KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 06-09-2021 09:02   Güncelleme : 06-09-2021 09:02

"7. Frankfurt Türk Tiyatro Festivali"nde tiyatro ve dizi oyunculuğunun etkileri konuşuldu

"Tiyatro aslında bilinçli şizofrenidir. Şizofrenide kişi kimliğini parçalayarak birden fazla kişilik üretir kendinden. Oysa ki tiyatro sanatı istem dışı değil, istemli olarak kendi kişiliğinden vazgeçip bir başkası olabilme sanatı ve bu bir başkası olabilme yetinizi siz ne kadar yükseğe taşıdıysanız o kadar büyük alkış alırsınız"

Oyuncu Ayşenil Şamlıoğlu ve İpek Erdem, bu yıl yedinci kez düzenlenen "Frankfurt Türk Tiyatro Festivali"ne konuk oldu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Almanya Hessen Eyaleti Bilim ve Kültür Bakanlığı, Yurtdışı Türkler ve Akraba Toplulukları Başkanlığının destek verdiği festivalde çeşitli oyunların yanı sıra atölye çalışmaları, söyleşiler gerçekleştiriliyor.

Volksbühne Frankfurt'ta yapılan ve Nur Onur'un yönettiği söyleşide, 65 yaşındaki tiyatro, sinema ve dizi oyuncusu Ayşenil Şamlıoğlu, tiyatronun bir yaşam biçimi olduğunun altını çizerek, "'Çocukluğumdan beri oyuncu olmak istemiştim' falan gibi laflar vardır. Bilin ki o lafların çoğu doğrudur, gerçekten öyledir. Tiyatro sanatını eğer yaşamınızın tamamına yaymadıysanız, eğer hücrelerinizde o olmazsa olamam duygusu dolaşmıyorsa gerçekten sanatçı olduğunuza beni inandıramazsınız." dedi.

- "Tiyatro aslında bilinçli şizofrenidir"

Kendisi için tiyatronun bir oksijen alanı olduğuna işaret eden Şamlıoğlu, şöyle devam etti:

"Dışarda soluk alıp vermeme imkan yok. Çünkü orası benim yaşama karşı direncimi, yaşamın karşısında sağlıklı duruşumun garantisidir. Tiyatro aslında bilinçli şizofrenidir. Şizofrenide kişi kimliğini parçalayarak birden fazla kişilik üretir kendisinden. Oysaki tiyatro sanatı istem dışı değil, istemli olarak kendi kişiliğinden vazgeçip bir başkası olabilme sanatı ve bu bir başkası olabilme yetinizi siz ne kadar yükseğe taşıdıysanız o kadar büyük alkış alırsınız. Oysaki biri bütün şiddeti ve inancıyla 'ben Napolyon'um' dese kaptığınız gibi beyaz bir önlük giydirip hastaneye kaldırırsınız. Ama sahnenin üstünde 'Ben Napolyon'um diye bir oyuncu çıkıp, o kadar inanarak size Napolyon'u oynar ki 'bravo nasıl Napolyon oldu dersiniz'. Özde benzer ama tabii ki realitede ayrı olan iki şeyden söz ediyoruz."

Şamlıoğlu, tiyatronun aynı zamanda dışarıdan kendisini gözlemleyebilme sanatı olduğu yorumunu yaparak, "Bu kişisel parçalanmanın en temel göstergesidir. Oyuncu Ayşenil burada hareket halindeyken diğer Ayşenil onu kontrol eder. 'Eyvah tempoyu kaçırdım' der. Ama o sırada konuşmaya devam ediyorsunuzdur. 'Eyvah yeterince yükselemedim', 'duygu kaçıyor der' ve siz o kaçan duyguyu yakalamaya çalışıyorsunuz. Yani aslında sahnenin üzerinde iki kişi halinde hareket edersiniz. O kadar tuhaf farkındalık halinde sahnenin üstündesiniz ki ama bir o kadar da içindesiniz. Psikiyatristler için bulunmaz malzemeleriz. Gerçekten olağanüstüyüz." değerlendirmesinde bulundu.

- "Oyunculuğa ömrümü veriyorum ama hala 'Barbie' diye algılanıyorum"

Oyuncu İpek Erdem ise çocukluk yıllarından sanata ilgi duyduğunu ve ilk kez 7 yaşında tiyatroya gittikten sonra oyuncu olmaya karar verdiğini dile getirdi.

Erdem, 12 yaşında oyunculuğa başladığını ve tiyatro aşkıyla büyüdüğünü anlatarak, "Hepimiz biliyoruz ki, dizi sektörü bir anda patladı. Ben 1984'lüyüm ve tam ara jenerasyon olduğum için tiyatro aşkıyla kazandım konservatuarı. Dizi diye bir şey yoktu. En fazla 'Baba Evi' vardı. O zamanlar sebebini hatırlamıyorum, dizilerde oynamak güzel bir şey değildi. Şu cümleyi hatırlıyorum sanırım 'tiyatrocular yüzlerini eskitmemek' içindi." diye konuştu.

Bir saati aşkın dizilerde oyuncuların akıl ve ruh sağlığının bozulduğuna dikkati çeken Erdem, dizi setlerinin aşırı yorucu ve yıpratıcı olmasından kaynaklı, ilk dönemlerinde alkole sığındığını, fakat kendisini toparlayarak, 16 yıldır alkol almadığını söyledi.

Erdem, kendi oyunculuğuna dair ise şunları kaydetti:

"18 yaşımda şunu fark etmiştim, 'İpek sen nasıl oynuyorsan bu iyi oyunculuk olarak kabul edilecek.' Bu bir aşağılama değil ama o zamanın kültür seviyesi bunu gösteriyordu. Fakat kendime 'kızım bu işi iyi yapacaksan yap, yapmayacaksan yapma' dedim ve hiçbir zaman seyircinin karşısına altından kalkamayacağım, inanmadığım bir şeyle çıkmadım. Ben sanat için yaratılmışım, popüler kültür için yaratılmamışım. Onun için emek verdim. Aslında ben oyunculuğa ömrümü veriyorum ama hala 'Barbie' diye algılanıyorum. Halbuki seyirciye asla kötü bir şey sunmamak üzere yaşıyorum. Bazen 5 ay kiramı ödemiyorum ama asla inanmadığım ikinci diziyi kabul etmiyorum. Bu kadar şey yaparken, birbirinden apayrı karakterler yaratırken, seyircinin beni hala 'Barbie' olarak görmesi, algılaması değil, benim işimle ilgili yaptıklarımı da insanlar görmüyor, dolayısıyla değer de vermiyor. Popüler kültürde eğer devam etseydim gelen teklifleri karşılasaydım şu an kimse zenginliğime ulaşamamıştı. Ama ben şu an karşınızda tam bir zıt örneğim. Dolayısıyla kimse doğal olarak senin değerini de vermiyor ve sen bu kadar bedel öderken, kendini uzun bir süre değersiz hissediyorsun."

Oyunculukta 19. senesinin dolduğunu ifade eden İpek Erdem, "En güzel gören değerimizi bilen taraf seyirci oldu. Belki hiçbir yapımcı değerimi anlamamış, görmemiş ve göstermemiş olabilir ama biliyorum ki ülkemde seyirci görüyor. Çünkü öbür tarafın para kazanma gibi bir kaygısı var ve gerçekten para insanı zehirleyen bir şey." şeklinde konuştu.

 

Muhabir Aişe Hümeyra Bulovalı