Ramazan’ın en görünmeyen kahramanı çoğu zaman evin kadınıdır.
Sahurun uykusuzluğunu da, iftarın telaşını da aynı sükûnetle omuzlar. Gün daha ağarmadan kalkar; sofrayı kurar, toplar. Ardından hayatın başka cephelerine koşar.
Normalde evinin kadını olan kadın, bunun yanında tarlada güneşin altında alın teri döker, kimi memuriyetine yetişir, kimi fabrikanın vardiyasında ayaktadır. Eve döndüğünde dinlenmek mi? Hayır… Bu kez evin ikinci mesaisi başlar.
Bebeği varsa kucağında, okula giden çocuğu varsa kapısında bekler sorumlulukları. Çamaşır, temizlik, günlük koşturmaca derken Ramazan’la birlikte mutfak daha da ağırlaşır. İftar hazırlanacak, sofra özenle kurulacak, varsa misafir ağırlanacak, eksik gedik giderilecek. Ardından da sahurluklar düşünülecek.
Akşam ezanına dakikalar kala hâlâ ayaktadır. Yorgunluk dizlerine çöker, uyku gözlerinden akar; ama yüzüne yansımaz. Ramazan boyunca bu tempo hiç düşmez. Bir de iftar davetleri eklenirse takvime, yük biraz daha artar.
Üstelik bütün bunlar, gün boyu oruçlu bir bedenle yapılır.
Ve o kadın, oruçlu hâliyle tenceredeki yemeğin tuzunu ayarlamak için tadına bile bakamaz. Ama yine de sofraya eksiksiz bir lezzet koyar. Çünkü bilir ki sofranın huzuru, evin dirliğidir.
Milletimizin zarafeti, kadının görünmeyen bu emeğini karşılıksız bırakmamış; kadının fedakârlığını incelikli bir gelenekle taçlandırmıştır. Buna da “tuz hakkı” adını vermiştir.
Tuz hakkı, Ramazan boyunca mutfağın yükünü taşıyan, iftar saatine dakikalar kala hâlâ ayakta olan kadına; ay içinde bir iftar sofrasında ya da bayram arifesinde verilen küçük bir armağanın adıdır.
Bu armağan, gösterilen fedakârlığa bir minnet; tutulan orucun sabrına bir takdir nişanesidir.
“Tuz hakkı” yalnızca bir hediye değildir.
Tuz hakkı ramazana özgü olup sadece kadınlara verilen bir gönül alma biçimidir.
“Emeğini görüyorum, hakkını helâl et” demenin zarif yoludur.
Osmanlı döneminde tuz hakkı çoğu zaman evin ihtiyacı olan gıdalarla ödenirdi: un, yağ, bakliyat… Yani yine mutfağa dönecek, yine eve hizmet edecek şeylerle. Zamanla bu hediyeler kıyafete, nakde, bilezik ya da küpe gibi ziynet eşyalarına dönüştü. Böylece tuz hakkı yalnızca mutfağa değil; kadının şahsına verilen değerin de bir ifadesi hâline geldi.
Tuz hakkı, sadece ramazan ayına özel, kadınlara verilen hediyedir.
Aslında tuz hakkının özü maddî değil, manevîdir.
Bir teşekkürdür…Bir takdirdir. Sen olmasan bu sofra eksik kalırdı” demektir.
Çünkü sofranın lezzeti yalnızca tuzundan gelmez.
O tuzu ölçen elin sabrından gelir.
Yemeğe katılan sevgiden, emeğin sessiz vakarından gelir.
Bugün tuz hakkının adı belki eskisi kadar anılmıyor. Belki bu gelenek zayıfladı. Ama her iftar sofrasının ardında hâlâ bir emek, hâlâ bir sabır var. Tencerenin başında bekleyen, yemeğe sevgisini katan bir anne var.
Ve belki de onların en çok hak ettiği şey, küçük bir hediyeden önce; içten bir teşekkür, samimi bir “eline sağlık,teşekkür”sözüdür.
Belki de Ramazan’ın gerçek bereketi, işte o sözü söyleyebilmekte gizliydi
İbrahim Alisinanoğlu
CINCIK
Oktay İyisaraç
Malzeme Mükemmel, Ama Mutfakta Usta Yok!
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Müslüm Taş
8 Mart Dünya Kadınlar Günü
Ökkeş Toy
Sevgiyle Direnmek: Yozlaşmaya ve Umutsuzluğa Karşı İnsanca Yaşamak
Kübra Keçeci
‘’Aynı Evde Yabancı Olmak: Duygusal Boşanma’’
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
H-Karşıyakalı
Aralık Kapısında Umudu Küstürme
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR
Güzin Bakışoğlu
Kadim Kent HARRAN