Rozetler Geçer, Ahlak Kalır

Oktay İyisaraç

19-06-2026 12:33

İnsan garip bir varlık…

Bir fikre inanıyor, sonra o fikri savunuyor, sonra bir süre geçiyor, savunduğu fikrin kendisini değil temsilcilerini savunmaya başlıyor. Biraz daha zaman geçince, artık hakikati değil kendi mahallesini korur hale geliyor.

Belki de bu yüzden Türkiye'de insanlar birbirlerine değil, birbirleri hakkında oluşturdukları korkulara ve öfkelere karşı savaşıyor.

Kemalizm karşıtı olduğunu söyleyenlerin önemli bir bölümü, aslında Cumhuriyet'e veya laiklik ilkesine değil; bir dönem laikliği adeta kutsallaştırarak toplum mühendisliğine dönüştüren, kendisini halktan üstün gören anlayışlara itiraz ediyor.

İslam'a mesafeli duranların bir kısmı da dine değil, dini bir ahlak ve merhamet ikliminden çıkarıp güç, para ve nüfuz aracı haline getiren yanlış temsil biçimlerine tepki duyuyor.

Milliyetçi olduğunu söyleyenlerin bir kısmı ise millet sevgisini sloganlarda büyütürken; adaleti, ehliyeti ve emaneti ihmal edebiliyor.

Muhafazakârlıktan bahsedenler arasında, muhafaza edilmesi gerekenin şekiller mi yoksa değerler mi olduğu konusunda kafa karışıklığı yaşayanlar bulunuyor.

Solculuktan söz edenler arasında özgürlüğü savunurken farklı düşüncelere tahammül etmekte zorlananlar olduğu gibi; sağcılıktan söz edenler arasında da geleneği savunurken adaleti ikinci plana itenler çıkabiliyor.

Aslında insan çoğu zaman fikirlere değil, fikirlerin kibirle birleşmiş hallerine karşı çıkıyor.

Çünkü kibir, hangi renge boyanırsa boyansın aynı kibirdir.

Nurettin Topçu'nun ahlak arayışı ile Sabahattin Ali'nin insan vicdanına yaptığı vurgu birbirine düşman değildi.

Cemil Meriç'in medeniyet tasavvuru ile Âşık Veysel'in "Hepimiz bu yurdun evlatlarıyız" diyen sessiz hikmeti aynı toprağın sesiydi.

Sokrates, insanı kendisiyle hesaplaşmaya çağırdı.

İmam Gazâlî, ilmin ahlakla taçlanmadığında insanı kurtaramayacağını söyledi.

Konfüçyüs, erdemi devletlerden önce insanın içinde aradı.

Mevlânâ, insanın içindeki cevherin dışına taştığını anlattı.

Yunus Emre, bir gönül yapmayı bin sözden üstün gördü.

Marcus Aurelius, dünyanın en güçlü adamlarından biri olmasına rağmen kendisine her gün ölümü hatırlattı.

Karl Marx sömürünün insanı değersizleştirmesine karşı çıktı.

Adam Smith ise emeğin ve üretimin toplumları zenginleştireceğini düşündü.

Farklı yollardan yürüdüler.

Fakat hepsinin varmak istediği yerde insan vardı.

Belki de mesele hiçbir zaman sağ-sol, ilerici-gerici, laik-dindar, milliyetçi-muhafazakâr meselesi değildi.

Asıl mesele ahlaktı.

Çünkü ahlak çekildiğinde;

Laiklik tahakküme dönüşebiliyor.

Dindarlık gösterişe…

Milliyetçilik hamasete…

Muhafazakârlık şekilciliğe…

Özgürlük sorumsuzluğa…

Eşitlik ise yeni eşitsizliklere dönüşebiliyor.

İbn Haldun, devletleri ayakta tutanın kuvvet değil adalet olduğunu söyler.

Farabi, erdemsiz insanların kurduğu şehirlerin uzun ömürlü olmayacağını anlatır.

Nurettin Topçu ise bir milletin gerçek yükselişinin iktisatla değil ahlakla başlayacağını söyler.

Belki de bütün mesele tek bir soruda gizlidir:

Güç eline geçtiğinde değişiyor musun?

Adalet söz konusu olduğunda kendi mahallene de aynı teraziyi tutabiliyor musun?

Kimsenin görmediği yerde de dürüst kalabiliyor musun?

Çünkü emr-i Hak vaki olduğunda;

Ne unvanlar gelecek bizimle…

Ne alkışlar…

Ne rozetler…

Ne sloganlar…

Ne sağ kalacak,

Ne sol…

Ne "bizden" olanlar,

Ne de "ötekiler"…

Bir avuç toprakta, insanın yanında sadece ameli, vicdanı ve ahlakı kalacak.

Belki de bu yüzden;

Hakikat hiçbir ideolojinin tapulu malı değildir.

Ve insanı yücelten şey, taşıdığı etiket değil, taşıdığı ahlaktır.

https://strasam.org/yazar/arastirmaci-yazar-oktay-iyisarac/

DİĞER YAZILARI “Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet” 01-01-1970 03:00 İran-İsrail Savaşı’nda Denge Değişiyor mu? 01-01-1970 03:00 Malzeme Mükemmel, Ama Mutfakta Usta Yok! 01-01-1970 03:00 Türkiye’ye Gelen Füzenin Ardındaki Büyük Oyun 01-01-1970 03:00