Kurban Bayramı, bir zamanlar takvimdeki sıradan bir kırmızı yaprak ya da yalnızca dini bir vecibe değil; tüm mahalleyi, taşıyla toprağıyla içine alan devasa bir sevinç mevsimiydi. Hele 1970’li yılların o mütevazı, ahşap ve taş evlerin gölgesindeki sıcak günlerinde… Bayramın kokusu, kendisinden günler önce sokaklara sızardı. Evleri hummalı bir telaş kaplar, kadınların elleri kireç badanalı duvarlara, pencerelere değer, her köşe bucak bayramı karşılamak için arınırdı.
Kunduracıdan yeni alınmış o bayramlık ayakkabının burnu sızlatan has kokusu, özenle katlanıp yastık altına gizlenen elbiseler, çocuk kalbimizin en mukaddes hazinesiydi. O kıyafetlere sarılıp uyumaya çalışırken, zaman bir türlü akmaz, bayram sabahı o minik yüreğimize sığmayacak bir sabırsızlıkla beklenirdi.
Daha gün ağarmadan, sokak lambalarının solgun ışığında uyanılırdı. Babanın elinden tutup caminin yolunu tutmak, onun adımlarına yetişmeye çalışırken o serin sabah havasını içine çekmek bayramın ilk nidasıydı. Namaz çıkışı cami avlusunda başlayan o muazzam kucaklaşma dalgası, dalga dalga mahalleye yayılırdı.
Eve dönüldüğünde, günlerdir bahçede veya avluda kendi ellerimizle beslediğimiz, boynuna kına yakıp boncuklar taktığımız, adeta arkadaş olduğumuz o kurbanlık koyunla vedalaşma vakti gelirdi. Çocuk aklımızla hem içimiz burulur hem de o mukaddes anın vakarına ortak olurduk. Ardından avlularda harlanan mangallardan yükselen o iştah kabartan kebap kokuları, tüm sokağın kokusuna karışır; neşe içinde, afiyetle ve en önemlisi hep bir arada o rızık paylaşılırdı.
Hatırlıyorum da, o günlerde bayram günü kapılar asla kapanmazdı; mandallar hep yukarıda, gönüller hep ardına kadar açıktı. Komşular, akrabalar, çat kapı gelen dostlar birbiri ardına evleri şenlendirirdi. Her evden bir başka rayiha yükselirdi göğe. Bir tabakta ağızda dağılan fıstıklı kurabiyeler, diğerinde şerbeti üzerinde parıldayan baklavalar, yan odadan süzülen tarçın kokulu, altın sarısı zerdeler… Gelen misafire serinlik versin diye dökülen keskin limon kolonyası, okkalı bir kahvenin yanına iliştirilen ikramlıklar bayramın en zarif adabındandı.
Bayramın ikinci günü, adımların yönü aile büyüklerine çevrilirdi. Büyüklerin o geniş, bereketli avlulu evleri o gün bir başka kutsallığa bürünürdü. Ak sakallı dedelerin, nur yüzlü ninelerin elleri öpülür, alınlar o emektar avuçlara değdirilirdi. Alınan duaların huzuru ruhumuza işlerken, ceplere ya da avuçlara gizlice sıkıştırılan o gıcır gıcır harçlıklar çocuk dünyamızın en büyük serveti olurdu. Yaşlıları ziyaret etmek sıradan bir ritüel değil, bayramın ta kendisiydi; çünkü o günler insana sadece sevinmeyi değil, vefayı ve köklere tutunmayı öğretirdi.
Biz çocuklar ise gün boyu sokakların hakimiydik. Çatapatların taşa sürtünen sesi, mantar tabancalarının patlayışı, maytapların çıkardığı kıvılcımlar arasında koşturup dururduk. Akşamüstü yaklaşırken gözlerimiz sabırsızlıkla mahallenin boşluğuna kurulan o alelade ama büyülü bayram yerlerini arardı. Tahta salıncakların gıcırtısı göğe yükselir, el yapımı dönme dolapların neşesi çocuk çığlıklarına karışırdı. Havada uçuşan pembe pamuk şekerlerin tatlı yapışkanlığı yüzümüze gözümüze bulaşır, ceplerimizdeki harçlıkların ağırlığıyla kendimizi dünyanın en zengin, en mağrur insanı sayardık. Harçlıklarımızı avucumuzda şakırdatarak birbirimize caka satmak, çocukluğun en masum gururuydu.
Bugün de bayramları kutluyoruz elbette; takvimler yine o günleri gösteriyor. Fakat o eski mahalle sıcaklığı, o hilesiz açık kapılar, habersizce çalınan ziller giderek tarih sayfalarında birer siluete dönüşüyor. Şimdi belki yollarımız daha kalabalık, sofralarımız daha ihtişamlı, kıyafetlerimiz daha lüks… Lakin çocukluğumuzun o sade, o riyasız ve içten bayramlarının lezzetini şimdilerde hiçbir sofrada, hiçbir iklimde bulamıyorum. Çünkü eski bayramlarda insanlar birbirine can bağıyla bağlıydı; gönüller de tıpkı o eski evlerin kapıları gibi, ardına kadar açık ve hesapsızdı.
Şimdi ne zaman bir bayram sabahına uyansam, gözlerim o eski avlularda bir damla serinlik arıyor. İster istemez başımı geçmişin o buğulu aynasına çevirip, içimde derin bir sızıyla mırıldanıyorum:
“Hani benim o çocukluk yıllarımın bayramı?”
İbrahim Alisinanoğlu
HANİ BENİM O ÇOCUKLUK YILLARIMIN BAYRAMI
Ökkeş Toy
SEVGİ VE SAYGININ ANLAMI
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
Oktay İyisaraç
“Sorun İktidar Değil, İktidarı Ebedileştiren Muhalefet”
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR
Güzin Bakışoğlu
Kadim Kent HARRAN