"Sosyal" kelimesi, insanların bir arada yaşamasını, etkileşimlerini, sosyal ilişkilerini ve diğer toplumsal olguları kapsayan anlamlara gelirken; günümüzde neredeyse bu kavramın yerini sosyal medya gibi daha birçok platformun aldığını görüyoruz. Çünkü artık sosyallik denildiğinde akla gelen ilk şey sosyal medya platformları oluyor; yani aslında birçok kişinin özgürlük alanlarını kaldırıp gökyüzüne bakmak yerine, avuçlarındaki dar ekranlarda bulduğu bir yer olarak karşımıza çıkıyor. Günlük yaşantıya ve insan ilişkilerine bakıldığında, arkadaşlık ilişkilerinde derin muhabbetlerin yerini karşılıklı "reels" gönderilerinin almasıyla, ilişkilerde sevginin algoritmalarla tanımlanmaya ya da algoritmalara yansıtılarak anlamlandırılmaya çalışılmasıyla, özel ilişkilerde sevmenin ve sevilmenin beğeni butonuna basılıp basılmaması veya kaç saniyede hikayeye bakıldığıyla sınırlaştırılmasıyla, daha doğrusu sığlaştırılmasıyla anlıyoruz ki sosyal medya sanki sosyalliğin ana göstergesi hâline gelmiş. Ya da aynı şekilde bir şeyin değerli olup olmadığı da çoğu zaman aldığı beğeni sayısıyla ölçülüyor. Birlikte geçirilen özel ve sosyal anların yerini, o anları paylaşılan "hikâyeler" alıyor.
Tüm bunlar, her ne kadar yaşanılan anlara eşlik ediyor gibi görünse de, aslında kişiyi pasif bir sosyallik döngüsüne hapsediyor. Çünkü, artık birçok insanın "Bulunduğum yerde ne görebilirim?" veya "Yaptığım etkinlikle zihinsel konforumu nasıl sağlayabilirim?" gibi sorularla meşgul olması gerekirken bunun yerini, "Bulunduğum yerde ne gösterebilirim?" ile meşgul olduklarını görüyoruz. Görülen manzaradan alınacak huzurun yerini “Hikâyeme kaç kişi baktı?” merakı alıyor. İşte tüm bu durumlar da, kişiyi ‘an’dan uzaklaştırıyor ve bu kişinin yaşadığı anın tadını çıkarmasını ve yaptığı etkinlikten gerçek bir doyum sağlamasını engelliyor. O kadar aşinayız ki her birimiz diğerinin hayatına, o kadar her adımına şahidiz ki, bir araya gelindiğinde kişilerin birbirleriyle bir şeyler paylaşma heyecanını da etkiliyor. Çünkü yenilen yemeklerden, içilenden içeceklerden, kalınan odalara kadar adım adım bir insanın hayatına dair her şeyi, her adımı görüyoruz. Ve dolayısıyla tüm bunlar, bir araya gelindiğinde paylaşacak başka birşey, heyecanlı anlatılacak bir şey de bırakmıyor ve yüz yüze gerçekleşen görüşmeleri de yüzeyselleştiriyor.
Peki ne oluyor da, kendimizi sosyal medyayı bu kadar fazla kullanmaktan alıkoyamıyoruz? Aslında, bu durumun temelinde beynin ödül sisteminin etkilenmesi yatıyor. Sosyal medya platformları, beğeni, yorum ya da paylaşım gibi küçük geri bildirimlerle dopamin salınımını tetikleyerek kullanıcıya haz duygusu yaşatıyor. Örneğin, Instagram'da paylaşılan bir fotoğrafın kısa sürede çok sayıda beğeni alması, beyinde "ödül" algısı oluşturuyor ve bu hissi tekrar yaşamak için bizi platforma yeniden dönmeye itiyor. Bu da zamanla alışkanlık haline geliyor ve sosyal medya kullanımını kontrol etmeyi zorlaştırıyor. Sonuç olarak ise, bu sürekli geri dönüş döngüsü, kişiyi farkında olmadan bağımlılığa sürükleyebiliyor.
Burada “bağımlılık” kelimesine de dikkat etmek gerekiyor. Çünkü bağımlılık kelimesi çoğu zaman bir zayıflık veya iradesizlik göstergesi gibi algılanabiliyor. Böyle bir algı nedeniyle kişi, kendisiyle ilgili olumsuz bir değerlendirmeden kaçınmak için kullanımının boyutunu olduğundan daha düşük görebiliyor. Psikolojide sosyal beğenilme yanlılığı olarak ifade edilen eğilim de kişinin kendisini toplum tarafından daha olumlu kabul edilecek şekilde değerlendirmesine neden olabiliyor. Bu şekilde gelişen sosyal beğenilme yanlılığı (social desirability bias) nedeniyle, bağımlılıkla ilgili bir testi çözerken bile kendilerini bağımlılıkla ilişkilendirmeyebiliyorlar. Buna verilebilecek en basit örneklerden bir tanesi zannediyorum ki, çok fazla sosyal medyada vakit geçirmiyorum`u duymak olur. Halbuki böyle konularda önemli olan kişinin kendisine karşı dürüst olabilmesidir. Çünkü bir davranışı değiştirebilmenin ilk adımı, o davranışın hayatımızdaki yerini gerçekten görebilmektir.
Belki de bu noktada kişinin yalnızca sosyal medyada ne kadar zaman geçirdiğine değil, bu kullanımın hayatında neye dönüştüğüne de bakması gerekir. Sorulması gereken asıl soru, sosyal medyanın ne kadar kullanıldığından ziyade, kişinin hayatından neleri götürdüğüdür. Çünkü bir kişinin hayatındaki her ayrıntıyı bilmek, onunla gerçekten yakın olunduğu anlamına gelmediği gibi; yüzlerce insanla bağlantıda olmak da daha az yalnız hissedildiği anlamına gelmeyebilir. Sosyallik yalnızca ekranda görünür olmakla ölçülmeye başlandığında, aslında sosyal olmanın en temel unsuru olan gerçek bir bağ kurmak gözden kaçırılabiliyor. Belki de bazen daha fazla bağlantıya değil, daha az ekrana ve daha fazla gerçek sohbete ihtiyaç vardır. Çünkü insanı gerçekten birbirine bağlayan şey, aynı ekrana bakmak değil; aynı anda, aynı yerde, birbirine gerçekten bakabilmektir.
Sağlıcakla kalın,
Psk. Kübra Keçeci