Market raflarında seçenek bitmiyor: yirmi çeşit yoğurt, on beş çeşit ekmek, “şeker ilavesiz”, “glütensiz”, “yüksek proteinli”, “doğal” yazan ambalajlar. Restoran menüleri sayfalarca, uygulama ekranları sonsuz. Bir şeyin fazlası yok gibi; seçenek var, bilgi var, tavsiye var, hatta diyet listesi var. Ama sofraya oturup yemek yenecek zaman yok.
Zaman yoksunluğu, beslenme konuşmalarında hep arka planda kalır. Oysa insanların “yanlış” yemek seçmesi çoğu zaman irade zayıflığından ya da bilgi eksikliğinden değildir. Akşam sekizde işten çıkan, evde bekleyen çocukla ilgilenen, ertesi günün hazırlığını yapan birinin önündeki gerçek soru “hangi sebze daha besleyici?” değildir. “Bu yemeği on beş dakikada çözebilir miyim?” sorusudur. Cevabı da çoğunlukla paketli, hazır, hızlı tüketilebilir bir şey olur.
Araştırmalar bu tabloyu doğruluyor. Zaman baskısı yaşayan ebeveynlerde ultra işlenmiş yemek, fast food, atıştırmalık ve gazlı içecek tüketiminin belirgin biçimde arttığı görülüyor. Norveç’te yapılan bir çalışmada, zaman yoksunluğu yüksek olan ebeveynlerin ultra işlenmiş akşam yemeği ürünlerini tüketme olasılığı düşük zaman baskısı yaşayanlara göre yaklaşık üç kat fazla bulunmuş. Yani sofradaki tablo, mutfaktaki zamanla doğrudan ilişkili.
Bunu “hazır yemek kötüdür” diye basitleştirmek kolay. Daha dürüst olanı şudur: Modern hayat, yemek hazırlamayı bir zevkten çok bir lojistik sorun hâline getirdi. Yemek artık yalnızca pişirmek değil; planlamak, alışveriş yapmak, yıkamak, doğramak, pişirmek, bulaşığını yıkamak demek. Bu zincirin her halkası zaman istiyor. Zaman yoksa zincir kopuyor ve yerine ambalaj geçiyor.
Burada işin görünmeyen tarafı da var: Zaman yoksunluğu herkesi aynı ölçüde etkilemiyor. Evdeki yemek işlerinin büyük bölümünü üstlenen kişinin günü, ailenin beslenme kalitesini fiilen belirliyor. Özellikle kadınların ev içi emeği, “kişisel tercih” gibi sunulsa da aslında toplumsal bir düzenin sonucu. Şili’de yapılan bir araştırma, evdeki bakım ve yemek görevlerinin tek bir kişiye yüklendiği hanelerde zaman eksikliğinin taze gıdayı uzaklaştırıp ultra işlenmiş gıdayı yaklaştırdığını gösteriyor. Yani mutfakta yalnız kalan kişi, yalnızca akşam yemeğini değil, ailenin sağlık geleceğini de taşımış oluyor.
Diyetisyen olarak en çok zorlandığım nokta da burası. Birine “evde yemek pişirin” demek, zamanı olmayan insana “biraz daha saat bul” demeye benziyor. Saat satın alınamıyor. Bu yüzden sağlıklı beslenmeyi mükemmel yemek tarifleri üzerinden değil, gerçek hayatın kısıtları üzerinden düşünmek gerekiyor.
Örneğin haftada bir kez yapılan alışveriş, üç günün yemeğini kurtarabilir. Bir tencere baklagil, bir tepsi sebze, birkaç porsiyon çorba buzdolabında beklerken “akşam ne yesem?” panikini azaltır. Dondurucu da düşmanın değil, müttefiğidir. Doğranmış soğan, haşlanmış nohut, bölünmüş et, hazır sebze karışımı; bunlar tembellik değil, hayatta kalma stratejisidir. Evde yemek pişirmenin sıklığının artması, ultra işlenmiş gıdalardan gelen enerjinin azalmasıyla ilişkili bulunmuş; haftanın yedi günü akşam yemeği pişiren yetişkinlerde bu azalma ölçülebilir düzeyde görülmüş.
Ama asıl mesele bireysel verimlilik taktiklerinin ötesinde. Bir toplum, insanlarına “sağlıklı beslenin” derken aynı zamanda onlardan daha uzun çalışma saatleri, daha uzun yol, daha fazla ekran süresi ve daha az boş zaman istiyorsa, çelişkiyi bireyin tabağında çözmeye çalışmak adaletsiz olur. Dünya Sağlık Örgütü de beslenme alışkanlıklarındaki kaymanın yalnızca kişisel tercihlerle değil; kentleşme, değişen yaşam biçimleri ve yüksek oranda işlenmiş gıdaların kolay erişilebilir olmasıyla ilgili olduğunu vurguluyor.
Bazen bir hastanın “ben bilmiyorum ki” dediğini duyarım. Oysa çoğu zaman bilir. Sebzenin iyi olduğunu, şekerli içeceğin fazla tüketilmemesi gerektiğini, ev yemeğinin daha iyi olduğunu bilir. Bilmediği şey, o bilgiyi hayatına sığdırmanın yoludur. Çünkü bilgi bol; zaman kıt.
Belki de sağlıklı beslenme üzerine konuşurken ilk sorumuz “ne yemeliyiz?” değil, “yemek için kimin zamanı var?” olmalı. Bu soru, tabağımızdaki seçimleri olduğu kadar evdeki iş bölümünü, çalışma hayatını ve şehrin ritmini de sorgulatıyor. Her şeyin fazlası varken zamanın yokluğu, modern beslenmenin en gerçek sorunu olabilir.
Bir gün, markete girip “hızlı” yazan her ürüne değil, “yetişiyor” yazan ürünlere bakmayı öğrenirsek belki işler değişir. Bir tencere çorba, bir kase yoğurt, bir avuç ceviz, akşam sofrasına yetişen bir tabak sebze… Bunlar görkemli çözümler değil. Ama zamanın bize bıraktığı dar alanlarda, sağlığı yeniden mümkün kılan küçük direnişler. İnsan, her şeyin fazlasının olduğu bir dünyada, en çok ona yeten şeye muhtaç: biraz zaman, biraz sofra ve biraz paylaşım.
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Sorularınızı, merak ettiklerinizi ve konuşmamızı istediğiniz konuları bana aşağıdaki iletişim adreslerinden iletebilirsiniz.
E-posta:
meltemdemirci09@gmail.com
Instagram:
@uzmdytmeltemdemirci
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Her Şeyin Fazlası Var, Bir Tek Zamanımız Yok
İbrahim Alisinanoğlu
TAŞLARIN HAFIZASINDAKİ GAZİANTEP
Müslüm Taş
FRANKFURT’TA BİR TRAMVAYDAN YÜKSELEN GAZİANTEP KÜLTÜR, MEMLEKET VE DAYANIŞMA
Ökkeş Toy
BU DÜNYA YAŞAMAYA DEĞER, YETER Kİ DÜRÜST YAŞAYALIM
Mustafa Isçel
BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN GÜN
Ferid Turgut
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
Mehmet Şaşmaz
24 EKİM BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜNÜ
Kübra Keçeci
"Bağlantı mı, Bağımlılık mı?"
Oktay İyisaraç
SEÇMEN NEDEN DEĞİŞMİYOR? ÇÜNKÜ GÜVENİYOR!
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı