Bugün TV kanalları arasında dolaşırken kendimi başka bir gezegende gibi hissediyorum. Ekranlar; son model lüks araçların, devasa holding binalarının ve altın varaklı villaların istilası altında. Karakterler ise adeta harattan çıkmış birer vitrin mankeni... Kahramanımız sabahın köründe pürüzsüz makyajla uyanıyor, yedikleri önlerinde, yemedikleri arkalarında, hizmetçisine emirler yağdırıyor ve milyon dolarlık ihalelerin peşinde koşuyor.
Dolmuşla, otobüsle iş yerine giden adamların altında şimdi son model otomobiller.
Soruyorum size: Biz bu masalın neresindeyiz?
Hizmetçisi olan, korumalarla gezen ve tek derdi hisse senetleri, ihale olan, ağzını açanın milyon dolarlarla konuşan o karakterle bizim nasıl bir gönül bağımız olabilir ki? Onları nasıl örnek gösterip, arkalarından gidebiliriz ki?
Gidemeyiz…Gitmeyeceğimiz gibi, bu yapay dünya ruhumuzu yavaş yavaş zehirliyor, kültürümüzü yozlaştırıyorlar
Reyting uğruna kurgulanan bu "şatafatlı zehirli" hayatlar, topluma sessizce şırınga edilirken, tüm değerlerimiz ayaklar altına alınıyor.
Sadece lüks değil mesele; bu parıltılı ambalajın içine gizlenmiş olan o karanlık içerik... Mafya kılıklı zorbalar, hiçbir ahlaki kaygısı kalmamış akıl sağlığını yitirmiş psikopatlar "karizma" diye pazarlandığı gibi, tehdit ve şantajın sorun çözme yöntemi olarak gösterildiği senaryolar, zihnimize birer zehirli ok gibi saplanıyor.
Aile bağlarını, saf sevgiyi, samimiyeti, ahde vefayı, şefkati, sadakati ve dürüstlüğü öğreten o eski dizilerin yerini; aldatmanın "aşk”, sadakatin “ahmaklık”, sapkınlığın” özgürlük”, kabalığın ise "güç" sayıldığı yapımlar aldı.
Sonra ne mi oluyoruz? Toplumdaki şiddet tırmandığında, kadın cinayetleri, çocuk katilleri haberlere düştüğünde hepimiz rahatsız oluyoruz. Elbette olmalıyız! Ancak şunu da sormamız gerekmez mi?
Her akşam evimizin baş köşesine konuk ettiğimiz o diziler, bu şiddeti ve ahlaki erozyonu normalleştirmedi mi? Gücü adaletin üstünde tutan o karanlık karakterler, gençlerin idolü haline getirilmedi mi? Alın terini, zorbalığın emrine vermedi mi?
Diziler bugün bize bir ayna tutmuyor; bize ulaşamayacağımız bir serap, yaşayamayacağımız bir yalan ve kaçınmamız gereken bir şiddet sarmalı satıyor. Bizim artık holding koridorlarındaki "soğuk savaşlara”, karanlık mahfillerde mafya kabadayılıklarına, hiçbir kural tanımayan gayri ahlaki aile ilişkilerine değil, mahalle kahvesindeki o sıcak çaya, aile şuuruna erişmiş yuvalara ihtiyacımız var. Fönlü saçlara, estetik operasyonlarla kişiliğini yitirmişlere değil, alnının teriyle evine ekmek götüren doğal insanlara ihtiyacımız var. Çünkü biz, ekranda kendimizi görmeyi özledik. Biz, "biz" olmayı özledik.
Her şeyi reytinge ve paraya kurban ettik; ama unutmayalım ki, bir toplumun zihnini ve ahlakını bozduğunuzda, kazandığınız hiçbir reklam geliri o hasarı tamir etmeye yetmeyecektir.
İbrahim Alisinanoğlu-30.03.2026