Vaktiyle, dar sokakların geniş gönüllere açıldığı o eski Antep’te, aynadaki aksine sığmayan bir kadın yaşarmış. Bir düğün haberi gelmiş kulağına; gönlü şenlenmiş ama heybesi boş, sırtı çıplakmış. Ne şanına yakışır bir fistanı varmış, ne de tozu dumana katacak bir çift pabucu...
Derken, kapı eşiklerini aşındırmış. Bir komşusundan "bir gecelik" diye ödünç aldığı allı pullu elbiseyi kuşanmış, ötekinden ayağını sımsıkı saran zarif bir çift pabucu emanet almış. Aynanın karşısına geçtiğinde, sürmesi gözlerinde birer kara mühür, yanağındaki allık ise utangaç bir gelincik gibiymiş. Kendi kendine, "Maşallah," demiş, "şimdi tam oldum." Lakin bilmezmiş ki; başkasının kanadıyla uçan, göğü kendine yurt edinemezmiş.
Kadın düğün meydanına vardığında, çalgı çenginin sesi ciğerine işlemiş. Başlamış oynamaya... Attığı her adımda emanet elbisesi rüzgârla dans ediyor, başkasının pabucu yerin tozunu savuruyormuş. Tam coşkunun doruğuna, neşenin en harlı vaktine vardığında; "çat" diye bir ses duyulmuş. Topuk kırılmış, dünya dönmüş; kadıncağız el alemin orta yerinde, o parlak kumaşların içinde sırtüstü toprağa serilivermiş.
O an, yerin sarsıldığını sanmış kadın. Uzanan ellerin kendisini tutup kaldıracağını ummuş. Fakat heyhat! Başına üşüşenler merhamet değil, mülkiyet peşindelermiş...
"Ayakkabımın topuğunu n’eyledin?" diye gürlemiş biri. "Gül gibi elbisemi paraladın mı?" diye feryat etmiş diğeri.
Kadın yerde canıyla, utancıyla cebelleşirken; dost bildikleri malının derdine düşmüş. Emanet saadet, bir kırık topukla yerle yeksan olmuş.
Kadın, üzerinde paramparça bir gurur ve ağır bir mahcubiyetle eve atmış kendini. Gözyaşları sicim gibi akarken, o eski çıkrığının başına çökmüş. Elleri titreyerek başlamış çevirmeye. Her dönüşte, her ilmekte bir tövbe gizliymiş. Dudaklarından şunlar dökülmüş:
“Mal malamatı örter, Emanet mal rezil eder.
Eğir eğir kollarım yorulmasın, Düğündeki o hâllerim, Gitsin de bir daha geri gelmesin..."
O gece anlamış ki; insanın sırtındaki en ağır yük, kendisine ait olmayandır. Kendi yamam, elin ipeğinden yeğdir. Başkasının gölgesinde serinleyen, güneşin hararetiyle ilk o yanarmış. Kendi eğirdiği kaba yünden bir entari, elin ipeğinden bin kat daha onurluymuş.
İbrahim Alisinanoğlu
ÇERKEZ ARIĞININ ADI NEREDEN GELİYOR
Ökkeş Toy
BU DÜNYA YAŞAMAYA DEĞER, YETER Kİ DÜRÜST YAŞAYALIM
Mustafa Isçel
BİR MİLLETİN KADERİNİ DEĞİŞTİREN GÜN
Ferid Turgut
AYIKLA PİRİNCİN TAŞINI
Mehmet Şaşmaz
24 EKİM BİRLEŞMİŞ MİLLETLER GÜNÜ
Kübra Keçeci
"Bağlantı mı, Bağımlılık mı?"
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Mevsim Geçişlerinde Beslenmenin Sessiz Etkisi
Müslüm Taş
SEVGİYLE KURULAN BİR DÜNYANIN ADI HAYAT
Oktay İyisaraç
SEÇMEN NEDEN DEĞİŞMİYOR? ÇÜNKÜ GÜVENİYOR!
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı