Her şehrin yalnız kendine mahsus kelimeleri vardır. O kelimeler ne kalın sözlüklere sığar ne de başka şehirlerin şivelerine tercüme edilebilir. Taşın hafızasında, insanın sesinde, demli bir çayın buğusunda yaşarlar.
Gaziantep'e yolunuz düşerse, yalnız sokaklarında değil, kelimelerinde de yürürsünüz. "Kastel" dersiniz, serince bir su sesi çalınır kulağınıza. "Hayad" dersiniz, taş döşeli avluların, ariş gölgelerinin serinliği düşer içinize. "Sahre" dersiniz, ailece tabiatla buluşulan günler gelir aklınıza. "Rafık" dersiniz, omzunuza güven veren bir dost eli konar.
Ama bir kelime vardır ki ne sokakta duyulur ne de resmî kayıtlarda rastlanır ona. O kelime, yalnız Gaziantep kahvehanelerinin dumanlı, gürültülü ama bir o kadar da edepli oyun masalarında yaşar:
Bölük...
Bu kelimeyi ilk kez duyan biri, askeri birliğe ait bir kavram sanabilir. Oysa Gaziantep kahvehane kültüründe bölük; bir çiklet, bir gofret ya da küçücük bir çikolatayla temsil edilen zarif bir ödeme biçiminin adıdır. Mahalle ahlakını bir çiklet ambalajına sığdırmasının adıdır.
Üstelik bu kelimeye Türkiye'de yalnızca Gaziantep'te rastlarsınız. Bu yönüyle bölük, şehrimizin kültürel hafızasına ait eşsiz kavramlardan biridir.
Eski Antep kahvehanelerinde oyun oynanırken hesap, hiçbir zaman masanın üzerine para koyularak görülmezdi. Oyun, dostluğun önüne ticareti geçirmezdi. Garson oyun masasına sessizce yanaşır, elindeki küçük çikolataları, gofretleri ya da çikletleri oyuncu sayısı kadar masaya bırakırdı. Ardından da o meşhur soruyu sorardı:
"Çay mı... Bölük mü?"
İşte masaya bırakılan o küçücük ikramlar, oyuna katılanların oyun bedelini temsil ederdi. Buna da "bölük " denirdi.
Bölük, görünüşte oyunun para birimiydi; fakat özünde zarafetin, nezaketin ve mahallenin ortak ahlakının sembolüydü. Bir bölük bir çay, iki bölük bir kahve, üç bölük ise buz gibi bir gazoz yerine geçerdi.
Oyun devam eder, içilen çaylar ve verilen bölükler oyun masasının demirbaşı meşhur siyah plastik çetele levhasının arka yüzüne tek tek işlenirdi. Saatler ilerledikçe hesap büyür, masaya bırakılan bölükler çoğalırdı. İşte tam o sırada kaybedenlerden biri mutlaka gülerek şu sözü söylerdi:
"La yoorum oyun yine pavyon hesabını geçti!"
Masayı kahkahalar kaplardı.
Kaybedenin canı sıkılsa da gönlü daralmaz, kimse hesabı mesele etmezdi. Çünkü ödenen bölük parası aslında yalnızca oyunun bedeli değildi; dostluğun, birlikte geçirilen zamanın ve aynı masayı paylaşmanın da hatırı sayılırdı.
O masalarda yalnız dört kişi okey ya da iskambil oynamazdı. Kahvenin yarısı oyuncuysa diğer yarısı da seyirciydi. Her taşın bir yorumcusu, her elin bir hakemi bulunurdu. Dışarıdan akıl verenlere oyuncuların ikazı da ortamın atmosferine uygun olur;
"Ağaem çayını içtin mi içtin... Oyunu sen mi oyniin, biz mi?"
Söz sitemli görünürdü ama içinde kırgınlık değil, muhabbet vardı. Çünkü herkes aynı mahallenin, aynı kültürün insanıydı.
Bugün ise o tarihi kahvehanelerin yerinde göğe yükselen beton yapılar, altlarında da parlak tabelalı kafeler var. Masalarda insanlardan çok telefonlar konuşuyor. Eskiden dört kişi oyun oynarken kırk kişi sohbete ortak olurdu; şimdi kırk kişi aynı salonda oturuyor ama birbirinin yüzüne bakmadan kalkıp gidiyor.
Demek ki kaybettiğimiz yalnızca eski kahvehaneler değil...
Bir çikolata ambalajına dostluğu, saygıyı, zarafeti ve birlikte yaşama adabını sığdıran ince kültürümüzdür.
İbrahim Alisinanoğlu-27.07.2026
İbrahim Alisinanoğlu
GAZİANTEP KAHVEHANE KÜLTÜRÜNDE; BÖLÜK
Ökkeş Toy
Değerlerini Kaybeden Toplum
Oktay İyisaraç
HADSİZLİĞİN MAKAMLA İMTİHANI…
Mustafa Isçel
Avrupa’da Kültür Köprüleri: Türk Dernekleri
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR