Advert
Almacı
Güzin Bakışoğlu

Almacı

Bu içerik 2071 kez okundu.
Advert

Bir şehir ki Gaziantep; batmayan güneşi, bereketli kırmızı toprağıyla bütünleşen eşsiz doğası ve bağrında yaşattığı binbir güzelliğiyle insanı kendine çeker, giderayak tekrar tekrar gelinesi bir tat bırakır gönüllerde…

Tarihini, köklü zengin kültür değerlerini yaşayıp yaşatan ve memleket aşkıyla yürekleri çarpan yiğit evlatlarının Kahramanlık Destanı yazdığı diyardır Gazi Antep…

Antep’i Antep yapan da çalışkan, yaratıcı, üretken, ileri görüşlü, yemeyi-içmeyi, eğlenceyi seven ve hemen her şeyin hakkını veren halkıdır. Gaziantep günümüzde tarih ve kültür zenginliğini dünyaya çok etkili bir şekilde duyurmaya devam ediyor. Kalesi, Zeugma Mozaik Müzesi, hayvanat bahçesi, sayısız müzeleri, hamamları, parkları, tarihin izlerini taşıyan daracık sokakları ve nefes aldıran tarihi mimarisini onlar tanıtıyor dünyaya. Onlar yaşatıyorlar geleneksel kültür değerlerini.

Gaziantep, Türkiye’de sanayinin kalbinin attığı öncü şehirlerden biri olmanın yanında aynı zamanda tarihi dokusunu kaybetmeden, zamanın gereği modern kent olmayı da başarmış bir şehirdir. Gazianteplilerin doğasında tuttuğunu koparmak gibi bir özelliği olduğunu da vurgulayayım. Yoksa olur muydu bu güzide kent birçok simgesiyle dünyada tanınan tarih, kültür, sanayi, ticaret ve turizm şehri…

Ticaret dedik de; inanılmaz bir gözlem gücüne sahip, anlatı diline hayran olduğum seyyahların piri Evliya Çelebi 17. yüzyılda Gaziantep’ten şöyle bahseder; “Tümüyle 3900 dükkânlı büyük bir çarşıya, açık artırmayla satış yapan pazarlara sahiptir. İki bedesteni, çarşısı ve saraçhanesi, üstleri örtülü kâgir, sağlam sıra düzeni içinde süslü dükkânları vardır.” Sözün kısası, bu güzel kentin alışveriş gelenek ve görenekleri çok eskilere dayanıyor. O zamanki nüfusu bir düşünün ve bu kadar çok ticaretle uğraşan halkı! Günümüzde de bu böyle. Yani, Gaziantepliler atalarından devir aldıkları bayrağı başarıyla taşıyorlar. Var olsunlar…

Mutfak kültürüyle de dünyaya nam salmış lezzetler şehrinde, yemek içmek deyince akan sular durur. Baklava, Antep fıstığı ve lahmacunun başkentinde yedirip içirmek de pek sevilir. Hatta herkesin sofrasında olası gelecek bir misafir için mutlaka fazladan bir kaşık bulunur… Bu böyle gelmiş böyle de devam ediyor.

Benim sevgili Evliya Çelebim Gazianteplilerden şöyle bahseder: “Üzüm şerbeti içen, tatlı dilli, garip, dost, bilgili, anlayışlı, halim-selim insanları vardır. Kahvelerinde hoş söyleşileriyle insanları kendilerine çekerler, hatta özendirirler. Bu söyleşilerini bağ ve bahçelerdeki yeme-içmelerle daha da renklendirirler.” Bu tespit günümüzden aşağı yukarı dört yüz yıl öncesine dayanıyor. Demek ki özenle bezenle değerlerini günümüze kadar getirmişmiş Gaziantepliler. Söze değil, icraata bak, demişler!

Şimdi lafı çok uzatmadan birlikte buram buram tarih kokan Gaziantep’e doğru bir yolculuğa çıkalım. Bu defa binbir doğal renk, koku ve görünüşleriyle içimizi ısıtacak, iştah kabartacak Gaziantep yöresinin ürünlerini ve daha fazlasını bulacağımız Tarihi Almacı Pazarı’na gidelim. Gidelim de bir bakalım dağarcığımıza daha neler katacağız. Bu arada Antep ağzıyla “Eyi olur zaar!” diyenlerinizin de olduğunu duyar gibiyim…

YOL BOYU TARİHİ MEKÂNLAR

Tarihi Elmacı Pazarı’nı görüp biraz irdelemek üzere Gaziantep’e vardığımda akşam çoktan kenti sarıp sarmalamış, gece yarısına ramak kalmıştı. Kısa aralıklarla yağan yağmur ve sert esen rüzgâra rağmen keyfim yerinde. Nasıl olmasın ki! Sevdalısı olduğum bu güzel şehrime tekrar kavuştum…

İçimden vakit çok geç olsa da bu saatte Elmacı Pazarı’na bir merhaba demek geldi… Ayağımın tozunu silmeden çantalarımı şehrin göbeğinde bulunan konukevine bırakır bırakmaz, hemen dışarı çıktım. Elimdeki şemsiye, kovadan boşanırcasına yağan yağmura direnmekte oldukça zorlanıyor. Yani biraz ıslanıyorum ama içimdeki heyecanla yola devam etmekten de geri kalmıyorum. Bir an için aklıma, bulunduğum ortamdan kaynaklanan bir Antep türküsünün sözleri geldi; “Ta Ezelden Taşkındır Sellerin Antep Senin, Âşıkları Müjdeler Yellerin Antep Senin.” Yağmur berekettir, varsın yağsın sel olsun…

Şu an Karagöz Caddesi üzerinde bulunan bir-iki büfe dışında dükkânların hepsi kepenklerini indirmişler. Sol tarafımda bulunan Karagöz Cami’sinin tek şerefeli minaresi esen sert rüzgâra kafa tutarcasına dimdik ayakta. Bu minare Gaziantep savunmasına tanıklık etmiş bir minare. Dikkatle bakılırsa üzerindeki kurşun izlerini görmek bile mümkün. Tabii gündüz gözüyle!

Karagöz Cami’sinin tarihi hakkında bilgi eksikliği olmakla beraber 18. yüzyılda Koca Battal tarafından mescitten camiye çevrilmiş olduğu biliniyor. Adıyla ilgili hoş bir efsanesi de var. Şöyle ki; Bir zamanlar harabe hâlinde olan mescidi onarmak arzusuyla yanan tutuşan Koca Battal Ağa; “Allah’ım, şu kara gözlü sürülerimden bana helal kazanç ver de, camiyi yeniden yaptırayım” diye dua eder. Duası kabul olunur, cami yeniden yapılır ve Karagöz Cami adını alır.

Karagöz Caddesi bitiminde hemen Eski Saray Caddesi ardından da kunduracıların yan yana sıralandığı Kunduracılar Caddesi’ne geldik bile. Yola devam ettikçe karşıma birer birer tarihin yaşlı izleri çıkıyor. Yine yürüdüğüm istikamete doğru sol kolda Zincirli Bedesteni ve Emir Ali Hanı bulunuyor. Halk arasında “Kara Basamak Bedesteni” olarak da bilinen Zincirli Bedesteni, 18. yüzyılda Darendeli Hüseyin Paşa tarafından yaptırılır. Yakın bir zamana kadar et ve sebze hali olarak kullanılır. Kesme taştan yapılmış bu güzel han, yenilenmesinin ardından Gaziantep’e özgü hediyelik eşyaların satıldığı turistik bir Kapalıçarşı’ya dönüşür. İçeri bir girin, nereye bakacağınızı şaşıracağınız otantik bir ortamda bulacaksınız kendinizi…

Yolda üç-beş kişiye ve bir polis otomobiline rastladım. Uzayıp giden caddede şu an bir ben yürüyorum. Bu havada aklı olan dışarı çıkmaz derler ya, varsın desinler!

1719 yılında Sekkâtoğlu Esseyit Ali Bey tarafından yaptırıldığı bilinen Tarihi Emir Ali Han’ın önüne geldik bile. Kahraman Antep Halkı’nın Fransız işgalcilere karşı gösterdiği destansı direnişte bu Han’ın önemli bir yeri var. Ahalinin bir kısmı işgalcilerin zulmünden kaçıp canlarını kurtarmak üzere Han’ın içinde bulunan büyük mağaraya sığınmış. Hatta Antep Savunmasında tek başına düşmana meydan okuyan Milli Mücadele Yiğidi Şahinbey’in buraya gelerek Fransız işgaline karşı halkı örgütlediği de söylenmekte. İki katlı hanlar grubuna dâhil olan Emir Ali Hanı günümüzde ne yazık ki otopark olarak kullanılıyor. Yenilenme sırasının da bir an önce kendisine gelmesini boynu bükük ve sessizce beklemekte…

Gaziantep, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden beri İpek Yolu üzerinde olması özelliğiyle sadece günümüzde değil geçmiş zamanlarda bile önemli bir ticaret merkezi olmuş ve bunun doğal bir sonucu olarak da yöreye özgü kesme taşlardan çok sayıda han, cami, hamam ve bedesten yapılmış. Ah bu taşların dili olsa da, geçmişlerini bir bir anlatabilseler…

Emir Ali Han’ın karşı komşusu iki katlı Şeker Han’a çok kez girip seyretmişimdir. Kesin yapılış tarihi tam olarak bilinmemekle beraber 16. yüzyılda varlığı kayıtlara girmiş bulunuyor. Avlu çevresinde sıralanmış odaların önünde, üst katın revaklarını taşıyan direkler var. İki katlı hanın avlusunda çevre esnafının toplaşıp sohbet ettiklerine şahit olmuşumdur. Eski hareketli günlerin özlemiyle yıpranmış, yorulmuş ve bir an önce ayağa kaldırılmayı bekler gibi…

Nihayet Karatarla Cami’nin önündeyim. Daha önce Gaziantep’e gelişlerimde hayran hayran dakikalarca minaresini seyretmişimdir. Kaidesinden alemine kadar burmalı, öyle ince ve albenili ki bakmaya doyamıyor insan. Ne mimarlar gelmiş geçmiş bizim Anadolu topraklarından. Yaptıkları küçük büyük her tarihi yapı birer sanat eseri ve insana pes dedirtiyor… Burasının yüzyıllar önce bir mescit olarak inşa edildiği biliniyor ancak ne zaman ve kimin tarafından yapıldığı bir kesinlik kazanamamış. Kitabesinden ve vakıf kayıtlarından 1621 yılında Yürükzade Gergerizade Halil Çavuş adında bir hayırsever tarafından genişletilerek camiye çevrilmiş olduğu bilgisine ulaşıyoruz. 1775 yılında ise bugünkü şeklini almış. Cami yöreye özgü siyah ve beyaz taşların kullanıldığı dikdörtgen planlı bir yapıdır ve Zincirli Cami olarak da bilinir. Zarif minaresinin külahı, Gaziantep’in Fransız işgalinde olduğu dönemde yıkılır ve sonra yeniden yapılır.

ALMACI/ELMACI PAZARI

Tarihi Elmacı Pazarı’na Eski Saray Caddesi girişinden adım attım. Girişte pazarın çatı kısmına üçgen bir levha yerleştirilmiş. Üzerinde gözden kaçmayacak kadar iri harflerle “Almacı Pazarı” yazılı.

Dükkânların tek tip kepenkleri bu saatte tabii ki kapalı! Etrafta kimsecikler yok ve ben çocuklar gibi bu minicik pazarın kaç metre olabileceğini hesaplamaya çalışıyorum. Nasıl mı? Adımlayarak tabii… Pazara adım attığım yerden sonuna kadar yani diğer girişi olan Gaziler Caddesi’ne kadar tam 60 adım saydım. Ben ufak tefek biriyim. Bir adımım 50 santimetre olsa bizim pazarın uzunluğu 30 metreyi geçmez!

Daracık sokakta yan yana ve karşılıklı sıralanmış dükkânların dışında bir de siyah ve beyaz kesme taştan yapılmış kemerli cami girişi var. Bunun sağ tarafında benim boyumun yükseltisinde “Hacı Nasır Cami” yazılı taş bir levha asılı ve bunun hemen altında bir kapı zili bulunuyor. Cami avlusuna açılan bu kemerli girişte, demir korkuluktan yapılmış süslemeli bir de kapı var. Merakla avluya doğru şöyle bir göz attım. Nafile, karanlıkta bir şey seçemedim. Cami 16. yüzyılda Hacı Nasır tarafından mescit olarak yaptırılmış. Yapımından sonraki 130-140 yıllık zaman içinde Kamalakzade Hacı Mahmut oğlu Hasan Ağa tarafından mescide minber konularak camiye dönüştürülmüş. Kapısının üzerindeki kitabede 1812 yılında önemli bir onarım geçirdiği yazılı. Hacı Nasır Cami’sinin avlusuna girişiyle aynı hizada bulunan dükkânlar vakıf, sokağın karşı tarafındakiler ise şahıs malıymış. Bir zamanlar gaz lambalarıyla aydınlatılan pazarın bakımı, lambaların gazı ve caminin bakım ve onarım masrafları vakfa ait dükkânlardan alınan kiralarla karşılanırmış.

Artık biraz üşüdüğümü hissediyorum. Sonbahar havası işte geceleri soğuk olmaya başladı. Üstüne üstlük yol yorgunluğu da var. Yarın gündüz gözüyle bu şirin Almacı Pazarı’nı daha çok yaşamak üzere şimdilik ayrılma zamanı gelmiştir.

Bazen çok şanslı olduğumu da düşünüyorum. Sabah dinlenmiş bir şekilde uyanınca bir de ne göreyim! Yağmurdan eser yok. Güneş, Gaziantep’i ısıtmaya başlamış bile. Kahvaltıda birkaç bardak mis gibi demli çay ve Gazianteplilerin yemekten hiç vazgeçemedikleri lezzet ve kalori bombası katmerle karnımı bir güzel doyurdum. Sonra da ver elini Almacı Pazarı. Dün akşam yürüdüğüm caddelerde bir hareket bir bereket sormayın gitsin. İnsanlar etrafa gülücükler dağıtıyor. Sanki herkes mutlu-mesut… Bakar mısınız şu güneşin yaptığına!

Yüzyıllar öncesinden beri Gazianteplilerin beslenme ihtiyaçlarını giderdiği en eski mekân olan Tarihi Almacı Pazarı şehrin tam göbeğinde. Yolların kesiştiği en işlek merkezi bir bölgeye kurulmuş.

Sanıyorum şu an akıllara şöyle bir soru geliyor; “Almakla ilgili olduğu için mi Almacı Pazarı adını almış?” Sordum, soruşturdum ve cevabı buldum. Adını, masallarda, efsanelerde ve deyimlerde rastladığımız bir meyveden almış. Kokusu, rengi, şekli güzel, damaklara lezzet, sağlıklı bir yaşam için gerekli bileşenlerin birçoğunu içeren bu meyveELMA

Eski zamanlarda yörede çok ender bulunan elma, bu pazardan başka hiçbir yerden temin edilemezmiş. Peynir ve zeytinyağı tenekelerinden yapılmış camekânlar içinde saklanır ve tane ile satılırmış. Alt tarafı bir elma diye düşünebilirsiniz şimdi. Elmaların Halep’ten getirildiği söyleniyor. O dönemlerde mesafeler, ulaşım ve koruma imkânları gibi koşullar göz önüne alındığında bizim elma da oldukça kıymete binmiş…

Pazarın kepenkleri sabahları açıldığında bütün çarşıyı güzel bir elma kokusu sararmış. Elmayı da satın alanlar sayılı kişilermiş. Hasta ziyaretine, lohusaya gidilirken şifa olsun diye taneyle elma götürülürmüş. Hatta askere gidenlere de sağlıcakla geri dönmesi için elma hediye edilirmiş. Almacı Pazarı’nın adıyla ilgili bu açıklamalar sanırım yeterli olmuştur. Ha bu arada, Almacı Pazarı’na esnaf dâhil birçok kişi Elmacı Pazarı da diyor, bilesiniz.

Zaman içinde yıpranan Pazar 2007 yılında tadilat görür, üstü çatı ile kapatılır ve cephesi onarımdan geçer. Buğday Pazarı’na bakan ve ada denilen kısmın önüne herkes tarafından görülebilecek şekilde siyah ve beyaz kesme taştan yüksek bir kaide dikilir. Bunun da üzerine oldukça iri bir taş elma figürü yerleştirilir. Çok da güzel olmuş, dikkat çekiyor. Bunu gerçekleştiren Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkürler.

Dolaşalım bakalım, hangi izlenimleri edineceğiz. Pazara adım atar atmaz farklı tatların ve kokuların hâkim olduğu bir dünyanın içine düşüveriyorsunuz… Zahirecileri ve aktarlarıyla pazar esnafı, Antep deyimiylegöbeklerine gün değmeden yani sabah erkenden”, “Ya bismillah!” deyip kepenklerini çoktan açmış bile. Özenle bezenle sattıkları ürünleri kapılarının önünde görücüye çıkartmışlar. Tadımlık yiyecekleri de cömertçe tabaklara koymuşlar. Dükkânların ön cephesinde tavandan aşağıya doğru perde gibi sarkan, iplere dizilip kurutulmuş patlıcanlar, bamyalar, kırmızıbiberler, acurlar çok dikkat çekici ve çok da güzel görünüyorlar. Kırmızının çeşitli tonlarında salçalar ve biberler insanın gözüne-gönlüne çok iyi geliyor. Yuvarlak yassı Antep peyniri, her derde deva şifalı bitkiler, dışı dokuma kaplı küleklere doldurulmuş ”yeşil zümrüt” Antep fıstığı ve menengiç cennetindeyiz sanki. Yörenin lezzetli üzümlerinden yapılmış pekmezler, pestiller, cevizli sucuklar, kına, mahlep, tarhana, yan yana dizilmiş irili ufaklı şişelerde nar ve sumak eşkileri (Antep ağzı-ekşi), helvalar… Yemeklerimize lezzet ve hoş koku katan sevdiğimiz baharatlar ve burada daha neler neler var saymakla bitmez. İştah açıcı renklerin ve tatların arasında, havaya sinmiş baharat kokularını soluyarak etrafı izlerken, Antep esnafının pazarda dolaşanları alışverişe hiç zorlamadığını fark ettim. Onlar sadece rızıklarını bekliyor. Pazara gelenleri güler yüzle “Hoş geldin” diye karşılayıp “Güle güle” diye uğurluyorlar. Kaliteli mal satıp helal para kazanmaya çalışıyorlar. İşte “Gaziantepli olmak” farklılıklarından biri de budur… Gelip mutlaka yaşamak gerek!

Almacı Pazarı son 15 yıldan bu yana turistik bir çarşı konumuna gelmiş. Günümüzde yerli ve yabancı turistlerin vazgeçilmez uğrak yeri olan bu pazarımızdan, Gaziantepliler de sıkça alışveriş yapıyorlar. Burada asgari yüzde doksan yöresel ürünler satılıyor. Pazarın en eski esnaflarından aldığım bazı bilgiler ise insanı alıp bir zaman tünelinde yolculuğa çıkarıyor. Dilim döndüğü kadar sizlere anlatacağım bu bilgiler çok değerli…

ZAMAN TÜNELİNDE ALMACI PAZARI

Bir zamanların “Antep Borsası” Buğday Pazarı neredeyse iki adım ötede. Hanların, bedestenlerin ve çarşıların içi içe geçmiş olduğu bu bölgenin Antep’in kalbi olduğunu düşünürseniz, varın buraya gelenlerin sayısını da siz tahmin edin…

Yoğurtçu Sait Efendi çarşıda 55 yıl tek kalem yoğurt satmış. Gaziantepliler tadı dillere destan yoğurttan almak için kar kış demez buraya gelirlermiş. Çarşı pazar dolaşıp ayran satanlar, ekşi yoğurdu ondan alırlarmış. Evlerden gelen yoğurt siparişinin haddi hesabı yokmuş. Kilolarca yoğurt hazırlanır ısmarlayanlara götürülürmüş. Güçlü kuvvetli ve çok dürüst bir esnaf olan Sait Efendi 35 kilo ağırlığındaki yoğurt küleklerini tek başına kaldırır, bir gram bile eksik tartmazmış. Bir de sabahçıları varmış bizim pazarın. Yani civardaki işyerlerinde çalışanlar. Onlar yoğurtçumuza gelir bir sahan yoğurt alıp sıcak somunla birlikte oracıkta karın doyururlarmış. O zamanlar (en az 70 yıl önce) bir sahan yoğurt 10 kuruşmuş.

Yoğurtçu Sait Efendi 1975’de vefat edince dükkânın idaresi 1941’de doğan oğlu Muhittin Örgün’e geçer. Bir zamandır oğlu Orhan Örgün ile beraber yoğurt yerine yöresel ürünler satıyorlar. Dükkânın başköşesine Sait Efendi’nin fotoğrafını asmışlar, adını gururla devam ettiriyorlar.

18 yıl önce pazardaki dükkânların şahıs malı olan ve ada denilen kısmı neredeyse çökmek üzere olduğundan yıkılıp yeniden yapılmış. Muhittin Örgün enkaz arasında kasap çengelleri de bulmuş. Demek ki Yoğurtçu Sait Efendi işletmeye başlamadan önce burası bir kasap dükkânıymış.

Az önce somundan bahsettik. Hacı Nasır Cami tarafında bulunan somuncu fırınını Höddü’nün oğlu Mustafa işletirmiş. Somunlar fırından çıkınca mis gibi ekmek kokusu sararmış etrafı. İnanın o zamanları bugün yaşamak arzusuyla doldu yüreğim. Ne güzel zamanlar… Ne güzel insanlar… Ne sağlıklı karın doyurmalar varmış.

O günlerde pazarın vazgeçilmez simalarından biri olan Sütçü Gümbürdek, öğlene kalmaz güğümlerindeki sütü satar bitirirmiş. Pazara gelenlerin bir kısmı 250-500 gram süt alır ve ayakta taze somunu bandıra bandıra karın doyururmuş. Ağzından bal akan Sütçü Gümbürdek, Antepliler’ in dediği gibi tam bir hâkeyeciymiş (Antep ağzı-hikâyeci). Ramazan aylarında teravihten sonra civarda bulunan Kadı Kasteli’nin yakınındaki kahvede Keloğlan hikâyeleri anlatırmış.

Şimdi bir gözünüzün önüne getirin; Camiden çıkanlar acel tecel kahveye koşuşturuyorlar. Orada tahta kürsülere belki de yer minderlerine oturup heyecanla, sus pus olmuş Sütçü Gümbürdek’i dinliyorlar. Ellerde cep telefonu yok, tamamen anlatılan hikâyelerin içindeler. Şimdi “Hey gidi günler hey!” dedim. Eskiden ne güzel gelenekler varmış değil mi?

Hazır Ramazan demişken biraz da geçmişte pazardaki ramazan havasına bir bakalım. Gaziantep’in değerli evlatlarından Enver Mıhçıoğlu’nun pazar hakkında anlattıklarını kısaca aktarayım; “Yaz ramazanlarında Almacı Pazarı’ndaki Hacı Nasır Cami’sine teravih namazı kılmaya gidilirdi. Zaman huşu içinde geçerdi…

Buz kalıplarının üzerine gazoz koyup satanlar vardı. Gazoz soğuk kalsın diye de, buz kalıplarının üzerindeki şişeler sürekli çevrilirdi. Teravih namazından sonra hâkeyeci kahvelerine giderdik. Gençleri zaten diğer kahvelere almazlardı. Kuru sebze satanlar ve iplikçiler, ayrıca fakir giyeceği diye de bilinen plastik ayakkabı satıcısı, leblebici ve şekerciler de vardı. Şimdiki Naksan’lar aktar dükkânı işletirlerdi. Taze meyveler satılırdı. Satıcılar ‘Yiii beni‘ diye müşteri çağırırlardı. Dedem, elimden tutar Güllü’nün dükkânına baklava yedirmeye götürürdü. O günlerin tadı hâlâ damağımda kalmıştır. Bir de Aktar Gani vardı, kefen de satardı. Ayrıca hayır için teravih sonrası helvalar dağıtılırdı.”

Helva dedim de! Pazarın en eski esnaflarından biri de asırlık Kıratlı Helvacısı. 1870’de işletmeye başladıkları müessese 1906’da tescillenmiş. Tam 13 çeşit helva üretip burada satıyorlar. Baba makine mühendisi, oğul mimar, altı kuşaktır bu helva cennetini işletiyorlar. Helva sevdası kanlarına girmiş bir kere. Bir zamanlar burada sıcak somun ve helvayla çook karın doyurulmuş.

Tatlılardan bahsetmişken baklavaya bir geçiş yapalım. Almacı Pazarı’nın yine en eski esnaflarından biri de Güllüoğlu. Tadı dillere destan Gaziantep baklavasının piri Güllüoğlu. 150 yıldır bu işi yapıyorlar. Baklava geleneği altıncı kuşaktan Cevdet ve Murat Güllü tarafından özenle devam ettiriliyor. Geçmişte Güllüoğlu’na kebap yiyip beyran çorbası içmeye gelenlerin haddi hesabı da yokmuş.

Kimin yanına gitsem pazarda esnaflar arası dayanışmanın çok önemli olduğunu vurguluyor. Komşusunu koruyup kollamak burada hâlâ geçerli demek ki… Çok takdire şayan doğrusu!

Pazarda 17 yıldır esnaflık yapan baharatçı Turan Efendioğlu emekli bir müdür. Bana ikram ettiği çayı içerken hoş bir sohbete girdik. Burada bir zamanlar karakol ve zabıta olduğunu da ondan öğrendim. Eksik olmasın.

Şimdi Şenkaya Gıda Pazarı olan dükkânın kapladığı alan iki ayrı dükkâna ayrılmış vaziyetteymiş. Biri kırtasiye diğeri çorba, paçacıymış. Üst katı 30 yıl öncesine kadar hem karakol hem de “çarşı ağası” denilen zabıtanın merkezi olarak kullanılmış. İşletmecisi Aydın Şenkaya’dan izin istedim ve 16 basamak çıkarak bir zamanların karakoluna girdim. Burada depo olarak kullanılan dört oda ve hücre denilen bir bölüm var ve her taraf tıklım tıklım yöresel ürünlerle doluydu.

Bir zamanlar pazarın üstü açıktı, hava koşullarından korunmak için tente çekerdik, 2007 yılında çatı uygulaması yapıldı ve çok da iyi oldu. Elmacı Pazarı o kadar önemliydi ki, burada bir dükkânın olsun da 10 bin lira borcun olsun derlerdi.” diye söze başlayan Nurettin Erbalcı 1936’da Gaziantep’te doğmuş. Nurettin Amca’nın neredeyse 5 yıl önce bir merhabayla girdiğim dükkânında beni içtenlikle karşıladığı günü hiç unutamam. O gün bugün ne zaman Antep’e gitsem yanına gider sohbet ederim. Yaklaşık 150 yıl gibi bir esnaflık geçmişleri var bu pazarda. Önce dedesi sonra babası, o da 1959’da hakkın rahmetine kavuşunca Nurettin Amca işlerin başına geçer. O zaten çocukluğundan beri bu dükkânda olduğundan işi çekirdekten öğrenmiş. Menengiç, kuru kayısı, kuru üzüm (Antep karası) ve ağırlıklı olarak mahlep satıyor. Küleklerde bulunan mahlepten bir avuç alıp cebime koydum. Arada bir ağzıma üç beş mahlep tanesi atıp çıtırdatarak yemeyi pek seviyorum.

Çok önemli bir bilgi daha aktarayım. Pazar esnafının anlattığına göre, Almacı Pazarı’nın en sadık müşterileri yurt dışında ve ülkemizin başka şehirlerinde yaşayan Gazianteplilermiş. Memlekete geldiklerinde yüklüce alışveriş yapıp, kilolarca gıdayı beraberlerinde götürürlermiş. En çok alışveriş yaptıkları yiyeceklerin başında Antep fıstığı, toz ya da kırmızı pul biber ve salça geliyormuş.

Tarihi Almacı Pazarı diyoruz ya! Kesin tarihini bilen birine şimdiye kadar rastlamadım. Elimde resmi bir kaynak da yok. Kimi bin, kimi 250, kimileri de 300 yıllık bir Pazar burası diyor. Vallahi şaşırdım kaldım… 150 yıl kadar gerilere gidebiliyoruz o bir gerçek. İrdeledikçe de kafam karışıyor. Etraftaki zengin kültür varlıklarımızı gözümün önüne getiriyorum. Mesela Hacı Nasır Cami çok eski ve dükkânların bir kısmı onun vakfına ait. O zaman daha da eski olması gerek diye düşünüyorum. Ama artık düşünmeyelim! Varsın yaşı da ne olursa olsun! Bizler yaşadıkça sevgili ALMACI PAZARI’mıza gelmeye devam edeceğiz…

ALMACI PAZARINDAN AYRILIRKEN ALIŞVERİŞ DÜŞÜNCELERİM

1988’den beri ülkemizde geleneksel çarşı pazar alışverişlerine elveda dedirten bir alışveriş merkezleri furyası almış başını gidiyor. Bugüne kadar geçen zaman içinde daha büyük, daha yüksek, daha modern olanını yapmak için her taraf adeta canla başla beton yığını haline getiriliyor. Biz de bir güzel olan bitene tanıklık ediyoruz… Ebeveynler çocuklarını modern yaşamın eğlence imkânlarına da sahip olan bu mekânlara oynamaya götürüyorlar görüp, duymuşsunuzdur! Çocukken kırlarda, bahçelerde, sokaklarda oynadığımız oyunlar hani nerelerde kaldı!

Bir girdik mi içinden belki de on saatte çıkamayacağımız bu devasa kapalı mekânlarda, yaşadığımız yüzyılın bizi tüketimine mahkûm ettiği her bir çeşit ürün var. Alacağını ararken unutturacak kadar çok çeşit sunan bu merkezlerine hiç ısınamadım. Yaşı benim gibi yarım asrı geçmişlerin çocukluğundan beri bildiği çarşı-pazar alışverişlerinin tadı küçük esnafla olanında kaldı diye düşünerek, “Ah Nerede O Günler!” diye de hayıflanıyorum…

Elimizde fileler veya bezden dikilmiş torbalar alışverişe çıkardık. Esnafla yapılan tatlı sohbetlerin yanı sıra, ister alışveriş yap ister yapma ikram edilen acı kahveler belleğime kazınmış benim. Esnafın büyük bir kısmı müşteriyi para bırakacak biri değil de bir “dost” gibi görürdü. Şimdi bu sıraladıklarımın hepsi neredeyse geride kaldı. Küçük esnaf kan kaybetmeye devam ediyor, biz de bizi dost olarak gören esnafımızı…

Dolayısıyla ben, kimilerine göre artık çağ dışı olarak kabul edilen alışveriş geleneğimi sürdürmek için inatla çarşı-pazara gitmeye devam ediyorum. Hele hele tarihi alışveriş mekânlarından hiç vazgeçemiyorum. Oraları solumak bana güzel duygular yaşatıyor. Geçmişin izlerini görüp yaşarken, küçük esnafın “müşteri velinimetimizdir” anlayışını içime sindirip çok hoşnut oluyorum.

Siz de benim düşüncelerime katılıyorsanız, “Haydi Çarşı-Pazara!”, esnafımızla kucaklaşmaya, dayanışmaya, onları yaşatmaya. Hepimize Pazar Ola!

Elmadan yola çıktık, elmayla yazıyı bitirelim. Gökten üç elma düşmüş. Biri bana, biri siz sevgili okuyuculara, biri de Almacı Pazarı’nın güler yüzlü, hoşsohbet, gönül bilir esnafına gitsin… Sağlık, bolluk, bereket, coşku ve heyecan getirsin…

 

 

Kaynak: Emir Ali Hanı(Abdulhalim Durma- Evliyalar şehri Gaziantep), Gaziantep Karagöz Camii Efsanesi (www.kulturportali.gov.tr), Karatarla Camii (www.gaziantepkilishalep.com)

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
"Türkiye, Almanya ve Avrupa’nın entegre bir parçasıdır"
Siemens CEO'su Joe Kaeser,
Siemens CEO'su Joe Kaeser, "Çöldeki Davos"a katılmayacak