Havalar ne zaman biraz ısınmaya başlasa, dilimizden aynı cümle dökülüyor:
"Klimalar da yetmiyor artık."
Oysa çok değil, bir iki nesil önce insanlar sıcağı yenmeye çalışmazdı; onunla yaşamayı bilirdi. Hele ki Gaziantep'te…
Eskiler boşuna "eşek sıcağı" demezdi. Güneşin en yakıcı olduğu saatlerde esnaf kepenkleri yarıya indirir, "Hele güneş bir belini kırsın, gene açarık." derdi. Çünkü Antepli bilirdi ki güneşle inatlaşılamaz; ona göre yaşanırdı.
Bugün serinliği dört duvar arasına hapsedilmiş klimalarda arıyoruz. Oysa eskiden serinlik, hayatın tam ortasındaydı..
Kalın taş duvarlı Antep evlerinin hayad'ında… Arişlerin gölgesinde… Dutun, narın, akasyanın altında…
İkindi ezanıyla birlikte evin hanımı hortumu eline alır, hayadı dip bucak yıkardı. Taşların üzerine düşen suyun kokusu, saksılardaki çiçeklerin rayihasıyla birleşir, Sof’un serinliği daha akşam olmadan eve misafir olurdu. Sedirlerin örtüsü düzeltilir, minderler kabartılır, akşam sohbeti için sessizce hazırlık yapılırdı.
Çarşıdan alınan buz kalıbı bir yağlığa sarılarak eve getirilir, maşrabadaki suyun içine bırakılırdı. Meyan şerbeti, koruk suyuyla hazırlanmış salata, buz gibi ayran … Ardından karpuz, kavun, üzüm… Bakır demlikte demlenen çay… Radyodan yükselen bir türkü…
Ne telefon vardı elimizde ne ekranlar gözümüzde…
Ama sohbet vardı. Muhabbet vardı. Bereket vardı.
Sokakların da kendine has bir serinliği vardı. "Meyan geldi!.. Soğuk şerbet!.." sesleri mahalle aralarında yankılanır, bakır maşrapalardan içilen şerbetler sadece boğazı değil, gönlü de ferahlatırdı.
Dağların kışı yaza emanet ettiği karlıklar vardı. Karlıklardan getirilen karlar samanların altında saklanır; temmuz sıcağında katır sırtında şehre indirilirdi. Üzerine gezdirilen üzüm pekmezi, biraz limonata... Bugünün en pahalı dondurmaları bile o lezzetin yerini tutamaz.
Alleben ‘in serin sularında çüt depik atan çocuklar, Pişirici ve Kozluca kastellerinin buz gibi sularında serinleyen insanlar, Yeşilsu'nun gölgesinde yenilen dondurmalar, yazlık sinemaların buğulu gazozları...
Ve geceler...
Damlar sulanır, taşların üzerine sinen toprak kokusu göğe yükselirdi. Yataklar dama serilir, gökyüzü yorgan olur, yıldızlar sayılarak uykuya dalınırdı.
Bugün bunların çoğu sadece bir hatıra...
Taş evleri apartmanlara, hayad”ları balkonlara, kastelleri musluklara, küpleri buzdolaplarına değiştirdik. Karlıklar tarihe karıştı, bağ evleri sessizleşti, damlar boş kaldı.
Evet, teknolojimiz arttı. Klimalar çoğaldı. Soğuk içecekler çeşitlendi.
Ama nedense serinliğimiz eksildi.
Çünkü meğer serinlik yalnızca düşük sıcaklık değilmiş.
Serinlik; hayadın taşına dökülen bir kova suymuş…
Sedirde yan yana oturabilmekmiş…
Aynı maşrabadan su içebilmekmiş…
Meyan şerbetini paylaşabilmekmiş…
Damda yıldızların altında aynı gökyüzüne bakabilmekmiş.
Bugün evlerimiz daha konforlu olabilir; ama hayatımız o kadar serin değil.
Belki de özlediğimiz şey eski yazlar değil…Bizi gerçekten serinleten eski insan sıcaklığıdır.
İbrahim Alisinanoğlu
SICAK YAZLARIN SERİN HAYAD'LARI
Ökkeş Toy
İnsan Neden Yaşar?
Oktay İyisaraç
Rozetler Geçer, Ahlak Kalır
Mustafa Isçel
Avrupa’da Kültür Köprüleri: Türk Dernekleri
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR