Sevgili okurlar bireyi değerli kılan şey sadece yaşamak değil, sevgi, merhamet ve paylaşımdır. Yaşadıklarını doğru değerlendirebilme, sorumluluk alabilme ve kendi zihinsel süreçleriyle dürüstçe yüzleşebilme kapasitesidir. Ancak insan zihni, doğası gereği gerçeği olduğu gibi görmekten ziyade kendini korumaya eğilimlidir; bu noktada devreye giren savunma mekanizmaları, özellikle suçlama ve yansıtma, bireyin içsel çatışmalarını dış dünyaya aktararak geçici bir rahatlama sağlar. Ne var ki bu psikolojik kaçınma biçimi, kısa vadede duygusal yükü hafifletirken uzun vadede bireyin gerçeklik algısını zayıflatır, sorumluluk duygusunu aşındırır ve onu kendi yaşamının edilgen bir gözlemcisine dönüştürür. Tam da bu kırılma noktasında, farkındalıktan uzaklaşan birey, kendi içsel payını görmezden gelerek dış dünyayı sistematik biçimde suçlamaya başlar ve böylece depresif düşünce örüntülerinin en temel zeminini kendi eliyle inşa eder.
Bunlar kısa vadede acıyı azaltır. Ama uzun vadede çok daha büyük bir probleme yol açar. Öğrenilmiş çaresizlik.
Psikolog Martin Seligman’ın ortaya koyduğu bu kavrama göre; insan sürekli olarak kontrolü dışında geliştiğine inandığı olaylarla karşılaştığında, zamanla hiçbir şeyi değiştiremeyeceğine inanır. Bu da depresyonun en güçlü zeminlerinden biridir.
Yani sürekli dışarıyı suçlamak, aslında şunu öğretir:
“Benim hayatım benim kontrolümde değil.”
Bu düşünce zamanla: Umutsuzluk, Değersizlik hissi, Enerji kaybı, Hayattan kopma gibi depresif belirtilere dönüşür.
Bir başka önemli nokta ise bilişsel çarpıtmalardır.
Depresyon yaşayan bireyler genellikle, Aşırı genelleme yapar (“Hep böyle oluyor zaten”), Zihin okuma yapar (“Herkes bana karşı”), Felaketleştirme yapar (“Bu olduysa her şey bitti”)
Bu düşünce kalıpları, gerçeği değil zihnin yorumunu yansıtır. Ama kişi bunları fark etmezse, zamanla bu düşünceler “gerçekmiş” gibi hissedilir.
Ve en sessiz tehlike burada başlar.
Kişi, başkalarının hatalarını büyütürken kendi etkisini küçümser. Hatta bazen başkalarının düşüşünden bir tatmin hissi bile doğabilir. Bu, psikolojide ego savunması olarak görülür. Kişi, kendi yetersizlik hissini bastırmak için dış dünyayı küçültür.
Ama bu durum, iç huzuru değil; daha derin bir boşluğu besler.
Çünkü gerçek iyileşme, suçlamayı bırakıp farkındalıkla başlar.
Bu noktada psikolojinin önerdiği en güçlü yaklaşımlardan biri şudur:
“Kontrol edebildiğin şeye odaklan.”
Geçmişi değiştiremezsin, Başkalarının davranışlarını kontrol edemezsin, Ama kendi tepkilerini ve seçimlerini değiştirebilirsin.
Bu yaklaşım, bireyi tekrar “aktif” konuma getirir. Yani hayatın pasif bir mağduru olmaktan çıkarır.
Depresyondan çıkışın önemli adımlarından biri de budur:
Sorumluluğu fark etmek, ama kendini ezmeden.
Çünkü amaç kendini suçlamak değil; kendini anlamaktır.
“Ben nerede ne yaptım?” sorusu,
“Ben neden böyleyim?” sorusundan çok daha iyileştiricidir.
Sonuç olarak düşünmeye çalışırsak.
Hayat sadece nefes almak değildir.
Hayat, farkındalıkla şekillenir.
İç huzur ise, dış dünyayı kontrol ederek değil;
kendi zihnini tanıyarak başlar.
Bugün de mümkün, yarın da.
Ama ilk adım nettir:
Zihnin sana kurduğu hikâyeyi sorgulamak.
Çünkü bazen en büyük tuzak,
insanın kendi içinde kurduğu cümlelerdir.
İbrahim Alisinanoğlu
RUHUNU ARAYAN BAYRAMLAR
Ökkeş Toy
Suçlama Döngüsü ve Depresyon, Zihnin Kendine Kurduğu Tuzak
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
Oktay İyisaraç
“Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet”
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Müslüm Taş
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR
Güzin Bakışoğlu
Kadim Kent HARRAN