İlkokul öğrenimine köyünde başlar. Öğretmeninin ısrarı ve babasını ikna etmesi sayesinde eğitimine devam etme olanağı bulur; ortaokulu Maraş'ta tamamlar. Maraş Katliamı'ndan bir yıl önce lise öğrenimi için Gaziantep'e gider. 1980 yılında Gaziantep Şehit Şahin Lisesi'nden (Düztepe Lisesi) mezun olur.
Gaziantep'teki lise yılları, onun yalnızca eğitim yaşamını değil, düşünce dünyasını da şekillendirir. Bu yıllarda devrimci düşünceyle tanışır. Ancak Türkiye'nin karanlık bir dönemine denk gelen gençliği, 12 Eylül askeri darbesinin ağır baskılarıyla yüz yüze gelir. Darbe sonrasında, birçok arkadaşı gibi gözaltına alınır, işkenceli sorgulardan geçirilir ve tutuklanır.
Cezaevinden çıktıktan sonra evlenir. Birbirini seven, birbirine değer veren iki insan olarak yeni bir yaşam kurarlar. Fakat ülkedeki siyasal koşullar onları da binlerce insan gibi göçe zorlar. Politik mülteci olarak Almanya'ya yerleşirler. Elif Çolak burada uzun yıllar göçmen işçi olarak çalışır. İki kız ve bir erkek çocuk annesi olarak hem çalışma yaşamının hem de anneliğin ağır sorumluluklarını birlikte omuzlar.
Ancak yaşam, ona en ağır sınavlarından birini 2002 yılı Ağustos ayında yaşatır.
Yaz tatilinden Almanya'ya dönerken, İsviçre'deki Gotthard Tüneli'nde meydana gelen trafik kazasında bir TIR'ın araçlarına çarpması sonucu eşi ile kızlarından biri yaşamını yitirir. Elif, bir kızı ve oğlu ise yaralı olarak kurtulur.
Bazı acılar zamanla hafiflemez; yalnızca insan onlarla yaşamayı öğrenir. Bu kaza da Elif'in yaşamında kapanmayan bir yara, aşılması güç bir dönemeç olur. Hayatta öyle eşikler vardır ki, insan o noktadan sonra artık aynı kişi olarak yoluna devam edemez. Elif için de Gotthard Tüneli, yaşamını ikiye ayıran böyle bir eşiktir.
Böylesi büyük yıkımlardan sonra yeniden ayağa kalkmak kolay değildir. İnsanın kendini toparlaması zaman ister; sabır, direnç ve umut ister. Ama yaşam bütün acılarına rağmen akmaya devam eder. Elif de, yanında kalan iki çocuğuna, onların geleceğine ve yitirdiği sevdiklerinin emanetine tutunarak yeniden hayata sarılır. Çocuklarını büyütürken kendisine yeni bir yol açar. Yazmak, onun için yalnızca bir uğraş değil; acıyı anlamlandırmanın, belleği diri tutmanın ve yaşama yeniden bağlanmanın yolu olur. Şiirler yazar, öyküler kaleme alır; tanık olduğu hayatları sözcüklerle geleceğe taşır. Çünkü insan bazen konuşarak anlatamaz yaşadıklarını; şiir anlatır. Şiir, acının sessizliğini dile çevirir. Yazmak ise insanın hayata yeniden tutunmasının en güçlü yollarından biridir.
Liseli arkadaşım Gülay Ölçer Çetin imzalayıp postayla gönderdi "İçimizdeki Çığlık" öykü kitabını. "Değerli arkadaşıma Sessizlik dayatılan her kadının sesi olmak için..." diye imzalamış. Tanığı olduğu kadın yaşamının öyküleri. Her bir öykü uzağımızda olanların değil, yanımız yöremizde ve hatta en yakınımızdakilerin öyküsü sayılır. Gülay'ın Öykü kitabını okuyunca Elif'in kitaplarını yeniden okudum. Son kitabı Em Jinen Serblindin hem şiir, hem öykü kitabı. Öykülülerin dili de, anlatımı da Gülay'ın öyküleriyle birbirine çok benziyor, işledikleri kadınların sorunları olunca birbirini çoğaltan öyküler olmuş. Her ikisiyle de Antep'ten Liseli yıllardan beri tanışırız; hayat kavgasında aynı saflarda, aynı sıralarda yürüdük. Antep'in sokaklarında, arşınlanan meydanlarında Elif'i gördüğünüzde mutlak Gülay'ı, Gülay'ı gördüğünüzde Elif'i yan yana görürdünüz. Gülay ile birbirinin ikizi gibiydiler o günler. Hala da öyleler, aynı hamurdan yoğrulmuş dostlukları, arkadaşlıkları ve bunun ördüğü sırdaşlıkları bitimsiz sevgiyle vefayla karılmış. Hani “yedikleri bir içtikleri su ayrı gitmez” derler ya işte böylesine ikizler. Gülay ile Elif her biri kendi kitabında birbirlerinin yaşam öyküsünü yazdı. Gülay esmer güzeli Elif sarışın, Muharrem Usta'nın dediği gibi “Bizim Kara Kız ile Sarı Kız”. 2011 yılında uzun aradan sonra buluşup görüştüğümüzde Muharrem Usta bu ikizleri sormuştu bana, gördüğün görüştüğün oluyor mu, nasıllar? diye.
Ben 1980 Ocak ayında tutuklanıp sekiz yıl hapiste kalınca bir daha görüşemedik. Ama hep aklımdaydı Elif. Taa ki, Gülay Almanya'ya gelip görüşünceye kadar habersiz kaldık. Yine Gülay verdi haberi ve görüşebildik yeniden. Gülay vesile oldu görüşmemize. Yıllar geçmişti, zaman akıp gitmişti sular seller misali. Araya uzun hapislik, sürgün ve göç yılları girse de yıllar sonra gurbette kesişti yollarımız, buluştuk. Hepimiz değişmiştik biraz. Her birimizin yönelimi yaşamın girdaplarında zaman içinde farklılaşmıştı, ama dostluğumuz, arkadaşlığımız geriye dönüp baktığımızda özlenen olmuştu. Bizi 'Biz' yapan, bir inancın yüceliğinde, bir kavganın güzelliğinde yaratılan ve yaşanılarak paylaşılan değerler yaşam serüvenimizin hazinesiydi. Her buluştuğumuzda saygıyla yad ederiz geçmişin o güzelim gençlik yıllarını ve yaşanıp paylaşılan anılarını.
Bugün Elif Çolak, Almanya'da işçi emeklisi olarak yaşamını sürdürüyor. Yazmayı ise yaşamının ayrılmaz bir parçası olarak görüyor; yaşadıklarını, tanıklık ettiklerini ve biriktirdiklerini kalemiyle paylaşmayı sürdürüyor.
Elif Çolak'ın ilk kitabı, Şiirci Yayınları tarafından 2020 yılında yayımlanan Issız Sokaklar adlı şiir kitabıdır. Ardından 2023 yılında CEREN Kültür tarafından yayımlanan Em Jinen Serbilindin adlı kitabı okurla buluşur. Şiir ve öykülerden oluşan bu eser, yalnızca bireysel yaşanmışlıkların değil; kadınların, göçün, direnişin, acının ve umudun da sesi olmayı amaçlar.

Issız Sokaklardan Şiire: Elif Çolak’ın Dizelerinde Acı ve Özlem, Direniş ve Umut
Elif Çolak'ın yaşam öyküsü, bütün zorluklara rağmen dimdik ayakta kalabilen bir kadının öyküsüdür. Yaşadığı acılar onu hayattan koparmamış; tersine, sözcüklerin gücüyle yeniden var olmanın yolunu açmıştır. Bu nedenle onun şiirlerini okurken yalnız dizelerle değil, hayatın en ağır yüklerini taşımasına rağmen başı dik yürümeyi sürdüren bir kadının sessiz ama güçlü tanıklığıyla da karşılaşırız. Bu yönüyle Issız Sokaklar ve Em Jinen Serbilindin, edebî yönü zayıf olsa da yaşamın içinden süzülüp gelen bir direncin ve umudun da kaydıdır.
Elif Çolak, Issız Sokaklar adlı şiir kitabına “Selam Olsun” şiiriyle başlıyor. Bu, yalnızca bir şiirle başlayan bir kitap değil; aynı zamanda bir hayatın, bir belleğin ve bir direnişin şiir sokağına attığı ilk adımdır. Elif, daha ilk dizelerinde selamını direnenlere, yazanlara, mahpuslara ve sokaktakilere göndererek kendi şiir dünyasının kapısını aralar. Onun selamı, uzaktan söylenmiş sıradan bir merhaba değildir; acının içinden süzülüp gelen, insana, yaşama ve direnişe dokunan bir selamdır.
Hayatın çetrefilli, kimi zaman debdebeli, kimi zaman da insanı kendi içine savuran yollarında yüreğin üşüdüğü zamanlar vardır. Elif, o üşüyen yüreği hayallerle ısıtmaya çalışır. Çünkü onun şiirinde hayal, gerçeklikten kaçış değil; ağırlaşan hayatın karşısında ayakta kalabilmenin bir biçimidir. Sevdiği ve kendisine sevgi sunan insanlara duyduğu bağlılığı da bu sıcaklığın içinden dile getirir:
“Yağmurda şemsiyem,
Güneşte gölgem,
Sırtımı dayayacağım duvarım…”
Bu dizelerde sevgi, soyut bir duygu olmaktan çıkar; insanın yaslanabileceği bir duvara, yağmurdan korunacağı bir şemsiyeye, güneşten sığınacağı bir gölgeye dönüşür. Elif’in şiir dünyasında insan insana böyle tutunur. Belki de onun şiirlerinin en belirgin damarlarından biri budur: Acının karşısına sevgiyi, yalnızlığın karşısına dayanışmayı koymak.
Bu dayanışma duygusu, yalnız bireysel ilişkilerle sınırlı kalmaz. Elif’in şiiri, yaşadığı toplumun sorunlarına doğru genişler. “Ana Dilimiz” şiirinde dilin bir kimlik, bir bellek ve bir varlık alanı olduğunu hatırlatır:
“Anamız bilmez Türkçe,
Çocuğumuz bilmez Kürtçe,
İki arada kalmış hâlince,
Üç kelimeden biri olmuş Türkçe,
Sahip çıkalım ana dilimize.”
Burada bireysel bir yakınmadan toplumsal bir yaraya geçeriz. Ana dil, yalnızca konuşulan kelimelerden ibaret değildir; insanın çocukluğudur, annesidir, geçmişidir, belleğidir. Elif’in şiirinde dil meselesinin böyle bir yere oturması, onun kendi kimlik dünyasıyla toplumsal duyarlılığı arasındaki bağı da görünür kılar.
Her iki kitabında Kürtçe şiirlerine de yer verir.
Issız Sokaklar kitabında üç Kürtçe şiir vardır. Birisi;
ŞIWANO
“Konii bâwki ta yi lâ bâr çeyâ
Bârwi tâ yi bârwâ beveyâ
Bârwi mini bârwâ tâyâ
Bârwi tâ yi bârwâ çeyâ.
Mâlân bârkîr,
Goç wâ rekât
Azi târım, hâm şıwânım, hâm gâwânım.”
Türkçe Çevirisi:
Şiwano (Çoban)
“Babanın çadırı dağ yamacındadır,
Senin yüksek yaylan rüzgârlıdır.
Benim yaylam senin yaylandır,
Senin yaylan dağların yaylasıdır.
Evler göç etti,
Göç yola koyuldu.
Ben giderim; hem çobanım, hem Sığırtmacım”
Nitekim Elif, toplumsal yaşamın ve toplumsal olayların hemen hemen her alanına ilişkin şiirler kaleme almıştır. Güzellemeler yaptığı gibi, yergilerini ve eleştirilerini de bilincinden süzülen kelimelerle dizelere döker. Onun şiirinde kişisel olanla toplumsal olan birbirinden kopuk değildir. Kendi acısını anlatırken toplumun acısına, toplumun acısını anlatırken kendi yarasına döner.
“Kan Kokuyor” şiiri bunun çarpıcı örneklerinden biridir. Türkiye’nin yakın tarihindeki kanlı olayları birbiri ardına hatırlatırken, toplumsal belleğin acı sayfalarını şiirin diliyle yeniden açar:
“Bugün günlerden Suruç,
Bugün günlerden Roboski,
Bugün günlerden Ankara Garı,
Bugün günlerden Madımak,
Bugün günlerden Maraş,
Bugün günlerden Dersim,
Bugün günlerden Gezi…
Of! Saymakla bitmiyor acı günler,
Kan kokuyor toprağım.”
Burada “bugün” kelimesinin tekrar tekrar kullanılması önemlidir. Çünkü Elif için geçmiş, geçmişte kalmış değildir. Dün yaşanan acı, bugünün içinde de yaşamaya devam eder. Tarih, onun şiirinde yalnızca hatırlanan bir zaman değil, hâlâ kanayan bir yaradır. “Kan kokuyor toprağım” dizesi de bu nedenle yalnızca bir tespit değil, belleğin ve vicdanın itirazıdır.
Kadın meselesi de Elif’in şiir dünyasında önemli bir yer tutar. Kadının yalnızca bireysel bir dramın öznesi değil, toplumsal eşitsizliğin ve erkek egemen şiddetin karşısında var olmaya çalışan bir insan olduğunu dile getirir:
“Bir kadın öldürülmüş eş,
Bir kadın öldürülmüş ana,
Bir kadın öldürülmüş bacı,
Kadın cinayetlerine dur diyelim.”
Bu dizelerde ölümün kendisi kadar, kadının farklı toplumsal roller içinde nasıl tanımlandığı da sorgulanır. Eş, ana, bacı… Fakat bütün bu tanımların ötesinde kadın, önce insandır. Elif’in şiirindeki itirazın temelinde de bu insanlık duygusu vardır.
Issız sokaklardan geçerek süren şiir yolculuğu
Bu şiir yolculuğu, ikinci kitabı Em Jinên Serbilindin ile başka bir eşiğe taşınır. CEREN Kültür Kitap tarafından yayımlanan ve adını aynı adlı şiirden alan kitapta Elif, kendi yarasından yola çıkarak başka kadınların yarasına da dokunur:
“İncinmiş bir kadınım,
Sağır dilsiz hep horlanırım,
Kötülük bilmem hep susarım,
Ez Jina Serbilindim.”
“İncinmiş” olmak ile “serbilind” yani başı dik olmak arasındaki karşıtlık, Elif’in şiirinin özündeki direnme duygusunu da taşır. Yaralanmak yenilmek değildir onun için. Susmak, her zaman kabullenmek anlamına gelmez. Bazen insan, bütün incinmişliğine rağmen başını dik tutabilir. Elif’in kadınlara ilişkin şiirlerinde bu direnç duygusu giderek belirginleşir.
Elif ikinci kitabında da analinde şiirine yer verir. Bir ağıttır.
“Hawal Mamadoli
Mamos'te ma kata xavoka kura
Reka xa ye pıre dura
Hewalno, kam napen endi neye
Şına xa ye pıre kura
Hara hawal hara, şına ta gul û nur bı”
Türkçe Çevirisi:
“Yoldaş Mamadali / Mamadali Dost
Mamos'umuz (öğretmenimiz/büyüğümüz) derin bir uykuya daldı
Yolu çok ama çok uzundur
Dostlar, artık kimse ağlamasın
Ağıdı/yası çok derindir
Kalk dostum kalk, gidişin gül ve nur olsun.”
Onun şiir dünyası yalnızca kadınların yaşadığı sorunlarla da sınırlı değildir. Halkları birbirine düşman eden, insanı insanın karşısına diken savaşlara ve savaşları körükleyen güçlere de itiraz eder:
“Bir tarafta ABD, Rusya,
Bir tarafta Avrupa, Asya,
Demokrasi kaldırılmış rafta,
Savaşlar olmasın, insanlar ölmesin.”
Bu dizelerde dünyanın siyasal haritası ile insanın acısı aynı düzlemde buluşur. Elif’in şiirinde siyaset, insan hayatından bağımsız bir kavram değildir. Savaş varsa insan ölür, zulüm varsa yürek yaralanır, baskı varsa şiir de söze dönüşür. Bu nedenle onun şiirinde siyasal duyarlılık ile insani duyarlılık çoğu zaman aynı kaynaktan beslenir.
Özellikle Aralık 1978 Maraş Katliamı, Elif’in şiirlerinde önemli bir yer tutar. Her iki kitabında da bu acının izlerine rastlamak mümkündür. Bunun nedeni yalnızca tarihsel bir olayı hatırlama isteği değildir. Maraş, Elif’in belleğinde acının, ayrımcılığın ve toplumsal yaraların simgelerinden biri hâline gelmiştir. Geçmişte yaşananları unutturmamak, onun için aynı zamanda geleceğin daha insanca kurulmasına katkıda bulunmaktır.
Fakat Elif’in şiiri yalnızca acının ve toplumsal yaraların şiiri değildir. Şiirlerinde gidenlere, sevdiklerine, anasına, yarine, köyüne, toprağına da seslenir. Özlemini, umudunu, sitemini ve sevgisini ömür dizelerine dönüştürür. Bu yönüyle onun şiirinde toplumsal hafıza ile kişisel hafıza iç içe geçer. Bir yanda memleketin acıları vardır, öte yanda bir annenin, bir sevgilinin, bir köyün ve geride bırakılmış bir toprağın özlemi…
“Elma Kokulu Aşkım” şiiri, bu kişisel belleğin sıcak örneklerinden biridir:
“Bir gün sandığımı Hewalime açtım…
Çıkardım elma kokulu içliği sandıktan,
İçlikten bir kitap diktim,
Adına ‘Issız Sokaklar’ dedim…
Elma kokulu aşkım…”
Burada sandık yalnızca eski eşyaların saklandığı bir yer değildir. O, geçmişin, kokuların, dokunuşların ve unutulmayan sevgilerin saklandığı bir bellek mekânıdır. Sandıktan çıkarılan elma kokulu bir içlik, bir anda şiire; şiir de kitaba dönüşür. Böylece hayatın küçük ve mahrem bir ayrıntısı, edebiyatın büyük hafızasına taşınır.
Elif Çolak’ın şiirlerini anlamak için onun kimlik dünyasına da bakmak gerekir. Elif, Kürt ve Alevi inancından gelen, aynı zamanda devrimci bir kimliğe sahip ve ezilen cinsin bir ferdi olarak hayatın birçok eşitsizliğiyle karşılaşmış bir kadındır. Bu nedenle onun şiirlerinde cinsel, ulusal, inançsal ve siyasal kimliklerin izleri bir arada görülür. Bu dört kimlik, şiirlerinde birbirinden bağımsız alanlar olarak değil, birbirini besleyen ve tamamlayan unsurlar olarak karşımıza çıkar.
Bu açıdan bakıldığında, Elif’in şiirlerinde bir tür diyalektik bütünlükten söz etmek mümkündür. Bireysel acı toplumsal acıya, toplumsal acı bireysel belleğe; kimlik mücadelesi özgürlük arayışına, özgürlük arayışı da umuda bağlanır. Şiirlerinin asıl gücü de biraz burada yatar: Yaşamındaki farklı yaralar, aynı şiir damarında buluşur.
Elif şiirlerini çoğunlukla dörtlükler hâlinde kuruyor. Şiirlerinin ezgiye, türküye yakın bir yapısı olduğunu söylemek daha doğru olur. Bu bakımdan halk ozanlarının ve halk âşıklarının geleneğine yakın bir söyleyiş biçimi vardır. Sanki şiirden çok türkü söyler gibi konuşur; içinden geleni fazla dolandırmadan, doğrudan ve samimi bir dille aktarır. Bu doğrudanlık, onun şiirlerinin en önemli özelliklerinden biridir.
Ancak bu doğrudanlığın yanında şiir işçiliği açısından geliştirilmesi gereken yönleri de vardır. Bazı şiirlerde imge dünyasının daha da derinleştirilmesi, duygu ile düşüncenin daha güçlü bir estetik örgü içinde buluşturulması, dizelerin şiirsel yoğunluğunu artıracaktır. Elif’in yaşanmışlığı güçlüdür; çünkü şiirinin malzemesi hayatın kendisidir. Şimdi yapılması gereken, bu zengin yaşantıyı daha çok imgeyle, daha özgün çağrışımlarla ve daha sıkı bir şiir işçiliğiyle yoğurmaktır.
Çünkü onun elinde zaten güçlü bir şiir hammaddesi vardır: Acı, özlem, aşk, mücadele, bellek, kadın, memleket, ana dil, toprak ve umut… Bunların her biri, iyi işlendiğinde güçlü şiir damarlarına dönüşebilecek zenginliktedir.
Elif Çolak, zorlu yaşam yolunda duygu ve düşüncelerini anlatabilmek için şiire neden sığındığını kendisi de şöyle anlatıyor:
“Şair bazen kendini kavganın içinde bularak kavga yazdırır. Bazen mahpusun dört duvarları arasında güne hasret, güneşe hasret, mevsimleri karıştırarak yazar. Bazen aşkın içinde, kalbine söz geçiremez, yazar. Ben de acıların içinde boğulurken yazdım.”
Belki de Elif’in şiir serüveninin anahtarı bu cümlelerin içinde saklıdır: “Acıların içinde boğulurken yazdım.”
Şiir onun için yalnızca bir edebiyat uğraşı değil, hayata tutunma biçimidir. Acının içinden çıkabilmenin, yaşananları anlamlandırabilmenin ve belleği diri tutabilmenin bir yoludur. İnsan bazen konuşamaz; söyleyemediklerini şiir söyler. Bazen bir yaranın üzerine söz yetmez; dize gerekir. Bazen hayat ağır gelir; insan kendine bir şiirden sığınak yapar.
Ama acılar yalnızca anlatılarak değil, yüzleşilerek de sağaltılır. Yüzleşmek, geçmişi yeniden yaşamak değil; geçmişin hayatımız üzerindeki ağırlığını kabul ederek geleceğe yürüyebilmektir. Acılar paylaşıldıkça hafifler; yeter ki onları paylaşmayı, birbirimizin yarasına dokunmayı bilelim.
Hayat bütün kırgınlıklarına rağmen devam ediyor. Bu yüzden ellerimizi hayatın ellerinden çekmeden, yaşanacak güzelliklere tutunmayı bilmeliyiz. Umudu yalnız kendimiz için değil, sevdiklerimiz, geride bıraktıklarımız
ve bizden sonra gelecek olanlar için de korumalıyız. Çünkü insanın yaşama karşı en büyük direnci, bütün acılara rağmen güzelliğe inanabilmesidir.
Elif’in şiir yolculuğu da işte bu iki uç arasında ilerliyor: Acı ile umut, yalnızlık ile dayanışma, suskunluk ile söz, geçmiş ile gelecek arasında…
Issız Sokaklardan Em Jinên Serbilindine uzanan bu yol, yalnızca iki şiir kitabının yolu değildir. Aynı zamanda bir kadının, bir insanın, bir toplumun ve bir belleğin içinden geçerek kendine söz aramasının yoludur.
Dilerim bundan sonraki şiir yolculuğunda Elif, yaşanmışlıklarının derinliğini şiir işçiliğinin inceliğiyle daha güçlü biçimde buluşturur; acılarını daha yoğun imgelerle, umutlarını daha özgün dizelerle çoğaltır.
Yaşamak adına güzellikler, acıya karşı sevinçler, suskunluğa karşı sözler şiirce olsun.
Issız sokaklardan geçen şiir yolculuğunda yolu açık, sözü çoğalan, umudu büyüyen bir Elif dileğiyle…
Hilmi TOY
































