İnsan bazı şeylerin kıymetini, avuçlarının arasından kayıp gittikten sonra anlıyor. Çocukluk da öyle bir şey galiba… İçindeyken sıradan sandığımız, zamanın tozlu rafına kaldırıldıkça paha biçilmez kocaman bir dünya oluyor.
Geçen gün Arasa Çarşısı’nın o tanıdık hengâmesinde, bir dükkânın eşiğindeki zembile doldurulmuş onlarca renkli tahta deermeleri görünce durdum. Bir ahşap parçası değil, adeta geçmişin kapısını aralayan tılsımlı bir anahtardı karşımdakiler. Zembilin içinde yığılı duran o deermeler; beni bir anda Eblahan çarşısına, Eski Garajlar’a, Ayşebacı Camii’nin gölgesindeki o küçük dükkânın önüne ve cebinde birkaç kuruş harçlıkla dünyanın en büyük hazinesine sahip olacağını sanan o küçük çocuğun ardına düşürdü… Yitiğimi bulmuş gibiydim.
Bugünün pilli, ışıklı, kendi kendine dönüp kendi yalnızlığında tükenen cansız oyuncaklarına hiç benzemezdi bizim deermelerimiz. Aynı haratın tezgâhından çıksalar da her birinin bir karakteri, ayrı bir huyu vardı. Biri hafifçe nazlanır, diğeri daha ilk vuruşta boyun büker; kimi ise toprağa tutundu mu durmak bilmezdi. İyisini seçmek bir incelik, bir sabır işiydi. Çivisine bakardın, ağacının sertliğine, dengesine… Çünkü o deerme sadece bir tahta parçası değil; senin heyecanının, avucundaki terin, bileğindeki gücün sırdaşıydı.
Asıl hikâye ise mahallenin uşaklarıyla o tozlu sokaklarda buluşunca başlardı. İpini sıkıca dolayıp, bileğini savurduğun an, parmakların arasından boşanıp yere çakılan deermenin o toprağa dokunuşu bir heyecan kasırgası kopartırdı. Deerme elinden çıkıp toprakla buluştuğunda o meşhur vınlaması kulakları okşar, maharetin tam ise yalpalamadan, olduğu noktaya çakılıp adeta bir mum gibi süzülerek dönmeye başlardı.
İşte o "mum tutma" anı ve deermenin dönme süresi, bizim çocuk dünyamızdaki en büyük itibar vesikasıydı. Dışarıdan bakana durağan görünen ama içinde fırtınalar koparan o muazzam denge, sahibinin göğsünü gururla kabartır, etraftaki çocukların gözlerine gıpta dolu bir pırıltı kondururdu. O yaşta saygınlık parayla değil; ipi doğru sarmakla, bileği yerinde savurmakla ve toprağa o ruhu üfleyebilmekle kazanılırdı.
Bizim çocukluğumuzda ne başarılarımızı ölçen soğuk grafikler vardı ne de hırslı yarışlar. Bir deermemiz solsa, çizilse, yaralansa onu çöpe atmak aklımıza gelmezdi. Sulu boya fırçasını boyaya batırır, kırık dökük bir hevesle yeniden boyardık. Kırmızıya kırmızıyı, maviye maviyi vurur; oyuncaklarımıza yeniden hayat üflerdik. Biz eskimenin yok olmak değil, birlikte yaşamak olduğunu o sokaklarda öğrenirdik.
Bakkal Sait Emmi’nin dükkânından taşan o tanıdık koku, üç numara tıraşlı, kısa pantolonlu, lastik ayakkabılı dostların neşesi, bir parça salçalı ekmeğin dünyalara bedel lezzeti ve sulu boyayla tazelenen o saf umutlar… Meğer biz deermeyi yere atıp döndürürken sadece bir oyunu değil, hayatın en katıksız mutluluğunu yaşarmışız..
Bugün evler oyuncak dolu ama sokaklar boş; ellerimiz her şeye eriyor ama gönüllerimiz yoksul. Biz o deermeleri kaybetmedik aslında; o deermelerin etrafında dönen o samimi, o içten dünyayı kaybettik. Şimdi ne kadar dönsek de bizi o topacın vınlayan sesine ve çocukluğumuzun masumiyetine götürecek bir sokak yok artık.
İbrahim alisinanopğlu-21.9.2025
İbrahim Alisinanoğlu
BİR DEERMENİN ETRAFINDA DÖNEN DÜNYA
Müslüm Taş
SEVGİYLE KURULAN BİR DÜNYANIN ADI HAYAT
Ökkeş Toy
Dört Kitap, Bir Ömür, Binlerce Duygu
Uzman Diyetisyen Meltem Demirci
Tatil Bitti
Mustafa Isçel
Bavuldan Taşan Adaletsizlik
Oktay İyisaraç
SEÇMEN NEDEN DEĞİŞMİYOR? ÇÜNKÜ GÜVENİYOR!
Kübra Keçeci
Ekranın Sessiz Bedeli: Dijital Demans
H-Karşıyakalı
İçimizdeki Çığlık: Yaşanmış Hayatların Sessiz Çığlığı
Hasan KÖKMEN
HAYATIN GERÇEKLERİ VE HAYALLERİMİZ
Mehmet Şaşmaz
ARTIRMA ve YERLİ MALLARI HAFTASI