Bizim Antepli Maemet, Ramazan’ın en sıcak gününde, ikindi namazının ardından Uzun Çarşı’da ağır ağır yürüyormuş.
Güneş tepeden vururken, taş duvarların gölgesinde bir tatlıcının önünden geçerken...
O sırada içeriden yeni çıkmış, üstü güneş karşısında altın gibi parlayan, sıcacık pisik daşşağı,halka tatlıların buram buram tüten kokusu sokağı sarıvermiş.
Maemet durmuş.
Vitrine bakmış…
Derin bir nefes çekmiş…
Gözlerini kapatmış…
Sanki burnuyla ibadet ediyor.
O sırada geriden onu izleyen Ali Hoca;
— “Aman Maemet! Oruçluyken şirinlere öyle iştahla bakmak mekruhtur, nefsine uyup da sevabını azaltma!”
Maemet gözünü bile açmadan, burnunu biraz daha havaya kaldırmış:
— “Yok be hocam, ben datlıya bakmıyorum ki… Mübarek günde nimetin kokusu ziyan olmasın diye havasını muhafaza ediyorum. Sevabını da akşam iftardan sonra faiziyle tahsil edeceğim!”
Ali Hoca gülmüş:
— “Akşam haber ver de ben de tahsilatına yardımcı olmaya geleyim ! Deyince…
Çevrede izleyenler kahkahayı basmışlar.
Yazan:İbrahim Alisinanoğlu