Televizyonda bir aşçı hanım…
Önünde bizim soğan.Elinde bizim bıçak.
Ocakta bizim tencere.
Ama dili başka…“Soğanları jülyen kesiyorum” diyor.
O an içimden bir şey cız etti!
Sanki anamın mutfağına yabancı biri girmiş de, evin içindeki kokuyu başka bir isimle çağırmış gibi.
Kardeşim, “ince ince doğruyorum” desene!
Bıçağın altında ikiye bölününce kokusunu salan, doğrandıkça göz yaşartan, kavruldukça şehvetli bir kokuya dönüşen soğan bildik soğan değil mi?
Soğan bin yıldır bu topraklarda ince doğranıyor.
Adı şimdi mi değişti?
Mesele bir kelime değil.
Mesele, kelimeye yüklenen aşağılık kompleksi.
Bizim mutfağımız laboratuvar değil…Anadolu’nun ocağıdır. Bizim için kutsaldır.
O ocakta yalnızca yemek pişmez;
sabır ağır ağır koyulaşır, emek tencerede kabarır, yoksulluk bile kısık ateşte izzete dönüşür.
Şimdi bakıyorsunuz, ekranlarda herkes de bir “emülsiyon”, bir “infizyon”, bir “mühürleme” telaşı.
Sanki sanayide sabah ezanıyla kepçeyi kazana daldıran Sami usta moleküler gastronomi yapıyor!
Kebapçı Ahmet mangal başında ter dökerken “proteini mühürlüyorum” diye tez mi yazıyor?
Hayır… Ateşle et arasında kadim bir temas var. O, eti ateşle buluşturuyor.
Közün çıtırtısı, yağın damlayıp alevi harlaması…
Bu, teknik değil; tensel bir hadise.
Yemeğin de bir bedeni vardır;
Bir kokusu, bir soluğu, bir daveti…
Soğan tereyağında dönmeye başlayınca çıkan o ilk ses ,
işte orada bir evin kalbi atmaya başlar.
Siz ona “karamelizasyon reaksiyonu” deseniz ne olur?
Biz biliriz ki o, evin içini saran sıcaklıktır.
Baklava Fransızca anlatılınca daha çıtır olmaz.
Beyran İngilizce sunulunca sabah ayazını daha iyi ısıtmaz.
Ali Nazik yabancı aksanla daha asil durmaz.
Çünkü lezzet evrensel olabilir; âmâ hafıza yerlidir.
“Yemek hazır” cümlesi bir teknik bildirim değildir.
O cümlede annelerin elleri vardır.
Sofraya çağıran bir ses, tabaklara dökülen bir şefkat vardır.
O söz, insanı sadece doyurmaz; sarar.
Hiçbir “finalize edildi” ifadesi o sarılmanın yerini tutamaz.
Bir millet önce kelimelerini kaybeder.
Sonra o kelimelerin taşıdığı kokuları.
Sonra da o kokuların çağırdığı hatıraları.
Bugün “ince kıy” demeye utanan, yarın “yuvalama”yı telaffuz ederken de mahcup olur.
Bugün “kısık ateş” yerine “low temperature cooking” diyen, yarın kendi mutfağında misafir gibi oturur.
Şimdi diyeceksiniz ki:
“Hayatın her alanında yabancı kelimelerle kuşatılmışken jülyene mi takıldın?”
Evet !...Çünkü mesele soğan değil. Mesele aidiyet.
Bizim mutfağımızın sesini kısmak, kendimizi kısmaktır.
Bu toprakların yemeği kendi diliyle konuşacak ki bizden olduğu anlaşılsın.
Havalı olmak için değil, hatırlı olmak için pişireceğiz.
Çünkü dilini kaybeden, ağzının tadını da kaybeder.
İbrahim Alisinanoğlu-26.03.2026
İbrahim Alisinanoğlu
NİMETİ KÜSTÜRMEMEK
Mustafa Isçel
Avrupa’da Kültür Köprüleri: Türk Dernekleri
Ökkeş Toy
SEVGİ VE SAYGININ ANLAMI
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
Oktay İyisaraç
“Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet”
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR