https://www.avrupaolay.com/files/uploads/user/b3b0b34ebdc9b8ba6bd98224365ed43d-9e7dc7b9ca1d7f77ad73.jpg
İbrahim Alisinanoğlu
Advert

GAZİANTEP’İ GELECEĞE TAŞIMAK

13-06-2026 12:46 278 kez okundu.

 

Geçtiğimiz ay bir vesileyle Viyana’daydım. Viyana’nın adını duyduğumuzda aklımıza ilk gelen şeyler belli: müzik, sanat, düzen, zarafet... Dünyanın dört bir yanından insanlar bu şehri görmek için yola çıkıyor. Kimisi bir konser salonunun kapısından içeri girmek, kimisi bir sarayın koridorlarında dolaşmak, kimisi de tarihin hâlâ nefes aldığı sokaklarda yürümek için.

Peki Viyana’yı bu kadar cazip kılan şey ne?

Benim gördüğüm Viyana’da geçmiş yalnızca korunmuyor, yaşatılıyor. Yüzlerce yıllık saraylar hâlâ ayakta. Beş yüz, altı yüz yıllık binalar hâlâ şehrin hafızasını taşıyor. Her köşe başında bir hikâye, her sokakta bir tarih çıkıyor karşınıza… İnsan, sanki taşların arasına sinmiş zamanı seyrediyor.

Orada tarih, müzelerin tozlu vitrinlerine hapsedilmiş bir hatıra değil; hayatın tam ortasında duran canlı bir miras.

Bunun temelinde ise güçlü bir aidiyet duygusu yatıyor. İnsanlar yaşadıkları şehri sahipleniyor. Tarihi korumayı sadece devletin ya da belediyelerin görevi olarak görmüyorlar. Şehrin her taşıyla aralarında görünmez bir bağ kurmuşlar. Bu yüzden kurallar tabelalarla değil, vicdanlarla yaşatılıyor.

Çünkü geçmişe sahip çıkmak, aslında kendine sahip çıkmak anlamına geliyor.

Biz de son yıllarda tarihî değerlerimizin kıymetini daha iyi anlamaya başladık. Restorasyonlar yapılıyor, eski eserler gün yüzüne çıkarılıyor. Ancak şehirler yalnızca taşları onararak geleceğe taşınmaz; onların hikâyelerini de anlatmak gerekir.

Ne yazık ki biz hâlâ Gaziantep’i anlatırken çoğu zaman sofradan başlıyoruz. Beyranı, baklavayı, lahmacunu, kurutmalığı, salçayı anlatıyoruz. Elbette bunlar bizim gururumuzdur. Ancak Gaziantep'i yalnızca mutfağına indirgemek, bir kütüphaneyi tek bir kitabıyla tanıtmaya benzer.

Oysa insanlar Viyana’ya yalnızca yemek yemek için gitmiyor. O şehrin ruhunu görmek, tarihini hissetmek, geçmişine dokunmak için gidiyorlar. Döndüklerinde de bir lezzeti değil, bir gördüklerini, hissettiklerini anlatıyorlar.

Gaziantep ise bundan çok daha büyük bir hikâyeye sahip.

Ben Viyana’da geriye doğru bin yıllık bir yolculuk yaptım. Gördüklerim beni mutlu etti ama şaşırtmadı. Çünkü Avrupalı şehirlerinin geçmişlerine nasıl sahip çıktıklarını biliyoruz.

Fakat bizim topraklarımızın anlattığı hikâye çok daha derinlere uzanıyor. Bu coğrafya yalnızca birkaç yüzyılın değil, binlerce yılın kadim hafızasını taşıyor. İnsanlığın ilk adımlarını, ilk yerleşimlerini, ilk medeniyet denemelerini, ilk inanç temellerini saklıyor.

Biz dünü değil, insanlığın çok daha eski zamanlarını anlatabilecek bir mirasa sahibiz.

İşte bu yüzden Gaziantep'in geleceği yalnızca gastronomide aranamaz. Gastronomi bizim güçlü yanımızdır ama tek başına yeterli değildir. Şehrimizin kültürünü, tarihini, arkeolojik zenginliklerini, mimarisini ve insan hikâyelerini de ön plana çıkaracak, tanıtacak yeni bir vizyona ihtiyacımız var. İnsanlarda merak uyandıracak, onları bu kadim şehrin izini sürmeye davet edecek bir anlayışa...

Çünkü bir turist, yalnızca karnını doyurmak için binlerce kilometre yol kat etmez. İnsanlar bir şehrin ruhunu görmek, hikâyesini dinlemek, kendilerinden önce yaşamış insanların bıraktığı izlere dokunmak ister. Gördükleri karşısında heyecanlanmak ister.

Şehirler yemekleriyle tanınabilir; ama hafızalarıyla ölümsüzleşir.

 İbrahim Alisinanoğlu-11.06.2026

 

Neler Söylendi?