Bahar…
Takvim yapraklarında yazan bir mevsim değildir sadece.
O, toprağın derin uykusundan uyanışı; dalların sabırla biriktirdiği hayatın bir anda dile gelişidir.
Kışın sertliği çekilirken, gökyüzü rengini yumuşatır, rüzgârın sesi incelir, toprak derin bir nefes alır.
Ve o nefes…
İnsanın içine kadar iner.
Gaziantep’te bahar, eskiden sadece görülmezdi; duyulurdu, koklanırdı, hissedilir yaşanırdı.
Alleben Deresi’nin kıyısında yürüyen biri, sadece bir suyun akışına değil, bir şehrin hafızasına tanıklık ederdi.
Su, taşlara çarpa çarpa akarken sanki eski zamanlardan haber getirirdi.
Kavaklık ’tan Pancarlı ’ya uzanan o yollar…Bugün hatırladıkça insanın içini sızlatan bir rüya gibi.
Sağlı sollu uzanan meyve bahçeleri, bostanlar, taze filizler…
Yeşil, sadece bir renk değildi; binbir hâliyle bir huzur, bir sükûnetti.
Değirmiçem’de, Sargüllük’te, İncilipınar’da…
Ağaçlar baharla birlikte bir başka dile bürünürdü.
Dallar çiçek açmazdı yalnızca; sanki her biri bir gelin olur, duvağını gökyüzüne doğru savururdu.
Yağmur yağdığında gökyüzü toprağa sadece su değil, hayat indirirdi.
Çiçeklerin üzerine düşen her damla, bir kuyumcunun elinden çıkmış pırlanta gibi ışıldar;
yapraklar, ıslak bir sevinçle titrerdi.
O anlarda toprak konuşurdu.
Yağmurla, rüzgârla, çiçekle…
Ve insan, o konuşmanın ortasında sessiz bir misafir gibi kalır, huzur bulurdu.
Bahar, belki de yılın en “kesat” zamanıydı.
Ama aynı zamanda en bereketli dönemiydi…
Çünkü az olan, paylaşıldıkça çoğalırdı.
Baharda Sahrede kurulan sofralar…
Bir marul, birkaç dal yeşil soğan, biraz sarımsak…
Ama en çok da muhabbet…
Yağlı köftenin kokusu,
Yayıklarda köpüren ayranla tamamlanırdı.
O sofralarda sadece karın doymaz; insanın gönlü de doyardı.
Bahar gelince şehir yerinde duramazdı.
İnsanlar evlerden taşar, kuzular gibi kırlara yayılırdı. İnsan Toprakla yeniden tanışır,
çimenlere basmanın bile bir nimet olduğunu hatırlardı.
Börtü böcek uyanır, karıncalar yol alır, arılar vızıldar,
kuşlar kaflalar halinde gökyüzüne şarkılar söyler, dans ederdi.
Sanki bütün varlık âlemi, görünmeyen bir düğüne hazırlanırdı.
Alleben ’in kenarında pınarlar coşar, İncilipınar’da oturacak yer bulunmazdı.
Çocukların kahkahası, suyun sesiyle karışır; hayat, kendini en berrak hâliyle gösterirdi.
Ve şimdi…
Aynı şehirde yaşıyoruz.
Ama o bahar yok. Baharın kokusu yok.
Toprağın yerini beton aldı.
Bahçelerin yerini duvarlar…
Ağaçların yerini gökyüzünü kesen binalar…
Yeşil artık bir manzara değil, aranan bir hasret oldu. Duvarlara astığımız tablolarda kaldı.
Oysa bir zamanlar bahar, kapımızın eşiğindeydi.
Dokunurduk, koklardık, yaşardık.
Şimdi ise…
Baharı takvimden öğreniyoruz.
Çünkü bahar, sadece mevsim değildir.
O; toprakla kurduğumuz bağdır, çocukluğumuzla kurduğumuz köprüdür,
şehrimle kurduğum aracıdır.
Gaziantep, hâlâ aynı Gaziantep belki…Ama baharı eksik.
Ve insan anlıyor ki…
Bir şehir, doğasını kaybettiğinde sadece yeşilini değil, hatırasını da kaybeder.
Keşke…
Yeniden o eski günlerdeki gibi bahar, sadece dallarda değil, insanın içinde de açsa.
Keşke şimdi baharda deli dolu akan Alleben’i Maanoğlu köprüsü üstünden seyredebilsem…
Keşke çevremde açan o yeşil dünyanın bir parçası olabilsem. Âmâ nerdeee !!!
İbrahim Alisinanoğlu-27.04.2026
İbrahim Alisinanoğlu
KİLİSE…CEZAEVİ…VE KURTULUŞ CAMİ…
Oktay İyisaraç
“Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet”
Ökkeş Toy
İYİLİĞİ ÇOĞALTMAK
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Kübra Keçeci
‘’İlişkilerde Düşüncelerin Gölgesi; Verbal Overshadowing’’
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Müslüm Taş
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR
Güzin Bakışoğlu
Kadim Kent HARRAN