Sevgi, yalnızca güzel sözler söylemek değil; dürüst olmak, sorumluluk taşımak ve insanın insana güven duyabileceği bir yaşamı savunmaktır.
Bu dünya yaşamaya değer. Güneşin doğuşunu görmek, bir çocuğun gülüşüne tanık olmak, zor zamanlarda bir dostun elini omzunda hissetmek, bir insanın hayatına iyilikle dokunmak… Bütün bunlar yaşamın ne kadar kıymetli olduğunu bize hatırlatır.
Ancak insan ister istemez şu soruyu soruyor: Nasıl bir dünyada yaşıyoruz? Birbirimize sevgi sözcükleri söylerken gerçekten samimi miyiz? Savunduğumuz değerlerle yaptıklarımız birbirini tutuyor mu? Doğru bildiklerimizi yalnızca işimize geldiğinde mi savunuyoruz?
Çünkü yaşamı değerli kılan, yalnızca nefes almak değil; güvenerek, inanarak, umut ederek ve başımızı yastığa vicdan rahatlığıyla koyarak yaşayabilmektir.
Sevgi, sözle değil, davranışla anlaşılır
Günümüzde sevgi üzerine çok konuşuyoruz. İnsanları sevdiğimizi, toplumu düşündüğümüzü, çocuklarımızın geleceği için çalıştığımızı söylüyoruz. Peki, davranışlarımız söylediklerimizle örtüşüyor mu?
Bir komşumuzun başı sıkıştığında kapımızı kapatıyorsak, bir yakınımızın başarısını kıskanıyorsak, çıkarımız söz konusu olduğunda doğruluktan uzaklaşıyorsak sevgimiz ne kadar gerçek olabilir?
Gerçek sevgi, yalnızca güzel günlerde yan yana durmak değildir. İnsanların zor zamanlarında da yanlarında olabilmektir. Birinin hatasını onu küçük düşürmeden söyleyebilmek, ihtiyaç duyana karşılık beklemeden yardım etmek, kendimiz için istediğimiz saygıyı başkalarına da gösterebilmektir.
Unutmayalım ki sevgi, insanın dilinden önce davranışlarında görünür.
Doğru ile yanlışı ayırt etmek neden bu kadar önemli?
Toplum olarak en çok ihtiyaç duyduğumuz değerlerden biri, doğru ile yanlışı birbirinden ayırabilme cesaretidir.
Bazen bir yakınımız yanlış yaptığında onu korumak adına hatasını görmezden geliriz. Bazen arkadaşımızın haksızlığını bildiğimiz hâlde aramız bozulmasın diye susarız. Bazen de bize yarar sağlayan bir davranışı, başkasına zarar verse bile kabul edilebilir görürüz.
Oysa bir yanlış, onu yapan kişi bize yakın diye doğruya dönüşmez. Haksızlık, kazanç sağladığımız için haklılık kazanmaz.
Örneğin bir sınavda çocuğunun kopya çekmesine göz yuman bir anne baba, o an çocuğunu koruduğunu düşünebilir. Ancak aslında ona dürüstlük yerine işine geldiğinde kuralları çiğnemeyi öğretmiş olur.
Aynı şekilde, bir iş yerinde tanıdığına ayrıcalık sağlayan, hak eden kişinin önüne başkasını geçiren ya da yaptığı hatayı örtbas eden biri de yalnızca bir kişiye değil, adalet duygusuna zarar verir.
Çocuklarımıza dürüstlüğü anlatmanın en etkili yolu, onlara dürüst davranışlarımızla örnek olmaktır. Çünkü çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok yaptıklarımızı öğrenir.
Güvenin olmadığı yerde huzur da zorlaşır
Bir toplumun temelini yalnızca yollar, binalar, okullar ve iş yerleri oluşturmaz. O toplumun asıl gücü, insanlar arasındaki güven duygusudur.
Alışveriş yaparken kandırılmayacağımızı bilmek, verdiğimiz sözün tutulacağına inanmak, hakkımız olanı elde etmek için bir tanıdık aramak zorunda kalmamak isteriz.
Düşünün ki bir esnaf müşterisine eksik para üstü verdiğinde bunu fark edip düzeltiyor. Bir vatandaş, kendisine ait olmayan bir eşyayı bulduğunda sahibine ulaştırmaya çalışıyor. Bir çalışan, kimse görmediği hâlde görevini hakkıyla yapıyor. Bir yönetici, kendisine yakın olanlarla olmayanlar arasında ayrım yapmıyor.
Bunlar belki küçük gibi görünen davranışlardır. Ancak toplumsal güven tam da böyle davranışlarla büyür.
Buna karşılık yalanın sıradanlaştığı, kayırmacılığın normal karşılandığı, insanların birbirinden şüphe ettiği bir ortamda huzur kurmak giderek zorlaşır.
Güven, bir günde kurulmaz; her gün sergilenen dürüst davranışlarla kazanılır. Bir kez sarsıldığında ise yeniden kurulması büyük emek ister.
Toplumsal sorumluluk yalnızca başkalarını eleştirmek değildir
Çevremizdeki sorunları gördüğümüzde çoğu zaman başkalarını suçlamaya hazırız. İnsanların duyarsızlığından, toplumdaki bozulmadan, adaletsizlikten ve sevgisizlikten yakınıyoruz.
Peki, kendimize de aynı soruları sorabiliyor muyuz?
Yere çöp atmamak, trafikte başkalarının hakkına saygı göstermek, yaşlı bir insana yardım etmek, kamu malını korumak, farklı düşünen birini dinlemek ve bir haksızlığa tanık olduğumuzda gücümüz ölçüsünde doğru olanı savunmak… Bunların hepsi toplumsal sorumluluğun bir parçasıdır.
Örneğin trafikte birkaç dakika kazanmak için başkasının hakkını ihlal etmek, yalnızca bir trafik kuralını çiğnemek değildir. Başkalarının güvenliğini ve ortak yaşam hakkını da önemsememektir.
Ya da bir parkın temizliğinden şikâyet edip yere çöp atan bir insanın, şikâyet ettiği sorunun büyümesine kendisinin de katkıda bulunduğunu düşünmesi gerekir.
Toplum, yalnızca başkalarından beklediklerimizle değil, bizim yaptıklarımızla da şekillenir.
Daha iyi bir dünya istiyorsak değişime önce kendimizden başlamalıyız.
Umudu korumak, gerçeklerden kaçmak değildir
Bütün bu sorunları konuşurken umudu da unutmamak gerekir.
Elbette dünyada yanlışlar var. İnsanlar birbirini incitebiliyor, haksızlıklar yaşanabiliyor, verilen sözler tutulmayabiliyor. Bazen dürüst insanların zorlandığına, iyi niyetli insanların hayal kırıklığına uğradığına tanık oluyoruz.
Ancak bunların varlığı, iyiliğin anlamsız olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, yanlışların karşısında doğruyu savunmak, umutsuzluk karşısında umudu korumak ve sevgisizliğin karşısında insan kalabilmek daha da önem kazanır.
Bir öğretmenin öğrencisine inancı, bir hekimin hastasına gösterdiği özen, bir gencin yaşlı bir insana yardım etmesi, bir komşunun ihtiyaç sahibi bir aileye destek olması… Bunların her biri dünyayı biraz daha yaşanabilir kılar.
Belki tek başımıza bütün sorunları çözemeyiz. Ancak kendi davranışlarımızla bir insanın hayatını kolaylaştırabilir, bir çocuğun geleceğine katkı sunabilir, çevremizde güvenin ve iyiliğin çoğalmasına yardımcı olabiliriz.
Umut, her şeyin kendiliğinden düzeleceğini beklemek değildir. Daha iyi bir yaşam için sorumluluk almaya devam etmektir.
Son söz: Nasıl bir dünyada yaşamak istiyoruz?
Bu sorunun cevabı, yalnızca yöneticilerin, kurumların ya da başkalarının sorumluluğunda değildir. Hepimizin bu sorumlulukta bir payı vardır.
Yalanın değil gerçeğin, kayırmacılığın değil adaletin, nefretin değil saygının, çıkarcılığın değil dayanışmanın güç kazandığı bir toplumda yaşamak istiyorsak önce bu değerleri kendi hayatımızda yaşatmalıyız.
Sevgi paylaşırken samimi olalım. İnsanları överken de eleştirirken de adil davranalım. Yanlış gördüğümüzde sırf çıkarımıza dokunmuyor diye sessiz kalmayalım. Hata yaptığımızda kabul etmeyi, özür dilemeyi ve kendimizi düzeltmeyi bilelim.
Çünkü insan olmak, hiç hata yapmamak değildir. Hatasını görebilmek, başkasının hakkını gözetmek ve daha iyisini yapmak için çaba göstermektir.
Bu dünya gerçekten yaşamaya değer. Yeter ki onu yalanın, düzmecenin ve duyarsızlığın egemen olduğu bir yer hâline getirmeyelim.
Sevgiyi samimiyetle, doğruluğu cesaretle, sorumluluğu bilinçle ve umudu emekle büyütelim.
Unutmayalım: Daha güzel bir dünya, yalnızca nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi anlatmakla değil, o dünyayı kuracak şekilde yaşamakla mümkündür.