Bayram bir sabah vakti kapıyı çalsa ve içeri girse…
Belki ilk sözü şu olurdu:
“Benim adım Bayram. Ama beni yanlış tanımaya başladınız.”
Çünkü bayram, takvimde kırmızıyla işaretlenmiş bir gün değildir yalnızca. Bayram bir ruhtur, bir hatırlayıştır, bir gönül alışverişidir. Bayram geldiğinde kapılar yalnız evlere değil, kalplere de açılırdı eskiden.
Bayram konuşsa, önce çocukları sorardı.
“Ben en çok onların gözlerinde parlıyordum, nerede o çocuklar? derdi.
Yeni ayakkabısını başucuna koyup uyuyan çocukların sabahın erken saatinde sevinçle fırlayışını hatırlatırdı. Bayramlık elbiselerin hışırtısını, cebinde şeker biriktiren küçük elleri, kapı kapı dolaşan çocukların “Bayramınız mübarek olsun” diyen seslerini…
Bayram en çok o seslerde yaşardı.
Sonra yaşlıları sorardı.
“Benim en büyük servetim onların duasıydı,” derdi.
Kapıları çalınan ihtiyarlar, öpülen eller, “Allah sizden razı olsun evladım” diyen titrek sesler… Bayram aslında biraz da yaşlıların yüzündeki huzurdu.
Sonra belki fakirleri hatırlatırdı.
“Benim gerçek yerim sofraların çoğaldığı evler değil, paylaşılan lokmalardır,” derdi.
Bir tabak yemeğin komşuya uzatıldığı, bir yetimin başının okşandığı, bir garibin gönlünün alındığı yerde bayram gerçekten bayram olurdu.
Sonra bize dönüp sessizce sorardı:
“Ben hâlâ sizin evlerinize geliyor muyum, yoksa yalnızca takvimlerde mi kaldım? Derdi.
Bugün bayramı yeniden çağırmak için büyük şeylere ihtiyaç yok aslında.
Bir büyüğün kapısı çalındığında…
Bir çocuğun yüzü güldüğünde…
Bir fakirin duası göğe yükseldiğinde…
Bayram işte o anda yeniden dünyaya gelir.
Çünkü bayram, alınan hediyelerde değil; alınan gönüllerde saklıdır.
Ve insan gönül aldıkça, bayram biraz daha bayram olur.
Bayramı, bayram gibi yaşamanız dileklerimizle.
İbrahim Alisinanoğlu-19.03.2026

