Şu sıralar nereye baksanız bir geçmiş zaman hayaleti geziniyor aramızda…
Bir kaset kapağı, tozlu bir kasetçalar, sokakta yankılanan eski bir şarkı, ya da o günlerin kılığı içinde poz vermiş insanların o mağrur tebessümleri.
Sanki memleketçe sözleşmişiz gibi, günün ortasında durup 1980’lerin o mütevazı kapısını çalıyoruz.
Peki, neden? Neden insan, ayakları bugünün toprağına basarken ruhunu dünün patikalarında dolaştırmak ister?
Çünkü mesele yalnızca bir takvim yaprağına duyulan özlem değildir... Mesele, insanoğlunun bugünde bulamadığı, hırpaladığı, kaybettiği o masum duyguları geçmişin külleri arasında arama telaşıdır.
80’ler kusursuz bir cennet değildi elbette. Yokluk vardı, yoksulluk vardı; akşamüstü kapıyı çalan siyasi fırtınalar, kuyrukta bekleyenler, tek kanallı ekranın siyah-beyaz yalnızlığı vardı. Fakat hayat, bir ırmağın duru akışı gibi yavaş ve sindire sindire yaşanırdı o yıllarda. İnsanlar birbirinin gölgesine değil, harbiden, doğrudan gözünün içine bakardı. Çocuklar sokağın özgür koynunda büyür, komşunun ekmeği komşunun sofrasına katık olurdu.
O zamanlar bir şarkıyı dinlemek bir tutkuydu; teybin başına oturur, kasetin A yüzünden B yüzüne geçmesini sabırla beklerdik. Şimdi milyonlarca melodi parmaklarımızın ucunda cansızca yatıyor; hiçbirine kalbimizi vermeden bir sonrakine kaydırıyoruz. Fotoğraf makinesine otuz altılık film takılır, her kareye bir ömür sığdırılırdı. Şimdilerde binlerce dijital fotoğrafımız var ama hiçbirinin ardında burnumuzun direğini sızlatacak bir anısı yok. Telefon çaldığında heyecanla koşardık ahizeye; kimin aradığı merak konusu olurdu. Şimdi cihazlar elimizden düşmüyor, fakat bir dostun sesine ayıracak tek bir dakikamız bile kalmadı.
Kapıldık gidiyoruz bahtımızın rüzgarına. Onca varlığın arasında yokluk çekiyor, bir o kadar hissiz ve huzursuz yaşıyoruz.
Eskiden hayat, bir mahallenin geniş yüreğinden ibaretti. Annenin "Akşam ezanında evde ol!" tenbihi, dünyanın en güvenli sınır çizgisiydi. Kimse bir çocuğun peşine GPS cihazı takmazdı; zira çocuk mahalleye emanetti. Bakkal kollardı, komşu korurdu, sokak onları göz altında tutar… Herkes birbirinin çözüm ortağıydı.
Şimdi evlatlarımızın konumunu ekranlarımızdan milim milim takip ediyoruz ama ruhlarının nerede gurbette olduğunu bilmiyoruz. Çünkü konum başka şeydir, yakınlık bambaşka...
Bugün her şey çoğaldı. Eşya çoğaldı, ekranlar büyüdü, seçenekler arttı, haberler sağanak gibi yağıyor. Uzaklar yakın, para naylonlaştı. İnsan çoğaldı ama insanlık daraldı. Kalabalıklaştıkça yalnızlaştık, çoğaldıkça eksildik. Eski mahallenin velisi şimdi delisi oldu! …
Biz 80’leri özlemiyoruz aslında; biz, o günlerin içinde bıraktığımız kendimizi, o henüz yorulmamış, kirlenmemiş, hızın çarklarında ezilmemiş duru halimizi arıyoruz.
Gelecek bize hep daha büyük bir hız vaat ediyor, doğru. Fakat geçmiş bize anlam veriyordu. Ve insan, hızlandıkça kaybettiği o derin anlamın arkasından şimdi gözyaşı döküyor.
Bir gazoz şişesine, eski bir mahalle fotoğrafına, cızırtılı bir plak sesine sığınışımız sanırım bundan… Bazı şeyler eskimez çünkü. Sadece biz büyürüz. Ve büyüdükçe anlarız ki; çocukken sıradan bildiğimiz, belki de fakir sandığımız o mahalle akşamlarında cümbür cemaat gittiğimiz yazlık sinemaları bile meğer ömrümüzün en büyük servetiymiş.
İbrahim Alisinanoğlu-17.09.2026
İbrahim Alisinanoğlu
NEREDEN ÇIKTI BU 80’LER MERAKI
Ökkeş Toy
Dört Kitap, Bir Ömür, Binlerce Duygu
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Tatil Bitti
Mustafa Isçel
Bavuldan Taşan Adaletsizlik
Oktay İyisaraç
SEÇMEN NEDEN DEĞİŞMİYOR? ÇÜNKÜ GÜVENİYOR!
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI