İnsanoğlu ne tuhaf bir varlık...
Daha yere sağlam basmayı öğrenemeden göğe özeniyor. İki ayağı üzerinde yürümeyi tam beceremeden, kanatlanıp uçmanın hayalini kuruyor. Ben de ne zaman Gaziantep Kalesi'nin burçlarına çıksam ya da gökyüzünde kaflalar halinde süzülen güvercinleri seyretsem, aynı soruya takılıp kalıyorum:
"Ya kuş olsaydık?"
İlk işim kalenin en yüksek burcuna konmak olurdu. Sonra kendimi rüzgâra bırakır, yüzyılların taşıyla örülmüş Gaziantep'i yukarıdan seyrederdim. Sokaklar, hanlar, hamamlar, kasteller, camiler, çarşılar... Her biri taşın hafızasına yazılmış birer hikâye gibi uzanırdı önümde.
Sonra çocukluğumun semalarına süzülürdüm.
Akyol'un dar sokaklarında dolaşır, Bey mahallesinin taş evlerin avlularından yükselen ekmek kokusunu içime çekerdim. Damlarda kuruyan ip ip biberleri, sucukları, salçaları, ariş gölgelerinde koyulaşan komşu sohbetlerini seyrederdim. O zaman anlardım ki mahalle, yalnızca evlerin yan yana dizildiği bir yer değil; insanların birbirine emanet olduğu bir yuvaymış.
Kanatlarımı biraz daha açar; Şehitler Abidesinden, Su Burcu’nun, Bakırcılar Çarşısı'nın, Almacı Pazarı'nın üzerinden geçerdim. Pişirici kasetlinde soluklanırdım., Çekiç sesleri, baharat kokuları ve kalaycıların ateşi, bu şehrin ruhunu göğe kadar taşırdı.
Sonra Alleben'e bakardım.Maanoğlu köprüsünden incili pınara,elektirk fabrikasından Nurgana’ya kanat çırparken Çocukluğumuzun serinliğini taşıyan o kadim suda kaybettiklerimi arardım.
İnsan bazen bir nehri değil, o nehrin kıyısında bıraktığı çocukluğunu özlüyormuş.
Yukarıdan bakınca şehrin büyüdüğünü görürdüm. Caddeler uzamış, binalar çoğalmış, ışıklar artmış...
Ama içimden şu soru geçerdi:
Acaba gönüller de şehir kadar büyüdü mü?
Eskiden damlar komşuydu, şimdi balkonlar bile birbirine yabancı. Şehir genişledi; ama sanki insanın iç dünyası biraz daraldı.
İşte o an anlıyorum ki kuşların bize üstünlüğü yalnızca uçmaları değil, yukarıdan bütünü görebilmeleridir. Biz ise çoğu zaman yere fazla yakın yaşadığımız için kırgınlıklarımızı büyütüyor, ufkumuzu daraltıyoruz.
Belki kuş olsaydık Gaziantep'in bütün semalarında özgürce dolaşırdık.
Ama bir annenin duasını hissedemez, bir dostun omzuna yaslanamaz, bir acıya merhem olamaz, bir çocuğun kahkahasını yüreğimizde çoğaltamazdık.
Demek ki Rabbimiz kuşlara kanat, insana ise gönül vermiş.
Ve galiba insanın gerçek kanadı da omuzlarında değil, taşıdığı hatıralarında, sevgisinde ve vefasındadır.
Çünkü insan bazen kuş olmayı ister...
Sonra doğduğu şehrin semasına bakar ve anlar ki, asıl marifet gökyüzünde uçmak değil; ait olduğu şehrin hatıralarını ömrü boyunca yüreğinde taşıyabilmektir.
Kuşlar gökyüzünde iz bırakır; insanlar ise doğdukları şehirlerin hafızasında... Asıl uçuş da budur.
İbrahim alisinanoğlu 29.07.2026
İbrahim Alisinanoğlu
KALEDEN GÖKYÜZÜNE
Mustafa Isçel
Avrupa’daki Gaziantepliler Federasyon Yolunda: Kültürü Yaşatmanın Vakti Geldi
Ökkeş Toy
Değerlerini Kaybeden Toplum
Oktay İyisaraç
HADSİZLİĞİN MAKAMLA İMTİHANI…
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR