Güneş, Gaziantep’in tepelerinin ardından ağır ağır çekilirken, duyulan ramazan topunun sesiyle birlikte, açılan sofalara sadece yemekler değil; hatıralar, dualar ve kadim bir şehrin ruhu serilir.
İftar vakti, bu şehirde yalnızca bir saat değildir; sabrın şükre dönüştüğü, kokuların sokağa taştığı, kalplerin aynı anda yumuşadığı bir eşiktir.
İftar; aynı sofrada buluşmaktır. Hatırlamaktır, hatırlanmaktır. Aynı havayı içine çekip “Elhamdülillah” demektir. Aynı sudan kana kana içmek, aynı pideyi bölüşmek, aynı çorbanın buğusunda göz göze gelmektir.
İftar sofrasında ne yediğinizin pek de önemi yoktur aslında ister alaca çorba olsun, ister sarma, ister dolma, bir lahmacun, bir hurma… Asıl olan, o lokmanın paylaşılırken büyümesidir. Çünkü paylaşılmayan nimet, nimetten sayılmaz bizde..
Gaziantep’te iftar biraz da sabırsız bir bekleyiştir. Fırın önlerinde uzayan pide kuyrukları, evlerden yükselen yemeklerin iştah kabartıcı kokuları, meyan şerbetçisinin, tatlıcının, kahkecinin tezgâhı önlerindeki sabırsız müşterilerin telaşı…
İftar topunun sesiyle birlikte sadece oruç açılmaz; küslükler çözülür, yorgunluklar diner, yüzler aydınlanır. Yapılan ibadetin yerine getirilmesinin huzuru vardır yüreklerde.
İftar sofraları sosyal hayatın onarım merkezidir. Gün boyu yorulan insan, iftarla birlikte yeniden aslına döner. Psikolojik bir sığınaktır iftar; “yalnız değilsin” demenin en sade, en samimi yoludur. Sofrada mutlaka bir misafir için boş yer vardır; kim olduğu sorulmaz, sofradan gönlü boş gönderilmez. Şehir, misafire ikramla kendini tamamlar.
Aynı tas çorbaya uzanan kaşıklar, aynı kahkeyi bölüşen eller, aynı şerbeti tadan diller görünmez bir kardeşlik sözleşmesi imzalar. Çocukların neşesi, büyüklerin duası, sofranın etrafında sihirli bir halkaya dönüşür. Ve aslında iftar sofrası bize kim olduğumuzu hatırlatır: İnsan olduğumuzu, aile olduğumuzu, komşu ve akraba olduğumuzu… En önemlisi de bir kul olduğumuzu. Gün boyu unuttuğumuz merhameti, aceleyle örttüğümüz vicdanı, kalabalıklar içinde yitirdiğimiz tevazuu yeniden önümüze koyar. Bir lokmanın kıymetiyle, bir yudum suyun şifasıyla bizi özümüze çağırır.
Kültürel olarak ise iftar, Antep’in hafızasını diri tutar. Bakır tabaklarda sunulan yemekler, dedelerden kalma tarifler, teravih sonrası içilen şerbetler, içilen kahveler, yenen tatlılar… Hepsi bu ayın ruhuna karışır. Edep ve terbiyenin, unutulan değerlerinin, yitirilen hasletlerin bir bir hatırlanmasına vesile olur.
Geçmişin konak sofraları bugün belki büyük salonlara taşınmıştır; ama öz değişmemiştir. Şehirde kurulan tüm iftar sofralarında da aynı niyet vardır: Birlik olmak, biz kalabilmek.
İnancımızda iftar; sabrın merhametle, nimetin şükürle tamamlandığı yer, kulun rabbine yaklaştığı andır. Dua ile açılan eller, sadece rızık istemez; huzur, birlik, dirlik ve selamet ister. Aynı göğe bakıp aynı ezanı dinlerken, şehir tek bir kalp gibi atar.
Sonuçta iftar, bir yemek değil; bir haldir. Yemeğin değil, gönlün paylaşıldığı saattir. Gaziantep’te iftar, sofraya konan yemekten çok; insanın özüne dönmesi, sofraya oturan insanın kıymetini hatırlatmaktır. Ve her akşam yeniden, “biz biriz…Bir aradayız” diyebilmektir.
İbrahim Alisinanoğlu-23.02.2026
İbrahim Alisinanoğlu
NİMETİ KÜSTÜRMEMEK
Mustafa Isçel
Avrupa’da Kültür Köprüleri: Türk Dernekleri
Ökkeş Toy
SEVGİ VE SAYGININ ANLAMI
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
Oktay İyisaraç
“Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet”
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR