Advert
Dünya’da Göçmen, Antep’te Suriyeli Olmak
H-Karşıyakalı

Dünya’da Göçmen, Antep’te Suriyeli Olmak

Bu içerik 570 kez okundu.
Advert

Türkiye’de Suriye’yi düşünmek, Türkiye’den Suriye’ye bakmak, daha da ötesi Antep’den, Urfa’dan, Maraş’tan, Hatay’dan Kilis’ten Suriyeliye bakmak, Suriyeliyi görmek nasıl bir duygu, nasıl bir düşünce? Oraları, buraları göreniniz, bileniniz var mı son 1 yılda? Anteplileri, Hataylıları, Urfalıları, Maraşlıları, Kilislileri duyanınız ve dinleyeniniz var mı? Ne düşünüyor, ne hissediyor, neler anlatıyor, kulaktan kulağa neler fısıldanıyor, dilden dile neler paylaşıyor insanlar? Bütün bu soruları daha da çoğaltmak olasıdır. Bütün bu sorulara yanıt verdiğimizde, vermeye çalıştığımızda tablo daha iyi netleşir. Resmin kareleri yerleşir. Elbette herkesin yanıtı bir ve aynı olmayacaktır. Elbette herkesin gördüğü aynı şeyler olmayacaktır. Bu birazda nerde durduğumuza ve nereden baktığımıza bağlı. Nerde durursanız durun, nereden bakarsanız bakın, her şeyden önce ve her şeyin ötesinde insan olduğunuzu unutmayın. Eğer insan olduğumuz gerçeği ve bilinci ile durur ve bakarsak, bir duygudaşlık kurmayı başarırsak, sorulara verilecek yanıtlar bizleri, hemen herkesi bir noktada birleştirir ya da buluşturur.

Son bir yıl içinde göç ve göçmenlik sorunu öneminden hiçbir şey eksiltmedi bu dünyada. Son bir yıl içinde göç ve göçmenlik sorunu özellikle Türkiye’nin devlet olarak bu bölgesinde, bu coğrafya kesitinde en temel sorunlardan biri haline geldi. Sadece bölgede değil elbette, işin doğrusu Türkiye’nin önemli sorunlarından biri olarak geri gündemlerde duruyor göçmenlik sorunu. Gündemleştirilmek istenmediğinden ötürü “geri gündemlerden” biridir. Özellikle son bir yıl içinde Suriye’ye yönelik emperyal güçlerin ve onların ilişkide bulunduğu, onlarla birlikte hareket eden, güdümünde olan güçlerin kışkırtıcı, yayılmacı ve işgalci saldırganlığıyla birlikte Antep, Urfa, Mardin, Hatay ve Kilis gibi şehirlerde Suriyeli göçmenler sorunu günlük yaşamın her alanına sirayet eder duruma geldi.

200 binin üzerinde Suriye uyruklu insanlar (Arap, Kürt, Türkmen kökenli) Türkiye sınırından en yakın ulaşabildikleri ya da yerleştirildikleri kentlerde yaşamak durumunda kaldılar. Biliniyordur, daha Suriye’ye “müdahale” sinyali verilir verilmez, bu doğrultuda kimi kıpırdanmalar olur olmaz önce “Çadır Kentler”, sonra da “Konteynır Kentler” kurulmaya, gelecekler için barınma yerlerinin hazırlandığı propaganda edilmeye başlandı. Kışkırtılan, buna aldananlarda ardı ardına gelmeye başladı. Ateşler sınır boylarında yükseltilmeye başlayınca, karşılıklı saldırılar peşi sıra yapılınca, insanlar gerçektende iki ateş arasında kalma durumuna düşürülünce, her gün insanlara ölümü hissettiren tablolar gösterilince doğal olarak yerlerinden yurtlarından kaçarak canlarını kurtarma duygusuyla yollara düştüler. Türkiye’den 1960’lı yıllarda Avrupa’ya ekenomik nedenlerle giderken umutlarını bavullara yükleyen göçmenler/insanlardan farklı olarak, Suriyeliler, canlarını umutlarına yükleyip yola düştüler. Sonuç olarak yüz binlerce insan savaş korkusuyla, can telaşıyla yerini yurdunu terk etti. “vaatler dolu” bohçası, çıkınıyla doğduğu yerden doyacağı, canını güvencede bulacağı yerlere yöneldi. Hayallerinin peşine düştü bir anlamda.

Böylece bölge de son 1 yıl içinde Suriyeliler somutunda göç ve göçmenlik sorunuyla karşı karşıya gelmiş, bölge kent halkıda Suriyelilerle birlikte göçün ve göçmenliğin sorunlarıyla yüz yüze gelir olmuşlardır. Göçmenlerin hemen her yerde yaşadığı ötekileştirmeyi, ayırımcılığı, aşağılamayı, ikinci sınıf bir insan görme yaklaşımını, ucuz işgücü olarak görme, kayıt dışı ve en ağır işlerde çalıştırma, horlama, eşit insanlar olarak ilişkilenmemeyi yaşadılar. Suriyelilerde bölge kentlerin sınırlarında “Çadır Kentlerde” yaşamaya başlarken,  bu kentlerdeki bilinçsiz halkta, ruhsal ve düşünsel olarak öncesinden hazırlanmayan “yerli” insanlarda Suriyelilere bunu yaşatır olmaktalar. Üzücü olan yıllardır ötekileşen, ayrımcılığa uğrayan, ırkçı saldıralara maruz kalan insanların bu türden davranış ve yaklaşım içinde olmaları. Farkında olmadan ırkçı, ayrımcı yaklaşım ve anlayışlar uç vermeye başlıyor. Kültürel uyuşmazlık, yaşam alışkanlıklarının farklılığı, uyum sorununu birlikte getiriyor. Bedenini satanlar, hırsızlık yapanlar, etrafı kirletenler, düzeni bozanlar, hastanelerde yer bırakmayanlar, işlerini elinden alanlar, ücretlerin düşmesine neden olanlar, kiralık evlerin kalmaması, kiraların yükselmesi, emlak fiyatlarının artması gibi sorunların kaynağı olarak Suriyeliler gösterilmeye çalışılıyor. Hatta “teşvik pirimli” evliliklerin yaygınlaştığı, bu nedenle aile düzenlerinin yıkıldığı, ahlaki bozulmaların gelişmesinin de nedeni olarak Suriyeliler gösteriliyor. Daha tehlikeli olanı ise, Suriye’den gelmek zorunda olanların üzerinden Arap düşmanlığının gelişmesi, araplara yönelik güvensizlik beslenmeye dönüşmesidir. Hâlbuki bu tür sorunlar onlar gelmezden öncede vardı. Artmış olabilir, arttırılmış olabilir, ama bu sorunları onlar yaratmadı, onlar getirmedi. Suriyeli vatandaşlar, (varsıl kesimi, sermayesi ve zenginliğiyle fırsat bilip gelenleri saymıyorum, hep dışta tutuyorum bu azınlık kesimi) tüm bu sorunların ne kaynağı, nede sebebidir.

Bölgede, özelliklede Antep’te yaşayan yerli insanları dinlediğinde, bir uğultu gibi yayılan seslere kulak kabarttığında insanın Almanya’da ya da her hangi bir Avrupa ülkesinde yaşayan Türkiyeli göçmenler geliyor aklına. Ya da tersinden Avrupa ve Almanya’da egemen güçlerin kendi halklarına şırınga ettikleri göçmenler için yaydıkları, dillendirdikleri ırkçı ve ayrımcı söz, duygu, düşünce ve davranışları görür gibi oluyor, olunuyor. Bu tür duygu ve düşünce, eğilimler tehlikeli, yanlış ve insanlık adına üzücü olduğu kadar utandırıcıdır da.

Antep’te Organize Sanayi’deki Galvaniz fabrikasında patlayan kazanla organize iş cinayetinde yaşamını yitiren Suriyeli vatandaşların ailelerini gördüğümde, ölüsüne sahip çıkmakta kaygı duyan, acısını bile “özgür”ce yaşayamayan insanları görüp dinlediğimde, göç ve göçmenlik sorununun insanlarda açtığı ve açacağı yaraların derinliğini daha çok hissetmiştim. Bu olayla birlikte Suriyeli insanların sorunları, iş ve çalışma koşulları üzerinde alel acele adımlar atılmaya, çalışma izni verme, oturum verme gibi haklar tanınmaya girişildi. Ne kadarı gerçekleşir ayrı bir konu. İşsizi bol, yoksulu çok olan bir ülkede, iş ve can güvenliğinin sorun olduğu bir ülkede insanlar ormanı değil, tek tek ağaçları görmeye alıştırılıyor. İnsanlar işin kolayına kaçıyor, basit düşünüyor. Olayların, gelişmelerin neden ve sonuçlarıyla bağı içinde ele alıp, ilgilenmiyor.

İnsanlar buraya egemen güçlerin, emperyal güçlerin, devletlerin Suriye üzerinde oynadıkları oyunların sonucu, kışkırtıcı savaş saldırganlıklarının sonucu, komplocu girişimlerin sonucu geldiler. Ortadoğu bölgesine yönelik politikaların ve uygulamaların bir parçasıdır bu sorun. Yaratılan savaş ortamında evleri yakılan, yıkılan, ocaklarına ateşler düşen, canları yanan ve yakılan insanlar kaçarak geldiler. Kendilerine güvenli limanlar aradılar. Sığınacakları yerler aradılar. Bu arayış ve yönelimlerle geldiler. Onları buraya getiren savaş ortamı, komplocu saldırılar, halkları birbirine düşman eden, çatıştırmak isteyen gerici, yoz ve yobazlıklar, işgalci çıkarlardır. Avrupada göçmen mültecilerle ilgili önemli çalışma yürüten bir kurum olan Karawane (Kervan)’nin bir şiarı vardır, “buradayız, çünkü ülkemizi sizler talan ettiniz!”. Bugün Suriyeliye reva görülende bu gerçekliktir. Bunlar yaşatılıyor, yaşatılmak isteniyor. Suriye’den göçün kaynağı ve nedeni budur. Bunu görmeden, bunu bilince çıkartmadan Suriyelileri anlamak zordur. Önce bunu sorgulamalıyız. Önce bunu, insanları göçe zorlayan koşulları ortadan kaldırmalıyız. Suçu Suriyeliye atmak işin en kolayıdır. Her şeyin sorumlusu Suriyelileri görmek en basit olanıdır. Gerçek suçluyu görmemektir. Ondan bunun hesabını sormamaktır. Suriyeliler ya da başka halklar bu coğrafyada yaşadıkları sürece yaşamın her alanında eşit sosyal ve siyasal haklara sahip olmalıdırlar. İnsanca yaşam koşullarına sahip olmalıdırlar. Hiçbir insan illegal değildir. Göçmenlere yönelik her türden ırkçı ve ayrımcı politika ve uygulamaların karşısında durulmalıdır. Hiç bir halk diğer halklardan üstün değildir. Kendimize hak gördüğümüzü başkasına da hak görmeliyiz. Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına da yapılmasını istememeliyiz. Unutulmaması gereken yeryüzü herkesin olup, bu dünyanın hepimize yeteceğidir.

Gelecek yazıda göç sorunu, neden ve sonuçları üzerinde durmak dileğiyle iyi okumalar.

H. Karşıyakalı

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
"Türkiye, Almanya ve Avrupa’nın entegre bir parçasıdır"
Siemens CEO'su Joe Kaeser,
Siemens CEO'su Joe Kaeser, "Çöldeki Davos"a katılmayacak