava güzelse değmeyin Frankfurtluların keyfine! Frankfurt’a helal olsun! 750 bin nüfuslu bir minik “Ana Kent” nice güzellikler yaşatıyor vatandaşlarına… Demek ki istenince oluyormuş!

Şehrin mimari anıtlarından biri olan Eiserner Steg, 1869’da yaya köprüsü olarak inşa edilmiş. Yapım masrafını da Frankfurtlular geçiş ücreti ödeyerek karşılamışlar. 1945’de şehrin tüm köprüleri gibi demir köprü de dinamitlerle havaya uçurulmuş. Savaştan sonra bir yıl gibi oldukça kısa sürede tekrar ayağa kaldırılmış. 1993-94 yıllarında da engelli asansörü ilave edilmiş. Köprünün korkuluklarına asılmış rengârenk binlerce kilit bulunuyor. “Sevenler asla ayrılmasın!” niyetiyle buraya gelip geçenler tarafından takılmışlar…  

Bizim köprünün hemen Römerberg tarafında vapurlarla Main Nehri üzerinde kısa ve uzun turlar yapılıyor. Gemide yenilip içilebiliyor, denemeye değer doğrusu… Bu arada aklıma gelmişken hemen ilave edeyim;Ebbelwei Express" denilen tramvayla turistik bir şehir turu da yapılabiliyor. Birçok duraktan katılıp ayrılma imkânı olan bu turlar esnasında Frankfurt’un meşhur “elma şarabı” da ikram ediliyor. Haberiniz olsun!

Köprünün üstünde 360 derece dönerek Şehr-i Frankfurt’u ve Main Nehri’ni bir kez daha seyrettim. Hatırlarım; uzun yıllar öncesi İstanbul’a ve aileme hasretim yoğunlaştıkça hemen koşar buraya gelirdim. “Boğaziçi şen gönüller yatağı!” diye devam eden şarkıyı da dilime dolar, kendimi Boğaziçi’nde hissetmeye çalışırdım… Martıları ve homurtular çıkararak geçen gemilerinin seslerini dinlerdim. Hatta kıyılardaki ağaçları erguvanlara, Frankfurt Katedrali’ni de Galata Kulesi’ne benzetirdim… Yetmez! Binbir dilin konuşulduğu, pazarlıklıların yapıldığı, rengârenk bitpazarına geçerdim. Bir an da olsa sanki kendimi memleketin herhangi bir çarşısında bulmuş gibi olurdum.

Bugün eskisi gibi “gurbet içimde bir ok!” demiyoruz. Eee… Az buz değil, birçoğumuz emek göçüyle geldik ve yarım asrı geçkin bir zaman diliminde bu güzel şehirde kök saldık… Üstüne üstlük yollar da artık kısaldı… Evimizdeyiz! Frankfurtluyuz…

Eksiğiyle fazlasıyla bir anlatının daha sonuna geldik. “Yaşanılası Kent Frankfurt’un” özellikleriyle başladık, güzellikleriyle devam ettik. “Frankfurt Sevdalısı” ünlü Alman şair ve yazarı Frederik Stoltze’nin (1816-1891), Frankfurt lehçesiyle yazdığı Frankfurt şiirinden bir kıtayla da veda edelim. Stoltze bu kentte doğmuş, yaşamış ve üzerine sayısız methiyeler yazmış. Hayatı boyunca da özgürlük ve adalet için savaşmış…

Üstat der ki. “Es is kaa Stadt uff der weite Welt, die so merr wie mei Frankfort gefällt, un es will merr net in mein Kopp enei, wie kann nor e Mensch net von Frankfort sei!”

Aşağı yukarı tercüme edecek olursak: “Dünyanın hiçbir şehri, Frankfurt’un yerini tutmaz. Bir insan nasıl Frankfurtlu olmaz, onu da hiç aklım almaz…”

Zaman keşfetme zamanıdır… Yaşanılası Kent Frankfurt’a gelin ve kentin binbir güzelliği içinde kaybolmayı bir deneyin… Belki siz de Stoltze gibi Şehr-i Frankfurt’a sevdalanırsınız…

Kaynak: www.frankfurt.de, wikipedia

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Almanya'da aşırı sağcıların işlediği suçlar yüksek seviyede
Almanya'da aşırı sağcıların işlediği suçlar yüksek seviyede
'Beyin göçünü tersine çeviren çok meslektaşım var'
'Beyin göçünü tersine çeviren çok meslektaşım var'