AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI

Ferid Turgut

04-10-2026 15:32

 

Eskiden Anadolu'da anneler, günün bir vaktinde kapının önüne otururdu.

Önlerine bir tepsi içine pirinç koyarlar, sonra da tane tane ayıklamaya başlarlardı.

Biz çocuklar sanırdık ki sadece pirincin içindeki taşları arıyorlar.

Meğer öyle değilmiş…

Onlar taş ayıklarken biraz da hayatı ayıklıyorlarmış.

Bir taş çıkardı önlerinden, kenara koyarlardı.

Sonra bir tane daha…

Hiç acele etmeden.

Çünkü Anadolu kadını aceleyi pek bilmezdi. Onun sabrı, bugün bizim saatlere sığdıramadığımız kadar uzundu.

Ama bizim Anadolu'nun her yerinde pirincin hikâyesi aynı değildi.

Benim çocukluğumun geçtiği Gaziantep ovalarında pirinç ekilmezdi. Bu yüzden pirinç bizim sofralarımızda öyle her gün görülen bir yiyecek değildi.

Pahalıydı.

Biraz da misafirlikti pirinç.

Eve misafir geldiğinde çıkarılır, pilavı yapılır, sofraya konurdu.

Çocuk aklımızla bunun nedenini çok düşünmezdik.

Bizim soframızın asıl bereketi başkaydı.

Bulgurdu.

Hasat zamanı gelip tarlalardan ürünler kaldırıldıktan sonra, evlerde başka bir telaş başlardı.

Kış hazırlığı…

Bugün markete gidip birkaç torba bulgur almak kadar kolay değildi.

Önce büyük kazanlar, bizim oralardaki adıyla dom kazanları, kurulur; buğdaylar kaynatılırdı.

Sonra hedik yapılırdı.

O günlerin kokusu bile başkaydı.

Kaynamış buğdaylar dama serilir, güneşin altında kurumaya bırakılırdı.

Günlerce beklerdik.

Güneş işini yapar, rüzgâr yardım eder, biz de başında beklerdik.

İyice kuruduktan sonra çuvallara doldurulur, değirmenin yolu tutulurdu.

Değirmende çekilir, bulgur olarak geri gelirdi.

Ama iş orada da bitmezdi.

Bulgur yeniden dama serilir, güneşin altında bir kez daha kurutulurdu.

Sonra çuvallar doldurulur, kilerlere kaldırılırdı.

İşte o zaman evin insanları derin bir nefes alırdı.

Çünkü kışlık bulgur hazırdı.

Evde bulgur varsa, kışın ne pişeceği konusunda insanın gönlü daha rahattı.

Bir bulgur pilavı…

Yanına bir soğan kırdın mı…

Daha ne olsun?

Bazen insanın mutluluğu gerçekten de bundan ibaretti.

Bir tabak sıcak yemek, yanında kuru bir soğan ve evin içinde eksik olmayan ekmek…

Bugün sofralarımızda yüzlerce çeşit yemek var.

Ama o günlerin bir tabak bulgur pilavındaki huzuru bazen hiçbirinde bulamıyoruz.

İşte biz böyle büyüdük.

Pirinç bizim için biraz uzaktı.

Misafir gelince sofraya gelen, özel günlerin pilavıydı.

Bulgur ise evin evladı gibiydi.

Kışın tencerede bulgur kaynardı.

Yanına ayran olurdu.

Soğan olurdu.

Bazen salça, bazen domates, bazen de evde ne varsa…

Ama sofradan kimse aç kalkmazdı.

Çünkü yokluğun içinde bile bir bereket vardı.

İnsan elindekinin kıymetini biliyordu.

Belki de bu yüzden, bizim kuşağın hafızasında bir tas bulgur pilavı bile koskoca bir çocukluk taşır.

Sonra düşününce anlıyorum.

Annemin pirinci ayıklaması da boşuna değilmiş.

O küçücük taşları ayıklarken aslında hayatın ne kadar emek istediğini biliyormuş.

Bir lokmanın sofraya gelmesi için neler gerektiğini biliyormuş.

Tarlanın sürülmesini…

Tohumun atılmasını…

Hasadı…

Kazanların kurulmasını…

Hediklerin kaynatılmasını…

Dama serilmesini…

Değirmene gidip gelmesini…

Tekrar kurutulmasını…

Çuvalların doldurulmasını…

Kilerin hazırlanmasını…

Ve bütün bunların sonunda kışın ortasında tencerenin başında pişen bir tabak bulgur pilavını…

Bugün bunların hiçbirini düşünmeden sofraya oturuyoruz.

Bir düğmeye basıyoruz.

Bir dükkâna giriyoruz.

Bir sipariş veriyoruz.

Ama eskiden sofraya gelen her lokmanın arkasında alın teri vardı.

Belki de pirincin taşını ayıklamak bu yüzden bize daha anlamlı geliyor şimdi.

Çünkü annelerimiz, yiyeceğin kıymetini biliyordu.

Bir pirinç tanesini bile ziyan etmek istemezlerdi.

Bir taş çıkardı mı kenara koyarlardı.

Sonra elleri yeniden pirincin içine girerdi.

Tane tane…

Sabırla…

Sessizce…

Belki de o sırada hayatını düşünürdü.

Askere gönderdiği oğlunu…

Gurbete giden kocasını…

Okula gönderdiği çocuğunu…

Evde bekleyen borçları…

Kışın nasıl geçeceğini…

Ama elleri işini yapardı.

Çünkü hayat beklemiyordu.

Biz büyüdükçe pirincin taşını ayıklamayı da bıraktık.

Her şeyi hazır almaya başladık.

Pirinç temizdi artık.

Bulgur hazırdı.

Sofra daha kolay kuruluyordu.

Ama hayatımızın içindeki taşlar çoğaldı.

Üstelik eskisi gibi görünmüyorlardı.

Birinin söylediği kırıcı bir söz…

Bir dostun sessizce uzaklaşması…

Bir evladın derdi…

Bir annenin hastalığı…

Bir babanın mezarı…

Gurbette geçirilen yıllar…

Kimseye anlatamadığın yalnızlık…

İçinde biriktirdiğin kırgınlıklar…

Bunların hiçbirini eline alıp kenara koyamıyorsun.

Keşke insanın içindeki taşlar da pirincin taşları gibi görünseydi.

Birini bulurduk.

“Bu bana ağır geliyor,” derdik.

Kenara koyardık.

Sonra bir başkasını…

Ama insanın gönlündeki taşlar görünmüyor.

Bazen bir ömür bizimle birlikte yaşıyor.

Eskiden insanlar da daha sabırlıydı sanki.

Bir yanlış anlaşılmada hemen kapıyı kapatmazlardı.

Bir kırgınlıkta yıllık dostluğu bir kenara atmazlardı.

Bir insanın hatasını gördüklerinde, onu tamamen hayatlarından çıkarmadan önce düşünürlerdi.

Çünkü onlar pirinci ayıklarken de biliyorlardı:

Her tanenin içinde taş çıkabilir.

Ama taş çıktı diye bütün pirinci çöpe atmazsın.

Taşı ayırırsın.

Pirinç kalır.

Belki insan ilişkilerinde de biraz böyle davranmalıydık.

Bir insanın hatasını, o insanın tamamı sanmamalıydık.

Bir kötü gününü, bütün ömrüne yazmamalıydık.

Bir yanlış sözünü, yılların üzerine çizgi çekmek için bahane etmemeliydik.

Ama biz acele ediyoruz.

Çok acele ediyoruz.

Annemin kapının önünde pirinç ayıkladığı günleri şimdi daha iyi anlıyorum.

Meğer o tepside sadece pirinç yokmuş.

Bir ömür varmış.

Sabır varmış.

Sessizlik varmış.

Beklemek varmış.

Kanaat varmış.

Emek varmış.

Ve kimsenin görmediği kocaman bir hayat varmış.

Ben çocukken bunun farkında değildim.

Benim için annem sadece pirinç ayıklıyordu.

Şimdi düşünüyorum da…

Keşke o günlerde biraz daha dikkatli baksaydım.

Keşke ellerine…

Yüzüne…

Sessizliğine…

O tepsinin başında geçen saatlerine…

Biraz daha dikkat etseydim.

Çünkü insan bazı şeylerin kıymetini, onları kaybetmeye başladığında anlıyor.

Şimdi Gaziantep'in o sıcak ovalarını düşünüyorum.

Hasattan sonra damlara serilen hedikleri…

Güneşte kuruyan buğdayları…

Değirmene giden çuvalları…

Sonra eve gelen bulguru…

Tekrar dama serilişini…

Kilerde üst üste duran çuvalları…

Ve evin insanlarının o derin nefes alışını…

“Kışlığımız tamam.”

Ne büyük bir cümleymiş meğer.

Bugün bir alışveriş arabasını dolduruyoruz, yine de yetmiyor.

Onlar birkaç çuval bulgurla kışa güvenle giriyordu.

Çünkü ellerindekiyle yetinmeyi biliyorlardı.

Çünkü bereketin çokluk değil, yetebilmek olduğunu biliyorlardı.

Ve sonra bir akşam sofraya bulgur pilavı gelirdi.

Dumanı üzerinde…

Yanında bir soğan…

Belki ayran…

Belki turşu…

Hepsi bu.

Ama o sofrada kimse kendini fakir hissetmezdi.

Çünkü sofrada sadece yemek yoktu.

Emek vardı.

Ailenin bir arada oluşu vardı.

Kışlık hazırlığın verdiği huzur vardı.

Bir evin güveni vardı.

Çocukların sesi vardı.

Ve insanın içine yayılan o tarifsiz “çok şükür” duygusu vardı.

Şimdi sofralarımız büyüdü.

Ama bazen o duyguyu bulamıyoruz.

Belki de kaybettiğimiz şey yemek değildi.

Sofranın anlamıydı.

Belki annelerimiz bize pirincin taşını ayıklamayı değil, hayatın içindeki taşlara rağmen yolumuza devam etmeyi öğretiyormuş.

Bir taşı görünce bütün sofrayı dağıtmamayı…

Bir eksik yüzünden elimizdekini küçümsememeyi…

Azla yetinmeyi…

Beklemeyi…

Emek vermeyi…

Paylaşmayı…

Ve en önemlisi, insan kalmayı…

Biz ise o dersleri yıllar sonra anlayabildik.

Kimi zaman bir mezarın başında…

Kimi zaman gurbette yalnız bir akşamda…

Kimi zaman çocuklarımız büyüyüp evden ayrıldığında…

Kimi zaman annemizin artık o tepsinin başına oturamadığını gördüğümüzde…

İşte o zaman geçmişin küçücük ayrıntıları birer birer karşımıza çıkıyor.

Bir pirinç tanesi…

Bir bulgur tanesi…

Bir soğan…

Bir tepsi…

Bir kazan…

Bir dam…

Ve bütün bunların içinde koskoca bir ömür…

Şimdi bazı akşamlar gözümün önüne geliyor.

Anadolu'nun bir köy evinin kapısının önünde oturan bir kadın…

Önünde bir tepsi pirinç…

Yan tarafta belki bir çocuk oynuyor.

Uzakta bir tencere kaynıyor.

Dama serilmiş bulgurlar güneşi bekliyor.

Evde kışlık yiyecekler hazırlanıyor.

Kadın bir taş çıkarıyor pirincin içinden.

Kenara koyuyor.

Sonra bir tane daha…

Hiç acele etmiyor.

Çünkü hayatın da böyle olduğunu biliyor.

Her şeyin içinden önce taşları ayıklamak gerekiyor.

Sonra kalanla yoluna devam etmek…

Ayıkla pirincin taşını…

Ama sadece pirincin taşını değil.

Hayatının içindeki taşlara da bir bak.

Belki yıllardır taşıdığın bir kırgınlık vardır.

Belki affedemediğin biri…

Belki söyleyemediğin bir söz…

Belki dönüp bakmaya korktuğun bir geçmiş…

Belki de kendine bile itiraf edemediğin bir yalnızlık…

Hepsini bir kenara koymak mümkün olmayabilir.

Ama en azından hangisinin taş, hangisinin pirinç olduğunu ayırt etmeyi öğren.

Çünkü bazen insan, taş sandığı şeyi yıllarca yanında taşır.

Bazen de kıymetli sandığı şeyin aslında hayatını ağırlaştırdığını çok geç fark eder.

Ve unutma…

Pirinçteki taş gözle görülür.

İnsanın gönlündeki taş ise bazen bir ömür saklanır.

Belki annelerimiz bunu bizden çok daha iyi biliyordu.

O yüzden acele etmiyorlardı.

Tane tane ayıklıyorlardı.

Taşı görüyor, kenara koyuyorlardı.

Sonra ellerini yeniden pirince uzatıyorlardı.

Çünkü hayat devam ediyordu.

Tıpkı hasattan sonra dama serilen hedik gibi…

Tıpkı değirmenden dönen bulgur gibi…

Tıpkı kışın ortasında pişen o sıcak bulgur pilavı gibi…

Hayat, elindekinin kıymetini bilerek devam ediyordu.

Ve belki bütün mesele buydu:

Taşları fark etmek…

Ama hayatı taşların yüzünden bırakmamak.

 

DİĞER YAZILARI TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR 01-01-1970 03:00 GAZİANTEP BİR ŞEHİR DEĞİL, YAŞAYAN BİR TARİH MÜZESİ 01-01-1970 03:00