DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Z.Abidin Toprak
Z.Abidin Toprak
Giriş Tarihi : 07-01-2016 23:43

Farklılık ve Aynılık

Tabiattaki varlıklar birbirine oranla ne kadar aynıdır ya da ne kadar farklıdır, hangisi daha baskındır veya olması gereken nedir? Bu soruların cevabı bize neyi kazandıracak? İster sosyal olsun ister nesnel varlıklar olsun tabiat, farlılıklar ve aynılıklar ile dengededir. Bu dengenin bozulması hiç kimsenin işine yaramaz. Bu yüzden konu hakkında bilgi sahibi olmak sıradan bir kazanım değildir.

Her şey aynı olsaydı ne olurdu? Eğer bu soru başta insanlar olmak üzere canlılar için sorulmuş olsaydı bunun tek bir cevabı olurdu, o da yaşamın olanaksız olacağıydı. Bireylerin fiziksel ve ruhsal yönleri yüzde yüz aynı olsaydı sözgelimi dünyadaki altı milyar insanın aynı anda tuvalete gitmesi, aynı anda ve aynı miktarda aynı yiyeceği yemesi gerecekti. Aynı işte çalışması ve aynı duygularla hareket etmesi gerekecekti. Ancak tabiat böyle bir yaşamı mümkün kılmazdı. Birinin ölümüyle bütün hepsi ölürdü. Hepsinin yüzde yüz birbirinden farklı olması da benzeri sonuçları doğuracaktı. O zaman da yeryüzünde tek bir birey yaşıyormuş gibi birbiriyle ilgisiz milyarlarca bireysel âlem oluşurdu ve kısa yaşam süresi ile tek nesilde işin sonuna gelinecekti. Bütün insanların her konuda birbiri gibi düşünüp birbiri gibi algılaması, her şeye rağmen yaşamı mümkün kılsaydı bile insanlar bu simetriyi kırmak için olağanüstü çabalar içine gireceklerdi. Farklılaşmayı başardıkları yerde de umutla beklenen dünya devrimini gerçekleştirmiş olacaklardı. Ancak yazık ki; gezegenimizin sahip olduğu su, oksijen ve benzeri yaşamın temel koşullardan biri olan bu insani farklılığın sunduğu nimetin farkında olmayanların sayısı anormal düzeyde yüksektir. Özellikle gelişmemiş veya yarı gelişmiş toplumlarda bu farklılaşmanın ortadan kaldırılması için yürütülen akıl almaz uygulamalar, en genel ifadeyle Yaratan’a ve yaratılmışlara karşı girişilen belirgin bir küstahlıktır. Akıl, bilim ve doğa ölçeğinde ise son derece cahilce bir sorumsuzluğu ifade eder. Kim kimden ne kadar farklı ise öteki de ondan o denli farklıdır. Matematiksel ifade ile, iki noktanın birbirinden uzaklığı her iki yönden de daima aynıdır. Böylece birinin farklılığını ret eden aynı zamanda kendi farklılığını da ret etmiş oluyor. Çünkü farklılıklar, mensuplarının var olma nedenidir. Aslında farklılığı ret ve inkâr eğiliminin düşünce ile her hangi bir ilgisi bulunmuyor. Bu eğilim, insandan çok hayvanlara özgü içgüdüsel  bir niteliği ifade eder. İnsan bazında belki en fazla duygudurum ile  ilgili bir rahatsızlığı ifade edebilir. Bu yüzden ırkçılık ve faşizmi her hangi bir düşünce, fikir veya yönetim şekli olarak nitelemek keskin bir yanlışlıktır. Irkçılık ve faşizmi, köpek balığının başka küçük bir balığı yemesi gibi bir benzetmeye dahil etmek konunun tam olarak anlaşılmasını sağlamıyor. Çünkü köpek balığı, diğer balığı yerken bunu, diğer balığın kendisine benzemiyor olması nedeniyle yapmıyor. Bunun besin ihtiyacını gidermesi gibi son derece basit ve zorunlu  bir nedeni vardır. Oysa ki ırkçılık ve Faşizmde durum, tamamen nedensiz ve çok daha vahşidir. Öyle ki yeryüzünde var olan hiçbir kural ve ölçü ile izah edilememektedir. Dolayısıyla ırkçılık ve faşizmi, çevreye en fazla zarar veren psikolojik bir hastalık olarak tanımlamak daha isabetlidir. Bilim insanlarının geliştirdiği bazı ilaçların ırkçılığa iyi geldiği söylense de bu konudaki en büyük eksikliğin henüz hastalık olarak literatüre geçmemiş olmasıdır. Hastalığın,  bulaşıcı olması, kültürel ve toplumsal bazda yatay ve dikey olarak yayılma özelliğini göstermesi ise çok daha ürkütücüdür. Bu hastalığın en belirgin özelliklerinden biri, savaş ve çatışmalarda muhatabına olabildiğince acı çektirmek, diğer bir özelliği ise bulaşacağı kişinin eğitim, cinsiyet, din ve sosyal statüsüne bakmıyor olmasıdır. Üçüncü ve en büyük diğer bir özelliği ise önyargılarındaki sızdırmazlık nedeniyle, akıl, bilim, vicdan, gibi  hiçbir şeyin etkilemiyor olmasıdır. Bunların normalleşmesi, ancak bütün dünya insanlarının yüzde yüz kendilerine benzemesinden ve bu sonucun tamamen boş ve kocaman bir hiçlikten başka bir şey olmadığını görmelerinden ayrıca artık hayatın bu homojenlik içinde sürdürülemeyeceğini öğrenmelerinden  sonra  mümkün olabilecektir. Bu durumda “Biz ne yaptık böyle?” diye nedamet gösterme şansları olmayacaktır çünkü böyle bir homojenliğin oluşması kıyamete kadar mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla bunun bir hastalık olarak tanımlanıp tedavi yollarının geliştirilmesi en yakın çözüm gibi görünmektedir.

Yine her bir bireyin, birim bazda her bir konuda birbirinin aksini düşünüp  zıt algılamalar içinde olmaları da kaotik bir soruna neden olacaktır. Bu yüzden aynılık içinde farklılık ve farklılık içinde aynılığın yaşanması en ideal tablodur. Tabiatın işler yapısı ise bunun doz ve dengesini korumaktadır. Özetle tamamen homojen toplumlarda gelişimin, tamamen heterojen toplumlarda ise sonucun elde edilmesi mümkün olmayacaktır. Fakat, zaten tabiat, her iki durumun oluşmasına da müsaade etmemektedir. Sorun, insanları bu iki duruma zorlamaktan kaynaklanmaktadır.

Farklılık ve aynılığın nesnel varlığa uygulanması halinde de aynı trajikomik durumun olacağını tasvir etmek zor değildir. Bütün nesnelerin birbirinin aynısı malzemeden oluşan beş santimetrekarelik ince levhalar halinde olduğunu hayal etmek bile yeteri kadar sıkıcıdır. Uzayda asılı duran bu sayısız levhalardan bazıları insan, bazıları domates, bazıları su, bazıları fil bazıları ev, bazıları da gök cisimleri olurdu. Kimse böyle bir evrende yaşamayı istemezdi. Eğer bu nesnelerin tümü yüzde yüz farklı olsaydı ve aralarında hiçbir ortak yön bulunmasaydı o zaman bunların arasında hiçbir etkileşim de olmayacaktı. Her bir nesne kendi başına küçücük bir evren olurdu. Böyle bir âlemde herhangi bir fizik kuralı ya da başka bir kuraldan söz etmek de mümkün olmazdı. O halde farlılık ve aynılığın her nesne ve olay için değişken ve değişmezlerin, yerine göre yer değiştirdiği veya değiştirmediği çok sayıda eşik değerlerin olması gerekiyor.

Eşik değerlerin aşılması beraberinde küçük veya büyük kaosların yaşanması anlamına geliyor. Bu yüzden tabiatın makro veya mikro düzeyde kusursuz bir yönetime gereksinimi olduğunu saptamak gerekiyor. (Tabii ki kusursuz bir yöneticiye ihtiyacı olduğunu da) Evrenin ilk olayı olan Big Bang (Büyük Patlama) ile;  entropi düzeyi sıfır olan kusursuz bir yapı oluştu. Sonraki dönemde (özellikle patlamalarda) her şeyin düzensizliğe doğru akıp gittiği kuralına göre bu ilk olay, paradoksal bir istisna gibi görünse de kusursuz yöneticinin iradesi dikkate alındığında ortada tasarlanmış bir işleyişin olduğunu kabul etmenin önünde her hangi bir engel bulunmuyor. İnsana göre tabiatın sonraki işleyişinde yüksek bir entropi görünse de makro düzeydeki bütüncül yaklaşım çerçevesinde (Yönetici nezdinde) aslında kusursuz bir işeyiş söz konusudur. İnsanlar hariç tabiatın işleyişi aslında emin bir elde son derece düzgün işlediğinden bu konuda tasalanmaya da gerek yoktur.  Ancak yine irade sahibi insanların isteyerek veya istemeyerek bu işleyişe karşı çıkması sorunun ana kaynağını oluşturmaktadır. Belki de gerçek entropiyi insanlar oluşturmaktadır.

İnsanların en temel özelliklerinden biri de “değiştirme” eğilimine sahip olmalarıdır. Değiştirme eğilimi başlangıçta masum görünebilir ancak insanın, tabiatın “zorunlu kusursuzluk” işleyişi ilkesine göre iradi ve kusurlu potansiyeli tehlikenin de başlangıcını oluşturuyor. Farklılık ve aynılığın eşik değerleri burada aşılıyor ve sosyal entropi düzeyinin yükselmesi bu ortamda gerçekleşiyor. Yönetici, ceza ve ödül ile kendi katında entropiyi yine de sıfır düzeyde tutuyor ama insanlar açısından durum  içler açısıdır.

İnsanların değiştirme eğilimi, farklılıkları aynılaştırmaya aynılığı da  farklılaştırmaya yönlendiriyor, bunu sürekli tekrar ediyor ve bu konuda adil ölçüler koyamıyor. Bu nedenle de eşik değerler aşılıyor ve aşılma oranında da kaos ve tehlikeler oluşuyor.

İnsanlar ev yapmaya arsa oluşturmak üzere  arazideki engebeleri düzleştiriyor, ağaçları bitkileri ve hayvanları yok ediyor. Evi yaptıktan sonra da mimari bir peyzajcılıkla tabiatın doğal yapısının bir benzerini bahçesinde oluşturmaya, ortamını yok ettiği hayvanları uygunsuz  ev ortamına  taşımaya başlıyor. Tabiatın aynılığını bir başka yere taşıyıp lokalize ederken ve bunu  avucunda tutmaya çalışırken aynı zamanda tabiatın farklılığına da savaş açıyor. Bir süre sonra bahçesinin yapaylığı kendisini rahatsız ediyor ve tekrar tabiatın farklılığına yöneliyor. Bu döngü böyle sürüp giderken her değişim bir eşik değeri çiğnediğinden, ortaya yeni sorunlar çıkıyor. Aynı şekilde göl ve denizleri dolgu malzemesiyle kara ile aynılaştırmaya çalışırken karasal yerlerde yapay göller oluşturmak suretiyle de karaları denizle aynılaştırmaya çalışıyor. Seri üretimle birbirinin aynısı bir çok ürün üretiliyor daha sonra bunlara farklı özellikler ilave ediliyor. Kısacası aynı olması gereken alanları farklılaştırırken farklı olması gereken alanları da aynılaştırmaya çalışıyor.  Peki bu aynılaştırma ve farklılaştırmada ölçü tutturulabiliyor mu? Bu sorunun en iyi cevabını, insanların tabiata verdiği zararlar veriyor.

Farklılık ve aynılıkta en büyük trajedi ise yukarıda değinildiği gibi sosyal alanlarda kendisini gösteriyor. İnsanlar temel bazı niteliklerde aynıdır. Belli bir kütleye ve hacme sahip olmaları, anatomik ve biyolojik yapılarındaki ilkeleri, zamana ve uzaya gereksinim duymaları aynı fiziksel kurallara tabi olmaları ve benzeri bazı alanlarda aynı iken diğer bazı alanlarda ise muazzam farklılıklar gösterirler. Fakat insanlar, aynı olmaları gereken yerde birbirlerini farklılığa zorlarken farklı olmaları gereken yerlerde ise birbirlerini aynılaştırmaya çalışıyorlar. Bir halkın bir başka halkı kendi ırkıyla aynılaştırmaya zorlaması, aynılaşmadığı takdirde de onu ötekileştirmeye veya yok etmeye çalışması bir eşik değerin çiğnenmesinden doğan trajedilerdir. Coğrafi ve düşünsel ötekileştirmelerde de aynılığa zorlama söz konudur.  Yine bazı insanların doğal olmayan yöntemlerle kendilerini veya başkalarını toplumdan farklılaştırarak elit/ayrıcalıklı bir konum oluşturmaya kalkışması aynı olması gereken eşiği farklılıkla çiğnemesi sonucunda  oluşturdukları bir bozgunculuktur. Sosyal yapılardaki entropi düzeyi ne kadar yüksekse farklılık ve aynılıkta da, o denli eşik çiğnenmiş demektir.

Farklılık ve aynılıkta eşik değerler nasıl ve neye göre belirlenecek? Aslında insanların bunu belirlemeye haklarının olmadığını düşünüyorum. İnsanlar duygu ve tercih yeteneğine sahip olduklarından bunu belirlemede başarılı da olamazlar. Tabiattaki kusursuz işleyiş ise aslında her türlü eşiği tanımlamıştır. İnsanlar “başlangıç” değerlerine (yapısal ve tabii) ne kadar yakın dururlarsa o denli adil bir eşikte  varlık göstereceklerdir ve sosyal entropi düzeyi o denli düşük olacaktır. Doğada, her sosyal ilişkinin karşılık bulduğu bir örnek mutlaka vardır. Önemli olan o örneği tespit edip ilişkileri ona göre düzenlemektir. Tabiattaki kusursuz ayrıntılar gibi adalet (denge) evrensel ilkeler doğrultusunda detaylandırılabilir.

NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
Frankfurt Başkonsolosluğunun
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Avrupa Olay Gazetesi 87.Sayı
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA