İbrahimli Merkez Durağından tramvaya binen iki yaşlı Antepli teyze, daha koltuğa oturur oturmaz muhabbete başladılar. Tramvay rayların üzerinde ağır ağır ilerlerken onların dili de mahalle mahalle, akraba akraba dolaşıyordu. Bir durakta gelinin kusurları dökülüyor, ötekinde damadın marifetleri (!) sayılıyor; ardından oğullar, kızlar, komşular, dünürler, torunlar… Demokrasi Meydanı'na varıncaya kadar neredeyse şehrin sosyal envanteri çıkarılmıştı.
İlk başta sıradan bir iki yaşlı kadın sohbeti sandım. Sonra kulak kesildim. Çünkü bu konuşmaların kendine mahsus bir ahengi vardı. Her sitem bir bedduaya yaslanıyor, her beddua ise son anda bir duaya dönüşüyordu.
Kızlardan söz açıldığında kaşlar çatılıyor:
"Allah ocağı küllü, körüğü kirli yer nasip etsin..."
Tam "Eyvah!" diyecekken sözün yönü değişiyordu:
"Yok yok... Ya Rabbi, gelinimizi gelin eyle, kızımızı da kız eyle. Ayağı güdümlü, başı devletli olsun."
Bir durak sonra damadın tembelliği konuşuluyordu.
"Gebermiyesice..."
Ama daha cümlenin dumanı tüterken ardından şu dua geliyordu:
"Allah yavuz dilden, kem gözden saklaya. Toprak diye avuçladığı altın olsun."
Dünürün yaptığı bir gaf anlatılıyor:
"Nalet olmayasıca..."
Derken ses yumuşuyor:
"Allah ağzının tadını bozmasın, evinin dirliğini eksik etmesin."
Oğlandan söz edilince de değişen bir şey olmuyordu.
"Başını bağrını yemiyesice..."
Ardından yine ana yüreğinin duası yetişiyordu:
"Allah bahtını açık, rızkını bol eylesin. Gittiği yerden eli dolu gelsin."
Dikkat ettim; konuşulan herkes onların kendi canından bir parçaydı. Gelin de onların geliniydi, damat da onların damadı, evlat da torun da... İnsan kendi canına gerçekten beddua edebilir miydi?
Belki de edemezdi.
Onun için her sert sözün ardından merhamet yetişiyor, öfkenin önüne geçiyordu.
Bir ara içlerinden biri öyle içten yakardı ki ben bile istemsizce içimden "Âmin..." dedim.
"Yarabbi yazımızı yaz eyle, kışımızı kış eyle. Ekmek verdiğin kapıyı kapatma, aş verdiğin ocağı söndürme."
Sonra sağlık dilekleri sıralandı.
"Allah'ım sağ gözümü sol gözüme, sol gözümü de sağ gözüme muhtaç eyleme. Bizi dipte yatıp kapı bekleyenlerden eyleme. El kapısına muhtaç düşürme."
Ardından torunlara geldi sıra.
"Allah çoluğumuzu çocuğumuzu köşküne oturtsun. Yastıklarını bir, ömürlerini uzun etsin."
Derken yaşlı teyzelerden biri, yılların biriktirdiği hayat bilgisini tek cümleye sığdırdı:
"Allah'ım ocağımı küllü, kazanımı kirli eyle."
Bugünün kulağı bu sözü yanlış anlayabilir. Oysa eski Antep'te ocağın küllü, kazanın kirli olması; evde aşın kaynadığının, misafirin eksik olmadığının, bereketin tükenmediğinin en güzel işaretiydi.
Yol boyunca nice sitem işittim.
"Ganın içine akmaya..."
Ama hemen ardından:
"Allah şifa versin."
"İki yakası bir araya gelmeyesice..."
Sonra yine:
"Allah işini rast getirsin, rızkını genişletsin."
İşte bizim insanımız böyledir.
Kızar ama kıyamaz.
Söylenir ama gönlünden kötülük geçirmez.
Sert görünür ama merhametinden vazgeçmez.
Çünkü bilir ki evlat, gelin, damat, torun... Hepsi insanın kendi yüreğinden kopmuş parçadır. Onlara edilen beddua dönüp dolaşıp yine insanın kendi ocağına düşer.
O gün tramvayda şunu öğrendim:
Bizim memlekette beddualar bile tam beddua olamaz.
Mutlaka bir yerinden dua sızar.
Çünkü bu topraklarda dil bazen öfkelenir, bazen sitem eder; ama son sözü daima yürek söyler.
Ve yüreğin dili her zaman rahmettir.
İbahim Alisinanoğlu-29.06.2026
İbrahim Alisinanoğlu
BEDDUADAN DUAYA
Oktay İyisaraç
Rozetler Geçer, Ahlak Kalır
Ökkeş Toy
Yeni Dünya ve Dijital Yalnızlık
Mustafa Isçel
Avrupa’da Kültür Köprüleri: Türk Dernekleri
Müslüm Taş
Bayramın Hatırlattıkları
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI
Ferid Turgut
TEKNOLOJİ DEĞİŞİR, İNSAN AYNI KALIR