DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Z.Abidin Toprak
Z.Abidin Toprak
Giriş Tarihi : 07-01-2016 23:44

EŞSİZ TASARIMLAR

EŞSİZ TASARIMLAR

Canlılık

Z. Abidin TOPRAK

Eğer bir gün yürürken yol kenarında bulunan bir kaya parçasının kımıldadığını, hareket edip yürüdüğünü, sonra size dönüp gülümsediğini ve “gel” diye seslendiğini görürseniz, ya küçük dilinizi yutar ya da tabana kuvvet deyip arkanıza bakmadan oradan uzaklaşmaya çalışırdınız. Eğer bir gazeteciyseniz dünya tarihinde görülmemiş bir habere de imza atmış olurdunuz. Aslında haksız yere bu şaşkınlığı yaşamıyoruz. Çünkü şu an gördüğümüz milyonlarca canlı türünün her biri başlangıç itibariyle böylesi sıra dışı bir olaydı. Canlıların tümü, tamamen cansız olan materyallerden oluşuyor. En nihayetinde bütün canlılar, kuarkların oluşturduğu atom çekirdeği ve bu çekirdeğin elektronla birleşerek oluşturduğu tamamen cansız olan atomlardan oluşmaktadır. Bir zamanlar evrende hiçbir canlı yoktu. Dolayısıyla evreni ve içindeki muhteşem dengeyi anlayıp anlamlandırabilecek kimse de yoktu. Aslında bu durum; evrenin bir çeşit “var olmama” halinin değişik bir yansıması gibiydi. Bu kupkuru cansızlık içinde canlılığı tasarlayabilmek bir yana bunu akıl etmek, hatta hayal etmek dahi kesin olarak olanaksızdı. Bu imkânsızlık, sadece bunu hayal edebilecek canlıların olmayışından kaynaklanmıyordu. Asıl neden, evrende olmayan bir şeyin asla hayal edilip tasarlanamayacağı gerçeğinden ileri geliyor. Bütün engelsiz özgürlüğüne rağmen hayallerimiz yine de evrenle sınırlandırılmıştır. Nitekim evrende henüz canlılığın bir örneği yokken bunu düşünebilmek, hayal etmek ya da tasarlamak en imkânsız olan durumlardan biridir. Öyle ki bir canlının yaratılması, henüz olmayan canlılığı tasarlamak kadar imkânsız değildir. Dolayısıyla yaratılmışlar için olmayanı hayal etmenin kapıları tamamen kapalıdır. Hiçbir hayal gücü evrende olmayan bir şeyi hayal edemez. İşte böyle bir imkânsızlık içinde, yani evvelde hiçbir canlı yokken canlılık tasarlandı ve yaratıldı. Tasarlamak en zor aşamaydı; çünkü evrenin olanakları bunu imkânsız kılıyordu. Ancak yaratma olayı tasarıma göre daha olanaklıydı. Ne var ki yaratılmışlar açısından yaratmanın kendisi de olanaksızdı. Çünkü yaratma olayının kendisi ve içine konan akıl almaz denge, dizayn ve ilginçliklerin tamamı her türlü sınırlarımızın ötesinde yer alır.

Sayısız cansız parçacık, muhteşem ve eşsiz bir tasarımla bir araya getirilerek canlıları oluşturuyor. Bunun ne kadar muhteşem olduğunu anlamak için şu deneyi sadece hafızanızda canlandırmanız yeterlidir. Size yeteri kadar atom, hatta imtiyaz tanınarak bu atomların oluşturduğu moleküller ve bu moleküllerin oluşturduğu hücreler sapasağlam verilmiştir. Dahası biraz daha imtiyaz tanınarak hücrelerin oluşturduğu dokular da sapasağlam bir şekilde size teslim edilmiş. Yani özetle size yaklaşık 70 kilogram ağırlığında kemik, deri, kan, kas, damar, tırnak, saç, diş, sinir ve diğer gerekli sıvılardan oluşan et ve kemik yığını verilmiş. Bu et ve kemik yığınının bütün hücreleri tamamen sağlamdır. Sizden istenen ise bundan bir insan oluşturmaktır. Bunu yapmanızın olanaksız olduğunu hatırlatmaya gerek yoktur. Fakat unutmamak gerekiyor ki tabiat yaratıldığında bu kadar imtiyaz sahibi değildi. Evren ilk yaratıldığında atom çekirdekleri ve elektronlar dâhil hiçbir madde mevcut değildi. Her şey zaman, uzay ve ışımadan ibaretti. Madde ise çok sonraları var oldu. Madde oluştuktan ve de gezegenimiz var olduktan bu yana, yaklaşık 4 milyar yıl boyunca bu gezegen, kuru bir kayaç gezegenden ibaretti. İçinde su, oksijen ve bitkilerin dahi olmadığı bu gezegendeki hâkim madde ise taş toprak ve bir takım gazlardı. Ancak bu kadar dezavantajlı duruma rağmen, gezegenimiz, mevcut şartlarda milyonlarca canlı türünü oluşturmakla yükümlü kılınmıştı. Bu gün gördüğümüz milyonlarca sevimli hayvandan, kadife yapraklı renkli çiçeklere kadar; bilgisayar icat eden insanlardan ormanlara kadar, bütün canlılar o taş ve topraktan elde dilerek bu muhteşem yapılara kavuşturuldu. Milyonlarca canlı türünün bu şartlardaki oluşumu elbette ki konuşup gülümseyen bir taştan daha sıra dışı, daha garip, daha olağanüstü ve daha muhteşemdir. Bunun ne denli harikulade bir tasarım olduğunu anlamak için ilk erken evrenin şartlarına bakmak ve henüz hiçbir canlı yokken maddeye canlılık diye bir işlevselliğin kazandırılmasının hayal bile edilemeyeceğini bilmek gerekiyor.

Eğer canlılık olmasaydı ortam renksiz, tatsız, karanlık ve hatta bütün ihtişamına rağmen ölü bir evren olurdu. Canlılık, bu muhteşem tasarımın tek alıcısıdır. Ancak son derece pahalı ve risk barındıran bir tasarımdır. İşlevini sürdürebilmesi için bir o kadar pahalı tasarımlarla donatılması gerekiyordu. Canlıların anatomisi, iç ve dış organların çalışma şekli, genetik yapısı, kan, kas, deri ve kemik üzerine inşa edilen bu mükemmel yapı, binlerce yıldır sağlık uzmanları tarafından keşfedilmeye çalışılmaktadır.

Ancak canlılığın bu teknik ayrıntılardan çok daha fazlası işlevselliğinde yatıyor. Kuşkusuz bu canlıların içinde en muhteşem olanı insandır. İnsan başlı başına çok özel bir fenomendir. İtiraz ve inkâr etme, karşı çıkma, nankörlük yapma, aldatma, aldanma, zulüm etme, öğrenme, öğretme, algılama, akıl etme, zevk alma, duyumsama, acıma, acımasız davranma, mutlu olma, üzülme, kaygılanma, korkma, gülme, sinirlenme, hastalanma, yaşlanma, sevme, sevinme, nefret etme, inat etme, kibirlenme, sahiplenme, vazgeçme, hayranlık duyma, ağlama, bağırma, bağlanma, susma, konuşma, görme, koklama, duyma, hissetme, hareket etme, yürüme, yorulma, dinlenme, uyuma, beslenme, üreme, değiştirme, düşünme, analiz etme, gelişme, geliştirme, değişme, değiştirme, sorun ve çözüm üretme, bozma, onarma, cinsiyet sahibi olma, âşık olma, algılama, üşüme, ısınma, acı duyma, acıkma, susama, nefes alma, ölme… Canlıların, bu ve benzeri daha pek çok zıt kutuplu ve çeşitli özelliklerle yaratılması her türlü disiplini zorlayan sıra dışı tasarımlardır. Bu niteliklerin her biri yine kendi içinde en üst seviyede bir başarıyı barındırıyor. Bir insan hiçbir bilgiye sahip değilken doğuyor. Ancak aşırı öğrenme arzusu onu her tülü ses ve nesneye karşı duyarlı hale getiriyor. Karşısına çıkan her şeye aşırı bir dikkat ve şaşkınlıkla bakıyor ve gördüğü her şeye elini uzatıyor. Ses hangi taraftan geliyorsa o tarafa bakıp her şeyi izlemeye çalışıyor. İşte bu özelliği sayesinde de yaklaşık beş yaşına geldiğinde binlerce nesnenin ismini öğreniyor, yürümeyi başarıyor, kurallı cümleler kurup konuşabiliyor ve çevresindeki her nesnenin kaba özellikleri hakkında malumat sahibi oluyor. Yine bu çerçevede akıl yürütebiliyor ve beş yaşında iken yüz yaşındaki bir hayvandan daha zeki olabiliyor. Bu yüzden yüz yıllık bir eğitim verilse dahi herhangi bir hayvana beş yaşındaki çocuğun sahip olduğu bilgi ve beceri kazandırılamaz. Bu aşırı düzeydeki hızlı öğrenme, herhangi bir eğitim olmaksızın doğal ortamda kendiliğinden gerçekleşiyor.

Gerek bu sıra dışı, riskli ve pahalı işlevler, gerekse anatomik yapıdaki inanılmaz teknik tasarım ve ayrıntıların tamamı ortalama 70 kilogramlık bir et ve kemik yığını üzerine inşa edilmiştir. Öyle bir yığın ki gerektiğinde elini sıkıp yumruğunu çekiç olarak kullanabilecek, gerektiğinde aynı ellerle, Mona Lisa tablosunu çizebilecektir. Gerektiğinde omuzlarında yük taşıyacak, gerektiğinde bilgisayar icat edip akıl almaz programlarla donatacak. Yerine göre küçük bir yatakta uyuyacak, yerine göre kendi boyu ve ağırlığının binlerce katı büyüklüğünde devasa inşaatlar yapacak. Bu canlı türü, yer çekimi kuvvetine karşı milyonlarca insanı milyonlarca saat havada seyahat ettirecek ve milyarlarca kilometre uzaklıktaki gezegenlere araç fırlatacak. İki tırnağını denk getirip diğer elindeki dikeni çıkaracak, diğer tarafta bütün canlıları yok edebilecek kadar silah üretecek. Birbiri için ölecek kadar bağlılık gösterecek ancak milyonlarcasını öldürebilecek kadar da zalim olacak. Hem savaş yapacak hem hastaları tedavi edip canlılığı onarmaya çalışacak. Hem düzen kuracak hem düzen bozacak hem yargılayacak hem yargılanacak. Şiir yazacak, felsefe yapacak, bilim ve çözüm üretecek; ama sorun çıkaracak, sonra da çıkardığı sorunların muhatabı olacak.

Kuşkusuz bütün bunları, ortalaması 70 kilogram ağırlığında olan et ve kemik yığınları yapıyor. İnsan bu kadar güçlü, çeşitli ve keskin işlevlerle yaratıldığı için bütün zekâsına rağmen kontrol edilmesi en zor olan canlı türüdür. Genelde canlıları, özelde insanları cansız varlıklardan ayıran en önemli özellik sanıldığı gibi, üreme, gelişme, zekâ ve ölme gibi işlevler değildir. Canlıları, cansızlardan ayıran en belirleyici nitelik tercih kullanabilme özelliğine sahip olmalarıdır. Cansızların tamamı, Newton Fiziğine (atomdan büyük ) veya Kuantum Fiziğine (atomdan küçük) tabidir. Yani ya Newton Fiziğinin neden sonuç ilişkisine ya da Kuantum Fiziğinin olasılık ilişkisine tabidirler. Yine evrenin üç temel sabitinden biri de “evren simetriği” prensibidir. Yani fizik kuralları evrenin her yerinde aynıdır. Başka bir ifade ile her zaman aynı şartlarda aynı sonuçlar elde edilir. İşte tam bu noktada canlı varlıklar ilginç bir farklılık gösterir. Canlılar madde olarak aynı fiziksel kurallara tabi iken “canlı” olarak bu kuralların dışına da çıkabilirler. Çünkü canlıların tercih (irade) kullanma yeteneği de mevcuttur. Bu iki unsuru da mükemmel bir uyum içinde yaparlar. Yani tercihi kullanıp gerisini yine fiziğin doğal kurallarına bırakırlar. Belli niteliklere sahip bir topu, belirlenmiş sert bir zemine belli bir kuvvet ve açı ile çakarsanız top geri teper. Eğer yüzde yüz aynı şartlarda aynı eylemi tekrar ederseniz top da her defasında yüzde yüz aynı eylemi gerçekleştirir. Fakat canlılar böyle değildir. Bir insana bir söz söylediğinizde bu sözün size nasıl döneceğini muhatabınızın tercihi belirliyor. Böyle bir söz karşılığında size gülümseyebileceği gibi yumruğunu gözünüze de indirebilir. Hangisini tercih ederse etsin eylemin başlamasına kendisi karar verir; ancak eylem yine mevcut fizik yasaları içinde cereyan eder. Ayrıca canlılar bu tercihi kullanırken, şartlar tamamen aynı olsa da her zaman aynı olay karşısında aynı tepkiyi vermeyebiliyor. İşte canlıları cansızlardan ayıran en önemli özellik budur. Canlıları öngörülemez ve dolayısıyla tehlikeli yapan özellik de yine budur. Eğer canlılık olmasaydı böyle bir işlevin hayal edilmesi de mümkün olmayacaktı.

Canlılık olmaksızın da madde var olmaya devam ederdi; ama canlılık belki de maddenin ulaşabileceği maksimum güzelliktir ve başlı başına evrenin en harika tasarımlarından biridir. Gerçekten her şey canlılıkla anlam kazanıyor. Hiçbir canlının olmadığı bir evrenin var olup olmaması bile önemini yitiriyor. Yani bu durumda var olması ile olmaması aynı şeydir. Fakat canlılar tek yönlü bir nitelikle yaratılmış olsalardı anlam tamamlanmamış olacaktı. Söz gelimi canlıların tamamı iyi ve zararsız olsaydı ya da tam tersine hepsi kötü ve zararlı olsaydı evrenin anlamı yarım olurdu. Evrenin tam ve doruk noktada anlam bulması için canlılarda iyilik ve kötülük kabiliyetinin bir arada olması ve bunlardan birini yahut diğerini tercih edebilme yeteneğine sahip olması gerekiyor. Eğer bu tasarım bize bırakılmış olsaydı muhtemelen biz, canlıları tek yönlü (ya iyi ya da kötü) olarak dizayn eder ve onlara tercih hakkını vermezdik. Bu durumda iyi dizaynda iyiliğin, kötü dizaynda da kötülüğün anlamı olmayacaktı. Çünkü genel olarak zıtlıklardan herhangi biri, diğerinin var olma nedenidir. Nitekim gündelik hayatımızda her söylediğimizi onaylayan ile her söylediğimizi ret edenlerin tercihlerini çok anlamlı bulmayız. Ancak, insan olarak sonsuz bir güç ve özgüvenimiz olmadığı için (ki biz insanlar için bir kusur değildir) genelde bizi eleştirenlerden değil onaylayanlardan hoşlanırız. Ancak güç, özgüven eksikliği ve zekâ düzeyi belli standartların altına düştüğünde de başka sorunlarla karşılaşırız. Nitekim bazı birey veya grupların herkesi kendine benzetmeye zorlaması, doğal ve tercihe dayanmayan, dil, cinsiyet, ırk, toprak ve renkleri yasaklamaya veya kısıtlamaya çalışması, üstünlük veya aşağılama ölçütü olarak kullanması, çeşitliliği düzleştirip tek yönlülüğe yönelmeye çalışması düşük ve normalin altındaki zekâ düzeyinden kaynaklanıyor. En kabul edilemez dayatmalardan biri de insanın kendi tercihi olmayan niteliklerinden dolayı sorumlu tutulmasıdır. Bu tür ırkçı yaklaşımlar yüzünden dünya genelinde yüzlerce savaş ve çatışmanın çıktığı, hakeza milyonlarca masum insanın katledilmiş olduğu dikkate alındığında insana ait yüksek zekânın da düşük zekânın da ne denli etkin olduğu anlaşılabiliyor. Böylesi muazzam bir tasarımın bu denli basit ırkçı duygular uğruna harcanması, parayı tuvalet kâğıdı olarak kullanmaktan daha aptalca bir yaklaşımdır. Çünkü bütün savaş, çatışma, katliam, işkence, baskı, aşağılama ve kısıtlamalara rağmen ne kimse cinsiyetinden kopabilmiş ne de dilinden ve renginden kopabilmiştir. Hayvanlar genelde kendilerine benzemeyen canlı türlerini güçleri nispetince yemeye kalkışırlar. Fakat hayvanlardaki bu özellik, beslenme ihtiyacı gibi doğal bir nedene dayanıyor. Üstelik bir hayvan diğerini yerken yemekte olduğu canlının acı çektiğini bilmiyor. Muhakeme yeteneği olmadığından empati kuramıyor. İnsanlar ise acı ve muhakemeyi yapabildiği, üstelik beslenme ihtiyacı gibi bir ihtiyaç söz konusu olmadığı, dahası insan tabiatına aykırı olan talepleri nedeniyle sonuç alamayacağını bildiği halde hayvanların en hayvani yönlerine özenebiliyor. Bu hayvani özellikler ise tamamen düşük bir zekâ üzerine bindirilmiş fantezilere dayanmıyor, çoğu defa hayvani duyguların aklı yalıtması esasına da dayanıyor. Düşük zekâ veya yalıtılmış akıl, sonuç olarak akli yoksunluk olarak tezahür ediyor. Duygunun kullanılması gerektiği yerde aklı kullanmak, aklın kullanılması gerektiği yerde de duyguyu kullanmak son derece trajik ve acımasız sonuçlara sebep olabiliyor. Cansız doğa ve insanın dışındaki diğer bütün canlılar kendini denge ve kontrol altında tutabiliyorken insanlar hem kendi dengesini hem tabiatın dengesini bozabiliyor. Fakat işte insan bu kadar özgür yeteneklerle donatılmıştır. Öyle ki bir insan, meleklerden daha üstün olabileceği gibi hayvanlardan ve hatta en değersiz nesnelerden de daha aşağılık olabiliyor. Yüce Allah dileseydi canlıları, kötülük yapma tercih ve yeteneğinden yoksun bırakırdı. Fakat sonsuz bir güç ve iradeye sahip olduğu için canlılarda iyilik ve kötülük yeteneğini bir arada yaratmış ve tercihinde de özgür bırakmıştır. Ancak akıl verip yol gösterdikten sonra da sorumlu tutmuştur. Böylece evren canlılardaki bu niteliklerle beraber anlamın doruğuna kavuşmuştur. Koca evrende sadece küçücük bir gezegende canlıların yaşıyor olması hiç sorun değildir. Eğer oturduğunuz yerden uzayın en uzak sınırlarındaki bir gezegeni düşünebiliyorsanız bu durum canlılığın bütün evreni kapsayıp anlamlandırdığını gösteriyor. İşin bir diğer güzel tarafı ise paralel evrenler gibi her bir canlının tamamen kendine özgü bir evrene sahip olmasıdır. Sanki her bir canlı tek başına bütün evrenin sahibidir. Bütün karmaşık ve sıkı ilişkilere rağmen kimse bir diğerinin dünyasına veya evrenine nüfuz edemiyor ve bu dünyalar (evrenler) hiçbir şekilde birbiriyle kesişip engele dönüşmüyor. Bize verilen zekâ ve yeteneğin düzeyi ne olursa olsun canlılık öncesinde maddeye canlılık gibi bir işlevselliği giydirmeyi asla hayal edemezdik. Canlılık, birbirinden sonsuz uzaklıktaki iki noktanın birleşmesi gibi olanaksızlığın en keskin durumundan, olabilecek en mükemmel duruma geçme fenomenidir.

NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
Gazete Manşetleri
Yol Durumu
E-GAZETE
Frankfurt Başkonsolosluğunun
ANKET OYLAMA TÜMÜ
GÜNÜN KARİKATÜRÜ
Avrupa Olay Gazetesi 87.Sayı
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA