Bir şehrin hafızası sadece taşa oyulmuş kitabelerinde, heybetli meydanlarında ya da mağrur anıtlarında saklı değildir. Bazı mekânlar vardır ki, o şehrin göğüs kafesinde çarpan kalbi, damarlarında dolaşan kanıdır. Gaziantep için Kavaklık, yalın bir coğrafya parçası değil; bu kadim kentin ruhunun da aynasıdır.
Bugün, zamanın tozlu raflarından çekip çıkardığım eski gazetelerin sararmış, neredeyse parmaklarımın arasında dağılacak sayfalarında gezinirken, 1931 yılından bugüne yükselen derin bir feryada rastladım. Bir yazar, Kavaklık’ın taze çimenlerini acımasızca ezen otomobillerden, gökyüzünü yırtan kuş seslerini gaddarca bastıran motor gürültülerinden şikâyet ediyor; belediyeyi bu tanrısal güzelliği korumaya, bu vahaya sahip çıkmaya çağırıyordu. Demek ki bundan neredeyse bir asır önce bile, ruhu incelmiş bazı insanlar, doğanın ve sükûnetin parmaklarımızın arasından sessizce kayıp gittiğini fersah fersah öteden görebilmişlerdi.
Oysa bizim çocukluğumuzun Kavaklığı da , cennetin yeşil eteğinden kopup Alleben ‘in serin kıyısına düşmüş bir zümrüt parçasıydı. Orası sadece gidilip dönülen, alelade bir piknik alanı değildi; Antep’in can damarı, asırlık geleneği olan sahre kültürünün başkenti, hepimizin müşterek mabediydi. Şehrin tozu dumanı üstümüze sindiğinde, günlük hayatın o hırpalayıcı telaşından kaçıp sığındığımız bir limandı; zihnimizi, ruhumuzu ve yorgun bedenimizi toprağın şifalı ellerine bıraktığımız bir nefeslik hürriyetti.
Kavaklık’ın o ulu ağaçlarının altında insanlar birbirlerini dünyalık makamlarıyla, cüzdanlarındaki servetleriyle değil; göğüslerindeki insanlıkla, yüzlerindeki tebessümle tanırlardı. Bir sahre gününde, hayatın tüm renkleri aynı kilimin üzerine serilirdi.
Davulun bağrından çıkan o tok ses, zurnanın nefesiyle buluşur; bir köşede kemanın telinden süzülen hicran, bir başka köşede akordeonun neşesine karışırdı.
Elini kulağına atıp, feryadını yüreğinin en derin kuyularından çıkararak mayalara, hoyratlara döken yanık sesli amcalar, sahrenin mutlak hakimiydi.
Alleben ‘in o dönem berrak akan serin sularına çüt depik atıp kendimizi akıntıya bıraktığımız, sonra sırılsıklam tumanlarımızla taze çimenlerin üzerine serilip gökyüzündeki beyaz bulutlardan masallar devşirdiğimiz rüya gibi günlerdi o anlar.
Derken sahre ateşi harından öperdi vakti. Taş ocaklar kurulur, tencerelerde koruklu, ekşili dolmalar tıkırdardı. Kadınların hünerli ellerinde, leğen dolusu yağlı köfteler bir musiki ritmiyle yoğrulur; yoldan geçen, adını sanını hiç bilmediğimiz garip bir yolcuya sanki kırk yıllık dostmuş gibi ikram edilirdi. O rüzgârın kanadına takılan kebap kokusu etrafa yayıldığında, bir asalet nişanesi olarak yükselirdi o kadim fısıltı: "Aman ha, lohusa hakkı var, çocuk hakkı var!" Hemen sıcak pidelerin arasında dürümler sarılır, komşu ağacın altındakilere, çevreye sevgiyle gönderilirdi.
Çünkü sahre, doymak için değil, paylaşarak çoğalmak için yapılan bir ayindi.
Alleben ‘in buz gibi suyunda karpuzlar, kavunlar çatlatılır; rengarenk somur somur bitmezcinin tezgahının etrafına çocuklar bir arı kovanı gibi üşüşürdü. Söğüt dallarına salıncaklar kurulur, göğe doğru yükselen çocukların şen kahkahaları yaprakların arasına takılır, oradan çayın sularına karışıp akıp giderdi. İp atlayan genç kızlar, yakan top oynayan delikanlılar… Kavaklık, âşığın maşukuna ürkek bir bakış fırlatabildiği gizli bir vuslat, küslerin kelamlara ihtiyaç duymadan barıştığı bir sulh meydanıydı. Hastanın göğsünü genişleten bir nefes, yaşlının ömrüne ömür katan bir temiz hava pınarıydı. Zenginle fakirin, kadınla erkeğin, ihtiyar ile çocuğun aynı koyu gölgeye sığındığı, çimenin üzerinde diz dize, kalp kalbe oturabildiği bir saadet ülkesiydi.
Orada insanlar sadece piknik yapmazdı; orada hayatın ta kendisi, en saf, en damıtılmış haliyle yaşanırdı. Dün bugüne eklenir, bugün yarına o sahre neşesiyle taşınırdı. Yaşlandığımızda, saçlarımıza aklar düştüğünde anlatacağımız o canım hikâyeler, hep o ağaçların gölgesinde birikirdi.
Bugün ise Kavaklık’a hüzünlü bir gözle bakıyorum… Oturacak nizamî banklar var artık. Cetvelle çizilmiş yürüyüş yolları, kusursuz çevre düzenlemeleri yapılmış. Ağaçlar bir askeri bölük gibi hizaya sokulmuş. Her şey eskisinden çok daha düzenli, çok daha modern…
Ama sanki daha sessiz, daha tenha ve büsbütün ruhsuz!
Alleben artık o eski sevdalı şarkılarını mırıldanmıyor; ağaçlar kuş seslerini, o eski neşeli rüzgârları sinelerinde taşımıyor sanki. Çimenlerde yalınayak koşuşturan, dizleri kanayan o neşeli çocuklar nerede şimdi?
Ne davulun o şehvetli sesi var, ne zurnanın ciğerden kopan nefesi… Ne ocakların o iştah kabartan dumanı tütüyor, ne de köşe bucak dürümler yetiştiren o tatlı paylaşmanın telaşı kalmış. Parkta kalabalıklar var, evet, ama en önemlisi… O eski, kalpleri birbirine teyelleyen muhabbetler yok. Benim bildiğim, benim çocukluğumu saklayan Kavaklık’ın yerinde şimdi yalnızca soğuk rüzgârlar esiyor.
Belki de zaman içinde kaybettiğimiz şey; üç beş ağaç, birkaç tutam çimen ya da şırıldayan bir su değildir. Belki de asıl kaybettiğimiz şey; aynı gölgenin altında hiçbir ayrım gözetmeksizin oturabilme kültürü, aynı sofradaki ekmeği hiç sakınmadan bölüşebilme nezaketi, aynı içli Antep türküsünü tek bir yürekten birlikte söyleyebilme ruhudur.
Yıllar önce o öngörülü yazar, birkaç otomobil çimenleri ezdi diye derin bir endişeye kapılmıştı. Bugün geriye dönüp baktığımızda dehşetle fark ediyoruz ki; bazen bir şehri yok eden şey sadece üzerine dikilen soğuk beton bloklar değildir. Asıl büyük yıkım, insanların hatıralarını, kültürünü ve birbirine olan bağını yaşatan o saklı ruhun sessizce, hissettirmeden kaybolmasıdır.
Ve insan, bir gün saçları ağarmış bir yetişkin olarak çocukluğunun geçtiği o kutsal topraklara gidip de kendi anılarını, o eski sıcaklığı bulamadığında şu çıplak gerçeği çok daha iyi anlıyor: Bazı şehirler büyürken, en çok da çocukluğunu ve o asil ruhunu kaybeder.
İbrahim Alisinanoğlu-04.05.2026

