DÜNYA
Giriş Tarihi : 19-01-2021 17:05   Güncelleme : 19-01-2021 17:05

Alman siyasetinde kimlik arayışları

Kuzey Ren Vestfalya eyalet Başbakanı ve CDU Genel Başkan Yardımcısı Armin Laschet, eski Grup Başkanı Friedrich Merz ve Federal Milletvekili Norbert Röttgen’in aday olduğu genel kurulda 521 oy alarak CDU genel başkanı seçildi.

Alman siyasetinde kimlik arayışları

Almanya’da 2017 Eylül’ünde yapılan Federal Parlamento (Bundestag) seçimlerinde, Almanya’daki aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif (AfD) tahminlerin ötesinde bir oy oranına ulaşarak ana muhalefete yerleşmişti. Seçimlerde Sosyal Demokratlar (SPD) bir önceki döneme göre 40 sandalye, Hristiyan Demokratlar (CDU/CSU) ise 65 sandalye kaybetmişti. 2017 parlamento seçimleri Almanya’da hem bir şok dalgası yarattı hem de Alman siyasetini bir “pat” durumuna sokarak durumu içinden çıkılmaz bir hale getirdi.

Eski bir madenci çocuğu olan Armin Laschet’in, kitleleri peşine takabilecek bir lider görünümünde olmamasına rağmen, güvenilir biri olması sebebiyle seçildiği ve böylece CDU’nun bir risk aldığı konuşuluyor.

Bu pat durumu öncelikle koalisyon görüşmelerinde kendisini gösterdi ve Almanya’nın siyasi hayatında hiç görülmemiş bir şok dalgası yaratarak önce SPD’yi kurtarma umuduyla genel başkan seçilen Martin Schulz’un siyasi kariyerini bitirdi; arkasından (yine Almanya tarihinde görülmemiş bir şekilde) 172 gün süren bir koalisyon görüşmesi yapılmasına sebep olarak adeta merkezin iki büyük partisi olan CDU/CSU ile SPD’nin daha da küçülmesine sebep oldu. Nihayetinde Bundestag 2017 seçimleriyle gün yüzüne çıkan merkez partilerdeki bu küçülme, önce Bavyera eyaleti seçimlerinde, ardından ise Hessen eyaletinde yapılan seçimlerde kendini gösterdi. Sosyal demokratlar sıradan bir parti konumuna düştüler. Gerek parti içinde gerekse kamuoyunda artan baskıyla, Şansölye Angela Merkel sorumluluğu üzerine alarak 29 Ekim 2018 tarihinde CDU genel başkanlığından istifa ettiğini açıkladı. Merkel başbakan olarak görevine devam edeceğini ve 2021 yılında da yeniden aday olmayacağını söyleyerek Alman siyasetindeki depremlere bir yenisini eklemişti.

Almanya tarihindeki ilk uyum (entegrasyon) bakanı olması ve siyasi geçmişinde “Türk dostu” olarak bilinmesi sebebiyle, Laschet’in seçilmesi, son zamanlarda Alman siyasetinin uygulamalarından hayli bezmiş olan Almanya Türk toplumu üzerinde pozitif etki yaratmış görünüyor.

Kramp-Karrenbauer CDU’da kontrolü sağlayamadı

Merkel’in desteklediği Annegret Kramp-Karrenbauer 7 Aralık 2018 tarihinde yapılan CDU genel kurulunda genel başkanlığa seçildi. Merkel en azından, Kramp-Karrenbauer’in CDU’da kendi oluşturduğu çizgiyi, parti içi dengeleri koruyacağını ve genel başkanlıktan istifa ettiğinde hedef gösterdiği 2021 seçimlerine kadar kendisinin başbakan olarak devam edebilmesine zemin oluşturmasını umuyordu. Yeni genel başkan Kramp-Karrenbauer’den beklenen, en azından bu hedefleri gerçekleştirmek için, parti içi kanatları birleştirmek, partinin yeniden merkeze çekilmesini sağlamak ve görünmez bir şekilde parti içinde arka planda yaşanan Protestan-Katolik mezhep çekişmesini en aza indirmekti.

Kramp-Karrenbauer partiyi toparlayıp eriyen seçmeni CDU’da yeniden toplama vazifesini yerine getiremediği gibi, CDU içindeki çeşitli kanatlar üzerinde de hakimiyet kuramadı. Parti içindeki görünmeyen mezhep çatışmasını en aza indirmek bir yana, seçildikten hemen sonra yaptığı açıklamalarda kendi Katolik kimliğini ayrımcı bir dille ortaya koydu. Bu durum gerek seçmenin gerekse kamuoyunun dikkatinden kaçmadı ve CDU erimeye devam etti. Parti içindeki muhalefet ve partinin sağ kanadına mensup eski Bundestag CDU Grup Başkanı Friedrich Merz’in bir türlü durulmayan tavırları bir yandan Kramp-Karrenbauer’i zorlarken, diğer yandan Merkel’in 2021 hedefini tehdit eder hale geldi. Hessen ve Bavyera eyaletlerindeki seçimleri takip eden eyalet seçimlerinde bir yandan aşırı sağcı AfD’nin oyları yükselirken, diğer yandan CDU’nun oyları gerilemeye başladı; diğer koalisyon ortağı SPD ise sıradan bir parti görünümüne büründü.

Eyaletlerde yapılan seçimlerde sürekli kan kaybeden CDU’nun Thüringen eyaletinde AfD’nin arkasında üçüncü parti olarak kalması hayli can yakıcı oldu. Ancak daha da kötüsü, eyalet parlamentosundaki başbakanlık oylamasında AfD ile birlikte hareket edilerek Hür Demokrat Parti’li (FDP) adayın seçilmesinin sağlanması oldu. Bu eyalette politik bir hesap hatasından ziyade, CDU eyalet örgütünün planlı ve öngörülü bir şekilde AfD ile birlikte hareket ettiği ortaya çıkınca, Kramp-Karrenbauer’e genel başkanlıktan istifa etmek dışında bir yol kalmadı.

Hessen seçimlerinden sonra Merkel’in istifası, ardından Thüringen CDU skandalından sonra Kramp-Karrenbauer’in istifası, CDU içinde kaynayan kazanı ve Kramp-Karrenbauer’in parti genel başkanı olarak başarısızlığını ortaya koymuş oldu. CDU’daki peş peşe istifalar bir yandan partiyi iç karışıklığa iterken, diğer yandan olası bir genel başkanlık yarışında partinin sağ kanadından birinin seçilme ihtimalini ve bu durumda da Başbakan Merkel’in çekilme ihtimalini barındırıyordu. CDU içindeki genel başkanlık meselesi hem Almanya’da hem de Avrupa’da siyaset dengesinin altüst olmasını sağlayabilecek bir potansiyeli taşır hale gelmişti.

Laschet seçiliyor

Kuzey Ren Vestfalya eyalet Başbakanı ve CDU Genel Başkan Yardımcısı Armin Laschet, eski Grup Başkanı Friedrich Merz ve Federal Milletvekili Norbert Röttgen’in aday olduğu genel kurulda, 4 Aralık 2020 tarihinde yapılması planlanan parti genel başkanlığı seçimi pandemi sebebiyle 16 Ocak 2021’e ertelendi ve online olarak yapıldı. Bu şekliyle Alman siyasi tarihinde bir partinin genel başkanı ilk defa online verilen oylarla belirlenmiş oldu. Genel başkanlık için yapılan oylamanın ilk turunda yeterli çoğunluk sağlanamayınca, en çok oyu alan Laschet ve Merz arasında ikinci tur oylaması yapıldı ve Laschet 521 oy alarak CDU genel başkanı seçildi. Merz böylece üçüncü defa girdiği genel başkanlık yarışında bir kez daha yenilgiye uğramış oldu. Adayların üçünün de seçim çevrelerinin Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde olması ve üçünün de Katolik olması dikkat çekici bir ayrıntı olarak hafızalarda yer aldı.

Merkel’in desteklediği aday olarak seçime giren Laschet, seçim konuşmasında parti içinde ve siyasette “güven” kavramına vurgu yaparak, seçilmesi ve ancak partinin her kanadında güven oluşması halinde partinin yönetilebileceğini ve iktidarda söz sahibi olunabileceğini ifade etti. Eski bir madenci çocuğu olan Armin Laschet’in, kitleleri peşine takabilecek bir lider görünümünde olmamasına rağmen, güvenilir biri olması sebebiyle seçildiği ve böylece CDU’nun bir risk aldığı konuşuluyor. Adaylık sürecinde en çok eleştiriye uğrayan ve kaybeden bir aday gözüyle bakılan Laschet, konuşmasında kendisini küçümsemesine rağmen, özgüveni sayesinde CDU genel başkanlığı seçimini kazandı. Kimilerine göre CDU delegelerinin bu seçimi, parti tabanındaki sağ baskının durdurulması için umutsuz bir karar olarak da görünüyor.

CDU delegesi Röttgen ya da Merz ile yeni bir doğrultu belirlemek yerine Laschet’i seçerek Merkel’in 20 yıldır yürüttüğü politikalarda devam kararı aldı. Delegelerin bu kararında, parti tabanından ziyade CDU/CSU içinde sözü geçen üst düzey politikacıların kararlarının etkili olduğu da gözlerden kaçmıyor. Fakat her halükârda, yıllardır Kuzey Ren Vestfalya eyaletinde başbakan olarak görev yapan Laschet’in bu tecrübesinin de seçiminde etkili olduğunu söylemek mümkün.

Almanya tarihindeki ilk uyum (entegrasyon) bakanı olması ve siyasi geçmişinde “Türk dostu” (Türken-Armin [Türklerin Armin’i]) olarak bilinmesi sebebiyle, Laschet’in seçilmesi, son zamanlarda Alman siyasetinin uygulamalarından hayli bezmiş olan Almanya Türk toplumu üzerinde pozitif etki yaratmış görünüyor. Laschet’in parti tabanına hâkim olmaya başlaması ve CDU içinde birliği sağlaması durumunda, Türklere yönelik pozitif bakışın ve Almanya Türkleri üzerindeki pozitif etkinin Türkiye-Almanya ilişkilerine de pozitif etki edeceği beklentisi hâkim.

Siyasi hayatında ve kişiliğinde dengeli, dostane ve şakacı bir üsluba sahip olan Laschet, Kramp-Karrenbauer’in bıraktığı dağınık partiyi hızla toparlamak, pek çok eyalet ve federal parlamento seçiminin olduğu 2021 yılından CDU’yu en az zararla çıkarmak gibi zor bir görevi üstlenmiş durumda. Ne var ki partinin sağ kanadıyla yaşanan içerideki siyasi çekişme bertaraf edilip birlik sağlanamazsa, bu durum seçimlerde başta AfD ve Yeşiller olmak üzere diğer partilerin şanslarını artıran bir faktör olarak ortada duruyor. Bu sebeple, Armin Laschet’in AfD ile siyasi ilişkileri hangi düzlemde yürüteceği, bilhassa bu konuda Thüringen örneğinde olduğu gibi, genel merkezden bağımsız hareket etmek isteyen eyalet yönetimlerine karşı nasıl tavır alacağı ise merak konusu.

Başbakan adaylığı meselesi

Almanya siyasetini tanıyanlar, parti genel başkanlığının otomatik olarak o partinin federal seçimlerdeki başbakan adayı olmak anlamına gelmediğini bilirler. Buna karar verecek olan yine parti tabanı ve delegelerdir. İki yıl önceki seçimde başbakan olamayacağı için aday olmayacağını açıklayan ve pusuya yatan Laschet, şimdi genel başkan olarak büyük bir şans yakalamış durumda. Fakat CDU’nun başbakan adaylığı konusunda henüz karar verilmiş değil. Bu genel kurulda başbakan adayının da belirlenmesi ısrarına rağmen, başbakan adayının belirlenmesi Mart ayında iki büyük eyalette yapılacak seçimlere endekslenmiş durumda.

Şu anda CDU çevrelerinde, yeni seçilen çiçeği burnunda Genel Başkan Armin Laschet ile birlikte üç adayın adı başbakan adaylığı için konuşuluyor. Diğer ikisi şimdiki federal Sağlık Bakanı Jens Spahn ve Bavyera eyaleti Başbakanı ve kardeş parti CSU’nun Başkanı Markus Söder. Kamuoyu yoklamalarında Markus Söder başbakan adaylığı konusunda epey önde görünüyor; Laschet ve Spahn ise onu takip ediyor. CDU çevrelerinde ve Alman siyasetinde, Laschet’in zayıf bir başbakan olacağı, eyalet yönetimi ile federal hükümetin birbirine benzemediği ve Eylül ayındaki federal parlamento seçimlerinde partinin başbakan adayı olarak savaşçı birine ihtiyaç duyulduğu konuşuluyor.

Tartışmaların arkasında ise politik hesaplar yatıyor. Merkel CDU genel başkanlığı için Merz’e karşı Laschet’i desteklese de bunun çaresizlikten ve alternatifsizlikten kaynaklandığı biliniyor. Merkel’in gönlünde yatan başbakan adayının —henüz açıklamamış olsa da— Bavyera eyalet Başbakanı Söder olduğu ifade ediliyor. Kovid-19 pandemisi sürecinde epey yüksek bir performans ortaya koyan federal Sağlık Bakanı Spahn’ın başbakan adaylığında seçimlere gidilirse, parti elitlerinin adayı olarak algılanacak Spahn’dan CDU parti tabanının rahatsız olacağı ve bunun parti içindeki çatlağı derinleştireceği söyleniyor. Laschet ise aynı genel başkanlık yarışında olduğu gibi, pozisyon almış bekliyor.

Kamuoyunda öne çıkan Söder’in başbakan adaylığı ise değişik faktörlere ve dengelere bağlı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya kuruluşundan bu yana sadece iki başbakan adayı CSU’dan gösterildi: 1980 yılında Franz Josef Strauss ve 2002 yılında Edmund Stoiber; eğer Söder Hristiyan birlik partilerinin başbakan adayı olarak gösterilirse üçüncü olacak. Şimdiye kadar CSU’dan hiçbir aday seçim sonrasında başbakan olamadı. Protestan Markus Söder’in hem aday olma ihtimali hem de alınacak seçim sonuçlarına göre Merkel’in gönlünde yatan aday olarak şansölye olma ihtimali yüksek görünüyor. Fakat Laschet’in genel başkanlık seçiminin ardından başbakan adaylığı konusunu CSU lideri Söder ile birlikte belirleyeceklerini ifade etmesinin kendisini ön plana çıkarma yönünde kararlı olduğunu gösterdiği, eğer kendisi birlik partilerinin başbakan adayı olamazsa, ikisinin dışında üçüncü bir kişinin ortak başbakan adayı olarak teklif edileceği yorumları yapılıyor.

Yeni Genel Başkan Laschet, Jens Spahn’ı genel başkan yardımcısı olarak merkez ekibine almış görünüyor. Her ikisi de Katolik. Fakat Jens Spahn’ın handikabı eşcinsel olması ve bu sebeple sık sık Katolik Kilisesi ile karşı karşıya gelmesi. Sağlık Bakanı olarak pandemi sürecinde kriz yönetiminde epey başarılı olmasına rağmen, başbakanlığı konusunda tabanın destek vermemesi, Spahn’ın şansının zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Laschet’in onu kendi ekibi içine alma sebebi ise başbakan adaylığı yarışında Spahn’ın kendisini desteklemesini sağlamak. Başbakan adaylığı konusunda en zayıf halka olan Spahn’ın, genel başkan seçimi süreci boyunca sık sık Laschet ile takım olduklarını ifade etmesi, duruma göre bu konuda birbirlerini destekleyeceklerini gösteriyor.

İlginç olan ise seçimi kaybeden Merz’e destek veren, CDU’daki sağcı neo-liberal kanadın, başbakan adayının tespiti konusunda belirleyici olacağıdır. Merkez yönetimde Tarım Bakanı Julia Klöckner ile temsil edilen bu kanat, eğer kendi adayını çıkarmazsa, başbakan adayı belirlemede hayli önemli bir role sahip olacak; partinin başbakan adayı olmak isteyenlerle, parti içi ve genel siyasette politika belirlemede ve kendi politikalarını uygulatmada diyalog halinde olacaktır. Parti içinde öne çıkarılmayan ancak varlığı bilinen Protestan-Katolik çekişmesi de başbakan adaylığı konusunda belirleyici bir unsur.

CDU genel başkanını seçmiş görünüyor. Şu anki siyasi iklimde büyük bir değişiklik olmadığı takdirde, ufukta bir CDU/CSU-SPD ya da CDU/CSU-Yeşiller koalisyonu görünüyor. Mevcut genel başkan ve izleyeceği siyasi yol ile de bu mümkün görünüyor. Fakat Merkel’den sonra gelecek şansölyeyi iç siyasette, başta aşırı sağ sorunu olmak üzere, salgının öncesinden beri Alman ekonomisinde görünen yapısal problemler, bütçe problemleri gibi üstesinden gelinmesi zor meseleler bekliyor. Dışarıda ise başta Avrupa Birliği’ni bir arada tutma, dış politikada ABD ile yürütülecek ilişkiler gibi konular, yeni başbakanın belirleyeceği politik yol haritasına göre şekillenecek.

Alman siyasetinin yıllardan beri sorunlu olduğu biliniyor. Merkez partilerinin söylemlerinin zayıflaması ve politika üretmedeki yetersizlikleri, bu sorunlu siyasetin bir sonucu olarak nüksediyor. Siyasetin merkezi iyice sağa kaymış durumda. Yine Alman sosyal demokratlarındaki çöküş bu siyasetin sonucu. Eğer CDU parti içi siyasi problemleri çözecek, hem iç politikada hem de dış politikada söz sahibi olacak ve Merkel sonrası Alman siyasetini toparlayacak bir başbakan adayı bulamazsa, Alman siyasetindeki çöküş Hristiyan demokratlara da sirayet edecektir.