DİĞER
Giriş Tarihi : 28-08-2020 14:36   Güncelleme : 28-08-2020 14:36

'Sevr, Türk milletine Milli Mücadele'yi yegane seçenek olarak bıraktı'

İtilaf Devletleri ve Osmanlı hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nın üzerinden 100 yıl geçti.

'Sevr, Türk milletine Milli Mücadele'yi yegane seçenek olarak bıraktı'

Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtilaf Devletleri ve Osmanlı hükümeti arasında 10 Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması'nın üzerinden 100 yıl geçti. 

Savaşı kazanan İtilaf Devletleri, savaşta yenilen Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan'la barış antlaşmaları yapmalarına rağmen Osmanlı Devleti'nin taksimi konusunda tam bir görüş birliği içinde olamadıkları için Türklerle ilgili görüşmeleri ileri bir tarihe erteledi.

Aralarında anlaşan İtilaf Devletleri, Ayan Meclisi üyesi Hadi Paşa’nın başkanlığında Rıza Tevfik (Bölükbaşı) ve Bern Büyükelçisi Reşad Halis beylerden oluşan Osmanlı Heyetine, 10 Ağustos 1920'de Paris’in banliyösü Sevr’de yer alan seramik müzesinde Sevr Antlaşması'nı imzalattı.

Türk topraklarının paylaşımı ile ilgili çok ağır maddeler içeren 433 maddelik antlaşma, imza altına alınmasına rağmen Türk ulusunun, Cumhuriyetin Kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde başlattığı Milli Mücadele sayesinde yürürlüğe girmeden ölü doğdu.

Sevr, nihayet Kurtuluş Savaşı sonrası 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla da resmen ortadan kalktı.

"Osmanlı Devleti tarihin dışına itilmek isteniyordu"

Sevr Antlaşması ile ilgili AA muhabirine açıklamalarda bulunan Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ali Satan, Sevr ile Batı'yı rahatsız ve tehdit edemeyecek, bütün imkanlardan arındırılmış, Batı himayesine muhtaç sözde bir Türk Devleti'nin amaçlandığını söyledi.

Osmanlı Devleti'nin askeri ve sivil bürokrasisinin önemli bir kısmının Mondros Ateşkes Mütarekesi sürecinde adil, kabul edilebilir, milli haysiyetini koruyacak bir barış antlaşmasına gidilebileceğini umut ettiğini vurgulayan Satan, "İtilaf Devletleri, özellikle İngiltere, Osmanlı Devleti'ni tarihin dışına itmek istiyordu. Sevr Antlaşması Batı'nın Türklere tahammül edebilecekleri hudutları göstermesi bakımından önemlidir. Sevr 19. asırda Avrupa diplomasisinin icat ettiği Şark Meselesi'nin yine Batı diplomasisi eliyle hallidir. Yani Sevr, Avrupa, Afrika ve Ortadoğu'dan atılmış Türkleri, Anadolu'da da serbest bırakmayıp, Anadolu’yu, Yunan, Rum, Ermeni, Kürt ve uluslararası yönetim bölgelerine bölüp, sözde bir Türk/Osmanlı Devleti teşebbüsünün somut vesikasıdır." diye konuştu.

Prof. Dr. Satan, Ocak 1919'da başlayan Paris Barış Konferansı'nın yeni dünya düzeninin şekillendiği yer olduğunu dile getirerek, bu konferansta, İtilaf Devletleri'nin aralarında Osmanlı'nın akıbeti hususunda net bir uzlaşı sağlayamadığı için Sevr Antlaşması'nın en son imzalandığını kaydetti.

Diğer taraftan Osmanlı coğrafyası ve mirasının çok büyük olduğunu, pay kapmak isteyen bir çok devlet, grup ve örgütlerin bulunduğu belirten Satan, "Osmanlı petrolleri, Osmanlı coğrafyası üzerinde çıkar kavgası nihai antlaşmayı geciktirmiştir. Sevr, Osmanlı mevzuatı içerisinde yürürlüğe girmemiş sadece proje olarak kalmıştır. Ayrıca Türk milleti bu antlaşmayı reddetmiş ve yeni bir savaşın içine girmiştir ki biz buna Milli Mücadele diyoruz. Bu mücadele başarıyla sonuçlandığından dolayı 1. Dünya Savaşı'nı bitiren antlaşmalar arasında sadece Sevr değişmiş ve yerine Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır." ifadelerini kullandı.

"Türk basını, Sevr ile Türkiye'ye 'ölüm cezası' verildiğini yazdı"

Satan, Sevr'in bir sürecin sonucu olduğuna işaret ederek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Osmanlı Devleti ne Mondros Ateşkes Antlaşması'nı ne de Sevr Antlaşması'nı madde madde müzakere etme fırsatı bulamamıştır. Sevr hem savaş sırasında hem de sonrasında Paris-Londra-San Remo konferanslarının ürünüdür ve bunlarda Osmanlı heyeti yoktur. Bu müzakerelerde özellikle İtilaf Devletleri'nden Fransa ve İtalya savaş sırasında imzalanan gizli antlaşmalara sadık kalınmasını istiyordu. Osmanlı Devleti, mağlup olmuş ve ülkesi işgal edilmiş olmasına rağmen, Osmanlı diplomasisi müzakere dahi edilmeksizin dayatılan Sevr Barış Antlaşması'na onurlu bir şekilde karşı çıktı. Bunun bugün bilinmesinde yarar vardır. Osmanlı delegasyonu bağımsızlık prensipleriyle bağdaşmadığı için barış antlaşması taslağının kabul edemeyeceğini bildirdi. Ancak işgalci İtilaf Devletleri silahlarından aldıkları güç ile Osmanlı heyetine 10 gün içinde Sevr’i imzalatmak için resmen tehdit etti. Bu nedenle 10 Ağustos 1920'de Paris'in banliyösü Sevr'de antlaşma imzalandı."

Satan, Sevr'in Osmanlı Devletini ve halifeliğin istiklalini yok ettiği için hem Türkiye'den hem Türk ve Müslüman bölgelerinden tepkiler gördüğüne vurgu yaparak, "Şüphesiz en büyük tepki TBMM'den geldi. Meclis Sevr'i imzalayan heyeti, Sevr lehine görüş bildiren kişileri vatan haini ilan etti. Sevr TBMM tarafından kesinlikle reddedildi. Türk basını da Türkiye'ye 'ölüm cezası' verildiğini yazdı." dedi.

"Sykes-Picot Antlaşması gizli diplomasinin bir ürünüydü"

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi (FSMVÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Göleç de Sevr'e giden süreci değerlendirerek, müttefikleri ile iletişiminin kesilmesiyle hem Batı hem Güney sınırı savunmasız kalan Osmanlı Devleti’nin Bulgarlardan bir ay sonra, Almanlardan ise iki hafta önce ateşkes imzalamak zorunda kaldığını söyledi.

Göleç, İtilaf Devletleri'nin önceliğinin mağlup edemedikleri ama tükenmiş Almanya'yı cezalandırmak olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

"Almanya'ya mütarekeden 7-8 ay kadar sonra Versailles Barış Antlaşması imzalatıldı. Bu açıkçası bir barış değil, dayatmaydı. Versailles'dan sonra İtilaf Devletleri çözümü kolay sorulardan devam etmeyi tercih ettiler. Birkaç ay içerisinde Avusturya, Macaristan ve Bulgaristan ile ayrı ayrı antlaşmalar imza edildi. 1919 sonbaharında savaş bitmiş, barış antlaşmaları yapılmıştı. Mütarekelerin üzerinden bir yıl geçmesine rağmen ufukta Osmanlı ile bir barış görünmüyordu. Osmanlı Devleti ile barışın görüşüleceği San Remo konferansı mütarekeden bir buçuk yıl sonra toplanabildi. Aradan geçen bir buçuk senede cephe arkadaşlığı yerini diplomatik kurnazlıklar, güvensizlik, hayal kırıklığı ve hatta küslüklere bırakmıştı. Bu açıdan bakarsak Osmanlı ile barış masasına oturdukları zaman İtilaf bloğunun en zayıf anıydı. Ordularını terhis etmiş galip devletlerin diplomatik hırslarını gerçekleştirebilecekleri bir iradeleri yoktu."

Sevr öncesi Sykes-Picot gibi antlaşmaların söz konusu olduğuna vurgu yapan Göleç, şöyle konuştu:

"Sykes-Picot Antlaşması gizli diplomasinin bir ürünüydü. Bu, 1. Dünya Savaşı sona erdiğinde Wilson gibi devlet adamlarınca mahkum edilmiş bir usuldü. Taraflarından biri, Rusya tarafından faş edilmişti ve bu taraf San Remo'da masada bile değildi. Sevr ise açık diplomasinin bir ürünüydü, kamuoylarından gizli tutulmasına gerek yoktu. Buna rağmen Sykes-Picot da öngörülenden çok daha gözü kara bir sözde anlaşma metnidir. 1921'de Sevr'in dayatmaları karşısında pek çok Osmanlı devlet adamı ve münevverinin Sykes-Picot'u mumla aradığını tahmin etmek zor değil. Sykes-Picot gibi tasavvurlar Osmanlı Devleti'nin bütünlüğüne saldırıydı evet ama Sevr bundan daha ötesi ve fazlasıydı, bir ulusun varlığına ve devletin sürdürülebilirliğine kasıttı."  

Sevr, Milli Mücadele'yi, Türk milletine yegane seçenek olarak bıraktı"

Göleç, Sevr için Paris'e giden Osmanlı devlet adamlarının Paris'te muhataplarınca kendilerine denk görüşmeciler olarak kabul edilmediklerini vurgulayarak, "Kendilerini bir müzakere sürecinde değil dayatma karşısında buldular. Ahmet Tevfik Paşa, Osmanlı Devleti'ne dayatılan maddeler üzerine müzakerelerden çekildi. Damat Ferit Paşa, Rıza Tevfik gibi sözde temsilcilerse milletin vicdanında mahkum oldular. Nitekim TBMM de milletin vicdanının sesi oldu. Sevr'i imzalayan ve onaylayanları vatan haini ilan etti. Bu isimlerin pek çoğu ulusal hafızadan silindiler, unutulmuşluğa terk edildiler." diye konuştu.

Göleç, 21. yüzyılın başında bile Osmanlı Devleti'nin Kuzey Afrika, Yemen, yani Hint Okyanusu kıyısında varlık mücadelesini sürdürdüğüne dikkati çekerek, şöyle devam etti:

"Balkan Savaşları ve 1. Dünya Savaşı yılları boyunca özellikle sömürge idaresi altındaki Müslümanlar İslam'ın kılıcı olarak gördükleri Osmanlı Devleti'ne maddi ve manevi destek verdiler. Bu memleketlerden bir kısım aydınlar gönüllü sıfatıyla bizzat Osmanlı ordusu hizmetine girdiler. Hindistan Müslümanları Sevr Antlaşması şartları duyurulduğunda İstanbul'a destek ve İngiliz hükümetine de protesto telgrafları çektiler ve antlaşma şartlarının gözden geçirilmesini istediler. İngilizlere duyulan öfke, durumu gerginleştirdi. Yerel şiddet olaylarını, binlerce Müslümanın komşu Afganistan'a hicreti izledi. Hindistan Müslümanları Milli Mücadele yıllarında da Ankara'yı yalnız bırakmadı, yardım kampanyaları organize ettiler.

Sevr Antlaşması'nın en önemli sonucu Milli Mücadele'yi Türk milletinin önünde yegane seçenek olarak bırakmasıdır. Ekim 1918'den Nisan 1920'ye kadar ne yapılması gerektiği hakkında Osmanlı kamuoyunda İngiltere ile geleneksel dostluk siyasetine dönülmesinden Amerikan mandasında kadar muhtelif fikirler söz konusu idi. Sevr bu stratejilerin anlamsızlığını gösterdi. Sevr'i imzalamak Osmanlı'nın idam kararını imzalamaktı. Ankara'da TBMM'nin San Remo görüşmelerinin sürdüğü bir tarihte açılması tesadüf değildi. Böylece konferansa katılan temsilcilerin ve dolayısıyla konferansın meşruiyeti ortadan kalktı. Bir eziklik vesikası olarak Sevr, Milli Mücadele'nin ve Ankara'nın diplomatik teşebbüs ve tercihlerinin meşruiyet referansı haline geldi. Sevr bizim 'seçilmiş travmamız" oldu. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu isim ve metinlerindeki Sevr vurgusuna bakarsak, Sevr Antlaşması'nı negatif anlamda Modern Türkiye'nin kurucu metinlerinden biri olarak kabul edebiliriz."