Eskiden bir şehrin ve o şehirde yaşayan insanın itibarı, neye sahip olduğuyla değil, ne ürettiğiyle ölçülürdü. Usta elinin hüneriyle, esnaf dükkânının bereketiyle, çiftçi toprağının mahsulüyle övünürdü. Evde salça yapılır, pekmez kaynatılır, kışlıklar imeceyle hazırlanır; yırtılan onarılır, kırılan tamir edilirdi. Eskisi olmayanın yenisi de olmazdı. “İsraf haram” kabul edilir, bir eşya eskimeden yerine yenisi konmazdı. Çocuklar bile taşla, toprakla, bir gazoz kapağıyla hayal güçlerini birleştirip oyunlar kurardı. Üretmek, sadece bir geçim kaynağı değil, bir haysiyet ve dayanışma biçimiydi. Tasarruf etmek hayatın bir parçasıydı.
Bugün ise modern dünya önümüze bambaşka bir reçete koyuyor: Üretme, tüket. Sorma, inan. Düşünme, seyret. Çalış, kazan, harca ve yeniden tüket! Yarını boş ver…günü yaşa!
Eleştirmen Nancy Fraser’ın “yamyam kapitalizmi” olarak tanımladığı bu düzen; yalnızca emeğimizi ve zamanımızı değil, doğayı, aileyi, komşuluğu ve en önemlisi sorgulama yeteneğimizi de yavaş yavaş yutuyor. Değişimin en somut göstergesi belki de çocukların sorularında gizli. Eskiden bir çocuk “Bunu nasıl yaparım?” diye sorarken, bugün zihni “Bunu nereden satın alırım?” sorusuyla biçimleniyor.
İşte asıl mesele tam da burada başlıyor.
Gaziantep’in ve geleneksel Anadolu şehirlerinin gerçek zenginliği hiçbir zaman sadece mutfağı, fıstığı ya da binaları olmadı. Bu toprakları asıl zengin kılan; ustasının alın teri, esnafının ahlakı, çiftçisinin sabrı ve toplumun topyekûn üretme ve tasarruf iradesiydi.
Şimdi bakıyoruz: Binalar yükseliyor, alışveriş merkezleri şehirleri kuşatıyor; ama mahalle küçülüyor, komşuluk azalıyor, çocukların koşacağı sokaklar kayboluyor. Evler büyürken aileler küçülüyor, telefonlar akıllanırken insan düşünmeye ve derine inmeye daha az zaman buluyor. Araç sayısı artarken yürüyecek, soluklanacak, karşılaşacak sokaklar daralıyor.
Oysa şehir dediğimiz şey soğuk betondan ibaret değildir; insan, hafıza, kültür ve dayanışmadır.
Bir toplum, üyelerini yalnızca birer “tüketiciye” dönüştürdüğünde, o toplum vatandaşlık bilincini de kaybetmeye başlar. Çünkü tüketici sadece raftan alır ve bedelini öder; vatandaş ise sorar, sorgular.
Şehirlerimizin geleceği daha çok gökdelen yapmakta ya da devasa beton yapılar inşa etmekte değil; daha çok üreten, düşünen ve sorgulayan nesiller yetiştirmemizdedir.
İnsanın elinden ekmeğini almak kolaydır, ama bir şekilde telafi de edilir. Asıl tehlike; insanın o ekmeği nasıl ürettiğini, toprağa ve emeğe nasıl dokunduğunu unutmasıdır.
Bugün hepimizin aynaya bakıp kendimize sorması gereken asıl soru belki de şudur: Biz gerçekten neyi tüketiyoruz? Ve daha da önemlisi: Satın aldığımızı sandığımız o şeyler, içten içe bizi tüketiyor olmasın?
Sahi, biz modern yamyamlar mıyız?
İbrahim Alisinanoğlu-20.08.2026
İbrahim Alisinanoğlu
SAHİ, BİZ MODERN YAMYAMLAR MIYIZ?
Mustafa Isçel
Bavuldan Taşan Adaletsizlik
Oktay İyisaraç
SEÇMEN NEDEN DEĞİŞMİYOR? ÇÜNKÜ GÜVENİYOR!
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Bir Sofrada Buluşmak Üzere…
Ökkeş Toy
Umut ve Yeni Nesil
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI