YAŞAM
Giriş Tarihi : 02-06-2021 23:58   Güncelleme : 03-06-2021 12:55

NALBANT PABLO

Corona kısıtlamaları bu haftasonu da devam ediyor. Gidebileceğimiz her yer kapalı olduğundan, bize yine orman yolu gözüktü.

NALBANT PABLO

 

Biraz temiz hava, biraz da zaman geçirme açısında insana iyi geliyor, rahatlatıcı bir etkisi oluyor.

Çünkü son bir yıldır ev de oturmakta çok sıkıldık. Gerçi bu sene cemre bu coğrafyayı teğet geçti ama biraz sıkı giyinince üşümeyiz. Cemre bu diyarda havaya, suya, toprağa hasretini bıraktı, hissettirmedi sıcaklığını.

Cemrenin bu samimiyetsizliğine karşın, tabiat ana bolluğunu, bereketini ve sonsuz yeşilliğini esirgemedi bizlerden, hep davetkâr davrandı. Ben de bu davete icabet edebilmek için, Cumartesi alışverişini yapıp hemen orman yoluna koyuldum.
Evimize yakın bir yerde at çiftliğinin yanından geçerken, doğanın yeşil kürküne büründüğü ilkbaharın ilk günlerinde, bahara çıkmış atların yeşil çimenleri yiyişini seyrederken, yine bizim oralar aklıma düştü.

Pancarın, palıtın, adam boyunu geçmiş sarı çiçekli hardalların ve çağlaların kokusu geldi bir an aklıma, içim burkuldu. Bir de bu at çiftliğinde 3 yıl boyunca nalbantlık mesleğini başarıyla bitiren Alman çocuğu Pablo.

Nalbantın mesleği mi olurmuş diyenleriniz olabilir veya daha önce duymamış olabilirsiniz. Çünkü ben de bilmiyordum. Ta ki Pablo'yla karşılaşınca kadar.

Almanya'ya yeni geldiğim zamanlar sağlam bir iş bulmakta çok zorlanmıştım.
Hatta hayatımın on yılı hep bir arayış ve koşuşturmayla geçmişti.
O zamanlarda, nerede bir iş olduğunu duysam, hep o yöne doğru koşmuştum. Geliri az çok demeden çalışmıştım.

Kimseye muhtaç olmak istememiştim, üstelikte çalışarak iyi yaşamak gibi bir hayalim de vardı.

Aslında Almanya'da her türlü olanak olmasına rağmen, ben başarılı olamadım maalesef. Halbuki çok çalışkan ve istekliydim ama başkalarına muhtaç olmaktan da bir türlü kurtulamamıştım.

Yine bir gün bir döner dükkanında yalnız başıma döner keserken, içimde mahsun sorular, nerede ne hata yapıyorsun diye soruyordu. Aslında sorunun cevabı da belliydi.

Sonraki yıllarda yaşayarak öğrenecektim, Almanya'ya gelen herkesi büyük zorlukların beklediğini. Kimsin az, kimisine çok, herkesin kısmetine düştüğü kadarını, bir taşın duvar olmayacağını ve yalnız insanların çok da fazla başarılı olmayacağını o dönemlerde anlamıştım.

Böyle iç geçirirken, bir çocuk sesiyle irkildim "eine sose brot bitte"
(Sadece sose sürülmüş döner ekmeği)

Cama doğru baktım, 14-15 yaşlarında, kılık kıyafeti kir pas içinde, uzun zamandır berber görmemiş saçları tozlu, eli yüzü siyah bir şeylerle lekelenmiş çirkin, bakımsız bir Alman çocuğu karşımda duruyordu.

Hemen ekmeği biraz ısıtıp, içine de döner sosunu sürüp verdim. Bir euro camın önüne bırakıp oradan uzaklaştı. Akşam saat 21:00'de yine geldi. Bu defa iki tane sosu sürülmüş ekmek istedi. İki Euro’yu ödeyip ekmeklerini alıp iyi geceler dileyip gitti. Ben o dönercide ara ara çalışıyordum.

Benim orada olduğum günlerde, saat 11:00'de gelip bir ekmek, 21:00'de İki ekmek alıyordu. Bu çocuk çok dikkatimi çekti.

Dükkan sahibi Dursun ağabeye sordum, bu çocuk her zaman böyleymiş.
Hani diyeceğim sosu sürülmüş ekmeği seviyor ama böyle bir şey imkânsız. İnsan bu zengin ülkede niye her gün kuru ekmek yesin ki?

Kılık kıyafetinde fakir bir çocuk olduğunu ve acı bir hikayesinin olduğunu tahmin etmek çok da güç değildi. Biz bu yaşantıları kendimizden biliyoruz...

Bu çoğu her gördüğümde içim acıyordu. Yardım etmek istiyordum ama ondan kalır bir yanım da yoktu o zamanlar. Yine de bir şeyler yapmalıydım, bir çare üretmeliydim, bu duruma kayıtsız kalmazdım.

Dükkan sahibi Dursun abiye bu konuyu açtım.
Abi bu çocuğa biraz ekmeklerinin arasına et koyayım, bir de size zarar gelmeyecek şekilde akşamları kalan yemeklerde verebilir miyim diye sordum. Sağ olsun, gönlü gözü boldu, bu isteğime mutlu oldu ama önce sen kendini düşün demeyi de ihmal etmedi.

O an kendimi düşünecek zaman değil diyordum, çok da mutlu olmuştum.
Sanki üzerimde büyük bir yük kalkmıştı. Sabah yine geldiğinde ekmeğinin içine döner etini koyduğumu görünce, hayır hayır param yok dedi.

Ben de fiyatını değişmeyeceğini söylediğimde, gözlerindeki ışıltıyı görmenizi isterdim. Günler, aylar böyle geçiyordu. Bir akşam saat 21:00 oldu hala Pablo gelmedi, o kadar çok merak ettim ki anlatamam.

Gözüm yollarda, nerde kaldı bu çocuk diye kendi kendime söylendim durdum.
Saat 23:00'e doğru dükkânı toparlayıp kapatmaya hazırlarken, bizim oğlan çıka geldi. İşleri uzamış, onun için geç kalmış. Dükkân kapanmıştır, sabaha kadar aç kalacağım için çok korktum, koşarak geldim diyor.

Yine beynimi yakan sorular, bunların evinde hiç mi yiyecekleri yoktu. Bu kafa yakan soruların cevabını almamın zamanı gelmişti. Hemen içeri aldım, sen otur ben yemeğini getiriyorum dedim.

Büyük bir döner tabağı hazırladım, büyükçe bir bardak kolayı masasına indirip, kapıyı kilitledim. Dükkân bu günlük kapanmıştır artık, biraz da özel misafirime hizmet etmeliydim.

Pablo afiyetle yemeğini yerken ben önceden hazırlanmış sorularıma başladım.

Pablo neden her gün sosu ekmek yiyorsun?

- Param ancak ona yetiyor.

Senin evin, ailen yok mu?

- Evimde yok, ailem de.

- Babamın nerede olduğunu bilmiyorum, annemle de çok az görüşüyoruz.

Annen burada mı?

- Yok Berlin'de.

- Ben de zaten Berlin'den geliyorum.

Peki, burada ne yapıyorsun?

-Az ilerdeki at çiftliğinde meslek yapıyorum.

At çiftliğinde meslek mi olur diye sorduğumda bana şöyle bir ters ters baktı. Ben iyi bir nalbant olacağım dediğinde gülesim geldi.

Çünkü bizim oralarda üç ayda bir nal çaktırırdık, Nalbant Bozo Dayıya.
Bizim garibanı atların tırnakları uzar, yola gidemezlerdi. Ta ki nal düşecek, öyle tırnakları kesilsin.

Sohbetimiz ilerledikçe anlatmaya başladı garip ve yalnız Pablo'm.
At çiftliğinde yatacak yer verdikleri için, devlette yardım alamadığı gibi, annesi de bakmıyormuş.

Sadece meslek parası olarak, 365 Euro aylığı varmış,
bu parayla da tüm ayı geçirmesi gerekiyormuş.

O anlattıkça benim üzüntüm kat be kat artıyordu ama o pek öyle umursamaz bir hali vardı.

Zaten mesleğimin bitmesine çok az bir zaman kaldı, iyi bir mesleğim, iyi de bir aylığım olacak diyordu. Sanki umudunu sırtına yüklemiş, tam hızla ilerliyordu.

Her şey tamam da, bir nalbant ne kadar kazanabilirdi ki?

Bizim köydeki atların 3-4 ayda bir nalları yenilenirdi. Çok cüzi bir rakam öderdik nalbantlara. Burada öyle değilmiş. Atlar, 10-15 günde tırnakları kesilir nalları yenilenirmiş. Avrupa’nın insanları gibi, hayvanları da çok şanslı ve bakımlıymış

Bu muhabbetin ardında Pablo'yla derin bir gönül bağımız oluştu ve aylarca sürdü.

Günler haftaları, haftalar ayları takip etti ve bir gün öğle saatlerinde Pablo küçük bir bavulla dükkânın kapısından içeri girdi. O an vedalaşma zamanın geldiğini anladım.
Mesleğini bitirmiş, nalbant diplomasını almış, tren biletini de cebine koymuş, memleketi olan Berlin'e gitmeye hazırlanıyordu. İçimi sebebini bilmediğim bir hüzün kaplamamıştı.

Gideceğin için çok üzüldüm Pablo dedim. O da, geri gelirim buralara yine görüşürüz dedi. Tabii inanmadım. Berlin nere, Darmstadt nere?

Bize teşekkür etti ve otobüs durağına doğru gözden kayboldu.
Gerçekten de çok üzülmüştüm, kim bakacaktı bu çocuğa, kim koruyacaktı.

Aradan birkaç yıl geçmiş, ben yeni bir iş bulmuş, o dönerciden ayrılmıştım. Bir gün telefonum çaldı açtım, bir arkadaşın seni soruyor, müsaitsen gel diyordu o eski dükkân sahibi Dursun ağabey. Evdeydim hemen Dursun ağabeyin yanına gittim.


O Pablo'm gelmiş. Sarıldık hasret giderdik. Şöyle göz ucuyla Pablo'yu süzdüm, fazlada bir değişiklik yoktu.

Yine kılık kıyafeti eski, üstelikte temiz de gözükmüyordu. Ne yaptığını sordum, bir at çiftliğinde iş bulmuş, bir yandan da master yapıyormuş. Yüksek nalbant olmak istiyormuş.

Hoppala, nalbantın da yükseğimi olurmuş. Kısa sohbet ettik, gitmesi lazımmış acelesi varmış. Buraya gelmişken de bir selam vermek istemiş. En azında bizleri unutmadığı için de çok mutlu olmuştum.

Yine aradan 5-6 yıl geçmişti. Bizim buralarda afişlerde Avrupa yüksek atlama yarışmaları yapılacağı yazıyordu. Yarışma günü geldiğinde ben de yarışmaları izlemeye gittim ama biletler çok pahalıymış.

Geri döndüm, 50 euro vermek gözüme geldi. Yolda gelirken atları, büyük büyük arabaları seyrederek ilerliyordum. Bir den bir Jeepin plakası dikkatimi çekti,
PA 1983. Gözlerimde şimşekler çaktı bir an, bu jeep Pablo'nun olabilir miydi?

Sonra, yok canım ya, bu kadar kısa zamanda bu arabayı sürecek duruma gelmesi imkansız dedim kendi kendime. Yine de kafam karıştı, gidip tekrar bakmak istedim.

Direk yarışmanın yapıldığı enformasyona gidip Pablo A. diye birinin bu organizasyonda olup olmadığını sordum. Oraya bakın kadın, isim listesine bakıp evet var dedi.

Birden nedeni bilmediğim kısa heyecan ve sevinç hissettim o an. Kendisiyle görüşebilir miyim diye sorduğumda, tabii ki dedi. Siz şurada bekleyin, hemen çağırıyorum dedi.

Bu arada insanlar gelip gidiyorlar, ortam çok kalabalıktı. Birden bir sarıldı bana liebe Ferid diye ama fark edemedim. Kim bu adam demeye kalmadan sesinde Pablo olduğunu anladım.

Kısa bir hasret giderdikten sonra, şöyle bir Pablo'ya baktım,
kılık kıyafeti pırıl pırıldı. Sinekkaydı tıraş, saçlar jöleli sokakta görsem tanımazdım.
Seni biri soruyor dediklerinde, senin olabileceğini hissettiğim için, koşa koşa geldim diyor Pablo.

Ben hemen altta kalır mıyım, he he Pablo, zengin olmuşsun bizi tanır mısın Türk sözünü yapıştırdım. Yok yok Ferid, iki gündür buradayım, döner dükkanına gittim, yeni sahipler vardı, seni de sordum tanımadılar.

Belki de buradan taşınmıştır diye düşündüm deyince, inandım kendisine.
Beni alıp güzel ve lüks şekilde döşenmiş bir çadıra götürdü. İki kahve söyleyip, şık bir masaya oturup sohbete başladık.

Dışarıdaki gördüğüm araba sen mi diye sordum, evet iki de çok değerli atım var dedi. Atların her biri 150 bin Euro değerindeymiş. Bu kadar kısa zamanda nal çakarak mı kazandın bu kadar serveti deyince, katıla katıla güldü.

Nal çakmadığını, nalbantlığın doktorasını yapıp, yüksek nalbant olduğunu ve tüm işinin Almanya'da sadece konferans vererek ve bu tür yarışmalara katılarak kazandığını söyledi.

Üstüne bir de bana laf dokundurdu. Ben sana iyi bir nalbant olacağım dediğimde bana gülüyordun dedi.

Haklıydı, adam başarmıştı, ne söyleye bilirdim ki? Biraz sohbet edip ayrılırken, yarın buluşmak için sözleşmiştik. Zaten öbür gün de gidecekti.

Telefon numaralarımızı verdik birbirimize, hep kontakta olacaktık ama yıllar geçti aradan ve bir daha da görüşemedik.

Demek ki hayat mücadelesinde fırsat bulamadık ikimizde. Olsun, arkadaşımın daha iyi bir konumda yaşadığını bilmek de beni çok mutlu ediyor.

Meslek deyip geçmemek lazımmış, iyi kötü meslek sahibi olmak varmış.
O meslek üzerine de yönlendirmek gerekiyormuş hayatı, yaşamı.


Bu da BAŞKA ELDEN AYRI TELDEN bir hikâyeydi, TAĞADA SAKLADIĞIM.


Ferid Turgut / Darmstadt