KÜLTÜR - SANAT
Giriş Tarihi : 23-02-2026 14:36   Güncelleme : 23-02-2026 17:13

“Almanya’da Türkçe Sanatın Yarım Asırlık Yolculuğu”

Bekir Şener, yazdığı kitaplar ve sahnelediği tiyatro oyunlarıyla Almanya’da üretimini sürdüren çok yönlü bir sanatçı. “Bir Damla Aşk”, “Kerkibar’ın Sırrı” ve “Ötükenin Ötesi” adlı eserlerinin yanı sıra sahnede aktuel olarak “Kurtuluş”, “Olgun” ve “Manyak” gibi oyunlarla izleyiciyle buluşan Şener, şimdi de çocuk tiyatrosu üzerine çalışmalar yürütüyor. Gazeteci - Araştırmacı Yazar Ökkeş Toy ile sanatın anlamını, üretim sürecini ve Almanya’da tiyatro yapmayı Söyleşisi.

“Almanya’da Türkçe Sanatın Yarım Asırlık Yolculuğu”

 

 Sanat yolculuğun nasıl başladı? Yazmak mı önce geldi, sahne mi?

Aslında ikisi de aynı yerden doğdu: anlatma ihtiyacından. İçimde biriken duyguları önce yazıyla dışarı çıkardım. Sonra fark ettim ki bazı duygular sadece kelimeyle yetinmiyor, beden de konuşmak istiyor. Tiyatro biraz da bu yüzden hayatımda.

Kendini sanatın içinde ilk kez ne zaman “ait” hissettin?

Bir metni yazıp bitirdiğim an değil… sahnede seyircinin sessizleştiği o an. İnsanların bir duyguda buluştuğunu hissettiğin o kısa an var ya… işte orada “evet, burası benim yerim” dedim.

Yazmak sizin için bir disiplin mi, bir kaçış mı?

 İkisi de. Yazmak bazen dünyayı anlamaya çalışma hali, bazen de ondan kısa bir mola. Ama en çok yüzleşme diyebilirim. Yazarken insan kendine yalan söyleyemiyor.

 Sizi yazmaya iten temel duygu ne?

 İnsanı anlama merakı. İnsan neden sever, neden kırılır, neden susar… Bu soruların peşindeyim. Yazmak benim için cevap aramak değil, doğru soruları bulmak.

  Sanat hayatında seni şekillendiren bir dönüm noktası oldu mu?

 Evet, üretmeye devam etmenin dış koşullardan bağımsız olduğunu anladığım dönem. İnsan alkış varken üretmeyi öğreniyor ama asıl mesele sessizlikte de devam edebilmek.

Bugünkü sanat anlayışını bir cümleyle nasıl anlatırsın?

Sanat benim için insanın kendine dürüst olabildiği en sade alan.

Gazeteci Araştırmacı Yazar Ökkeş TOY & Tiyatrocu Bekir Şener

 “Bir Damla Aşk”, “Kerkibar’ın Sırrı” ve “Ötükenin Ötesi”… Bu üç kitabın ortak ruhu nedir?

 Üçünde de insanın iç yolculuğu var. Dış dünyada yaşananlar aslında içimizde olanların yansıması. Ben karakterleri değil, onların iç seslerini anlatmaya çalışıyorum. Belki de bütün kitaplarım aynı sorunun farklı yankıları: İnsan kendini ne kadar tanıyor?

  “Bir Damla Aşk” ile başlayalım. Bu kitap nasıl doğdu?

Aşkın sadece romantik bir duygu olmadığını fark ettiğim bir dönemde yazıldı. İnsan bazen sevgiyi bir insanda değil, bir tebessümde bir suskunlukta, hatta bir hüzünde buluyor. Bu kitap biraz o kırılgan sevme halinin hikâyesi.

  Okur bu kitapta en çok neyle karşılaşır?

Bekir Şener:  Samimiyetle. Kusurlu ama gerçek duygularla. Ben karakterleri güçlü göstermek yerine insani duygulari göstermek istedim.

 “Kerkibar’ın Sırrı” daha gizemli bir isim taşıyor. Onu farklı kılan ne?

 O kitapta insanın sakladığı taraflara baktım. Hepimizin içinde sakladığı bir hikâye, bir sır var. Bazen insan kendinden bile saklanıyor. Bu metin biraz o gizli odaların kapısını aralama denemesi.

  Yazarken seni en çok zorlayan kitap hangisiydi?

“Ötükenin Ötesi.” Yaşamadığımız bir dönemi yazmak beni zorladı diyebilirim,

 Yazarken önce fikir mi gelir, duygu mu?

 Duygu gelir. Fikir sonra onu anlamlandırmaya çalışır. Bir cümle bazen bir duygunun gölgesidir sadece.

 Bir karakter yaratırken nelere dikkat ediyorsun?

 Onu yargılamamaya. Karakteri anlamaya çalışırım. Çünkü insanı anlamadan hikâye kurulmaz.

 Okurlarından seni en çok etkileyen geri dönüş ne oldu?

“Kitabı okurken kendimi gördüm” diyenler… Bir yazar için en büyük ödül bu bence.

Yazmak senin için bir anlatım mı, bir arayış mı?

Bir arayış. Yazdıkça sorular büyüyor, cevaplar değil.

Tiyatro senin sanat yolculuğunda çok güçlü bir yerde duruyor. Sahneyle ilişkin nasıl başladı?

Sahneye ilgim aslında çok küçük yaşlarda başladı. İlkokul ve ortaokul yıllarında Türkçe öğretmenlerimizin hazırladığı oyunlarda rol alıyordum. Ama tiyatroyla daha bilinçli ve disiplinli tanışmam lisede oldu. Belediye tiyatrosundan gelen yönetmenlerle çalışma fırsatı buldum. Belki de ilk profesyonel tiyatro deneyimim orada başladı diyebilirim. O günden bugüne baktığımda elli yılı aşkın bir sahne yolculuğu var hayatımda.

 Bu uzun yolculukta seni en çok besleyen deneyimler neler oldu?

Anlatma sanatını öğrenmek benim için çok kıymetliydi. Orhan Boran’dan fıkra anlatma sanatı üzerine ders aldım, ondan bir el aldım diyebilirim. O anlatı ritmini, seyirciyle kurulan bağı çok etkiledi. Üniversite yıllarında da uzun süre stand-up gösterileri yaptım. Seyircinin tepkisini anında görmek insana sahne refleksi kazandırıyor.

“Kurtuluş Destanı”ndan söz edelim. Bu oyun senin için ne ifade ediyor?

“Kurtuluş Destanı” Nazım Hikmet’in yazdığı, Devlet Tiyatrosu’ndan Harun Türköz’ün yönettiği çok kıymetli bir eser. Bu oyun, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi şartlarda kurulduğunu, nasıl bir mücadele verildiğini anlatan güçlü bir anlatı. Özellikle gençlerin izlemesi gerektiğine inanıyorum. Çünkü geçmişini bilmeyen bir toplum geleceğini sağlam kuramaz. Bu oyun sadece bir tarih anlatısı değil, aynı zamanda bir bilinç çağrısı.

 Seyirci bu oyundan nasıl bir duygu ile ayrılıyor?

Genelde hem duygulanmış hem de düşünmüş olarak. İnsan sadece bir hikâye izlemiyor, bir hafızayla karşılaşıyor. O yüzden sahnede tarih değil, insanın direnci anlatılıyor diyebilirim. 

“Olgun” ve “Manyak” ise senin yazıp yönettiğin oyunlar. Bu oyun nasıl ortaya çıktı?

Bu oyunlar gündelik hayatın içinden doğdu. Bir evin içinde geçen karı koca çekişmeleri, tartışmalar, küçük gerilimler… Aslında her evde yaşanabilecek çok tanıdık anlar. Seyirciden en çok duyduğum cümle şu oldu: “Bizim evi yazmışsınız.” Bu benim için çok değerliydi. Çünkü tiyatro biraz da insanın kendini sahnede görmesidir.

 Bu oyunların seyirciyle kurduğu bağın sırrı ne sence?

 Abartısız gerçeklik. Hayat zaten dramatik. Onu büyütmeye gerek yok. İnsan kendini gördüğü yerde bağ kuruyor.

Yazıp yönettiğin bir oyunu sahnede izlemek nasıl bir duygu?

Çok tuhaf bir duygu… Hem çok yakınsın hem dışarıdan bakıyorsun. Bir metnin sahnede nefes aldığını görmek yazar için tarifsiz bir an.

 Tiyatro senin için ne ifade ediyor?

Tiyatro canlı bir karşılaşma. Yazı yalnız bir yolculuk, sahne ise paylaşılan bir an.

Bu kadar uzun bir sahne hayatından sonra tiyatroya bakışın değişti mi?

Daha sadeleşti diyebilirim. Eskiden anlatmak istiyordum, şimdi anlamaya çalışıyorum

Şimdi de çocuk tiyatrosu hakkında konşalım. Seni bu alana yönelten ne oldu?

Çocuk tiyatrosu benim için geleceğe dokunmanın en saf yolu. Büyükler için sanat bazen bir yorum alanıdır, ama çocuklar için doğrudan bir deneyim. Onların hayal dünyasına temas edebilmek, belki de bir çocuğun hayatında ilk sanat anısını bırakmak çok kıymetli.

 Çocuklar için oyun üretmek yetişkinlere üretmekten farklı mı?

Bekir Şener:  Çok farklı. Çocuk seyirci son derece dürüsttür. Sıkılırsa gizlemez, etkilenirse bütün varlığıyla katılır. Bu yüzden çocuk tiyatrosu sadelik ister ama asla yüzeysellik kabul etmez.

Bir çocuk oyunlarında nasıl temalar öne çıkıyor?

Hayal gücü, dostluk, merak ve cesaret… Ama bunları öğretici bir dille değil, keşif duygusuyla anlatmaya çalışıyorum. Çocuklara bir şey anlatmaktan çok, onlarla birlikte keşfetmek istiyorum.

Çocuk tiyatrosunun toplumsal bir etkisi olduğuna inanıyor musun?

Kesinlikle. Sanatla erken yaşta tanışan bir çocuk dünyaya daha açık bakıyor. Empati kurmayı, dinlemeyi, düşünmeyi öğreniyor. Bu yüzden çocuk tiyatrosu sadece bir sahne etkinliği değil, kültürel bir yatırım.

Çocuk seyirciyle kurulan bağ seni kişisel olarak nasıl etkiliyor?

Çocukların gözündeki o gerçek merak insanı arındırıyor. Onların tepkisi filtresizdir. Sahnedeyken en sahici geri bildirimi onlardan alırsın.

Yeni projeler hakkında biraz ipucu verir misin?

Çocukların aktif olarak katıldığı, hayal kurmaya teşvik eden oyunlar üzerine çalışıyorum. Sahnenin sadece izlenen değil, birlikte deneyimlenen bir alan olmasını istiyorum.

 Çocuklara sanatla ilk kez tanışacak bir mesajın olur mu?

Merak etmeye devam etsinler. Hayal kurmaktan vazgeçmesinler. Çünkü sanat biraz da hayal kurabilme cesaretidir

Uzun yıllardır Objektif Sahne ile çalışmalarını sürdürüyorsunuz. Bu kurumun senin sanat yolculuğundaki yeri nedir?

 

Objektif Sahne benim için sadece bir tiyatro topluluğu değil, bir üretim alanı, bir okul gibi. Yaklaşık 30 yıldır tiyatro gösterimleri yapan, 2003’ten bu yana da kendi sahnesi olan köklü bir yapıdan söz ediyoruz. Bu süreklilik, sanatın ancak emekle ve inatla ayakta kalabildiğinin en güzel gösterisi.

 

Objektif Sahne’yi Almanya’daki tiyatro ortamında nasıl konumlandırırsın?

 

Almanya’daki en büyük Türk tiyatro gruplarından biri diyebiliriz. Sadece oyun sahneleyen bir kurum değil; Türk tiyatrosunu ve Türk sanatını Avrupa’da görünür kılmak için ciddi bir kültürel sorumluluk üstleniyor. Bu yönüyle bir sahneden çok daha fazlası.

  Kurumun en önemli katkısı sence ne?

 

Süreklilik ve aidiyet duygusu. İnsanlar burada kendi dilinde tiyatro izleyebiliyor, sanatla bağ kurabiliyor. Ojektif Sahne bir kültür köprüsü gibi çalışıyor.

Objektif Sahne’de sahnelenen oyunların ortak bir ruhu var mı?

 

İnsanı merkeze alan bir yaklaşım var. Toplumsal konular da işleniyor ama her zaman insan hikâyesi üzerinden. Seyirci kendini sahnede görebiliyor.

Bu kurumun Avrupa’daki Türk sanatına katkısını nasıl özetlersin?

 

Bir hafıza oluşturuyor. Göçmenlik sadece fiziksel bir yolculuk değil; kültürel bir devamlılık meselesi. Objektif Sahne bu devamlılığı canlı tutuyor.

Objektif Sahne’nin geleceği için ne hayal ediyorsun?

 

Daha çok gence ulaşmasını, daha çok üretim yapmasını ve Türk tiyatrosunun Avrupa’daki güçlü temsilcilerinden biri olarak yoluna devam etmesini.

Almanya’da sanat üretmek nasıl bir deneyim? Türkiye’dekinden farkı ne?

Almanya’da sanat üretmek biraz yalnızlıkla başlıyor. Çünkü buraya geldiğinizde sadece mekân değiştirmiyorsunuz, seyirciyle kurduğunuz bağ da değişiyor. Ama bu yalnızlık zamanla başka bir şeye dönüşüyor: daha derin bir üretime. İnsan burada hem kendine hem köklerine daha çok dönüyor.

Göçmen bir sanatçı olarak sahnede olmanın ayrı bir sorumluluğu var mı?

Var. Çünkü sahnede sadece kendini değil, bir dili, bir kültürü de taşıyorsun. Türkçe tiyatro yapmak burada hem bir direnç hem de bir hatırlatma gibi. “Biz buradayız ve anlatacak hikâyelerimiz var” demek.

Almanya’daki seyirciyle kurulan ilişkiyi nasıl tanımlarsın?

Çok dikkatli ve duyarlı bir seyirci var. Özellikle samimiyeti hemen fark ediyorlar. Yapay bir şey sunduğunuzda bağ kurulmuyor ama içten olduğunuzda dil farkı bile ortadan kalkıyor.

Türkçe tiyatronun Almanya’daki yeri sence yeterince görünür mü?

Yeterli değil ama çok kıymetli. Türkçe tiyatro burada sadece bir sanat faaliyeti değil, aynı zamanda bir hafıza alanı. İnsanlar kendi dillerinde gülmek, ağlamak, düşünmek istiyor. Bu ihtiyaç hiç bitmiyor.

Almanya’daki çok kültürlü yapı üretimini nasıl etkiliyor?

Bakış açını genişletiyor. Burada insan ister istemez evrensel bir dil arıyor. Ama ben şuna inanıyorum: Ne kadar yerelsen o kadar evrenselsin. Kendi hikâyeni dürüstçe anlattığında herkes kendinden bir parça buluyor.

 Sanat senin için burada bir tutunma biçimi mi?

 Kesinlikle. Sanat hem tutunma hem de nefes alma alanı. Sahneye çıktığımda coğrafya kayboluyor. Orada sadece insan kalıyor.

Almanya’da gençlere ve çocuklara tiyatro ulaştırmak neden önemli?

Çünkü kimlik dediğimiz şey sadece nerede yaşadığınla oluşmuyor, neyle beslendiğinle oluşuyor. Çocukların ve gençlerin kendi kültürleriyle sanatsal bir bağ kurması çok önemli. Bu bağ koparsa insan kendini eksik hissediyor.

 Almanya’da sanat üretmenin en zor yanı ne?

 Maddi zorluklar, mekân bulma, süreklilik… Ama en zoru bazen yalnızlık. Yine de üretmeye devam ettiğinde o yalnızlık paylaşılmış bir hikâyeye dönüşüyor.

Bunca yılın ardından Almanya’da sanat üretmeye devam etmeni sağlayan şey ne?

İnanç. Sanatın insanı bir araya getirebileceğine dair inanç. Bir kişi bile “iyi ki geldim” diyorsa, her şeye değiyor.

 Bunca yılın ardından sanata bakışını bugün nasıl tanımlarsın?

Sanat benim için artık bir ifade biçiminden çok bir varoluş hali. İnsan kendini anlatmak için değil, anlamak için üretiyor. Zaman geçtikçe sanatın daha sade ama daha derin bir yere oturduğunu hissediyorum.

Yazarlık mı, tiyatro mu? Hangisi sana daha yakın?

Yazı iç sesim, tiyatro ise paylaşılan nefes. Biri yalnız bir yolculuk, diğeri birlikte yaşanan bir an. İkisi birbirini tamamlıyor.

Genç sanatçılara söylemek istediğin bir şey var mı?

Sabırlı olsunlar ve samimiyetlerini korusunlar. Sanat aceleye gelmez. İnsan önce kendine dürüst olmalı.

Hayata dair seni ayakta tutan düşünce nedir?

İnsan anlattıkça hafifler, paylaştıkça çoğalır. Sanat da bunun en güzel yolu.

Son olarak okurlarına ve seyircilere ne söylemek istersin?

Sanatla temas etmeyi bırakmasınlar. Bir oyun izlemek, bir kitap okumak, bir hikâyeye kulak vermek… Bunlar insanı insana yaklaştırıyor.

Bekir Şener, yazdığı eserler ve sahneye taşıdığı hikâyelerle Almanya’da Türkçe sanat üretimini sürdürüyor. Yarım asrı aşan sahne yolculuğu boyunca değişmeyen tek şey ise insanı anlamaya duyduğu merak. Onun için sanat, anlatmanın değil, birlikte hissetmenin alanı.

Ökkeş ToyÖkkeş Toy

avrupaolay.com'da İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni