Geçen gün dostlarla bir kafede buluştuk. Masaya oturduk; çaylar, kahveler söylendi. Fakat daha ilk yudumda içimde bir boşluk büyüdü. Zihnim usulca yerinden kalktı, beni yıllar öncesine götürdü.
Ruhumun pusulası önce beni Nil Kahvesi’nin o vakur loşluğuna bıraktı. Ardından Kırkayak’ın koyu yeşil gölgelerinde serinlerken… Sofu’nun Kahvesi’nde havuz başındaki fıskiyenin sesine karışan ihtiyar nefeslerini dinledim. Her biri birer asırlık çınar gibi ağır ve derinden konuşan o bilgelerin mekânı Tahmis ’de soluklanırken, Şemsiyeli Kahve’nin renkli gölgelikleri altında hayallere daldım ve Söğütlü kahvenin o kendine has deri kokan havasını ciğerlerime çektim.
O kahvehanelere adım attığınızda sizi önce bir koku karşılardı. Taze demlenmiş çayın buğusu, tarçının ince sızısı, zahterin keskin ve tanıdık kokusu… Ardından saç sobanın başında koyulaşan sohbetler sarardı etrafınızı. Duvarlarda asılı sararmış fotoğraflar, geçmişten kopup gelen hatıralar gibi sessizce selam verirdi. Tütün kokusuna karışan kahve, “buyur” derdi adeta; insanı içeri değil, kendine çağırırdı.
Hemen hemen her mahallenin, her çarşının bilinen bir kahvehanesi vardı. Oraları buluşma yeri, toplanma merkezi, bir meslek dalında usta arayana usta, işçi arayana adresti.
Bizim kahvehanelerimiz birer halk mektebiydi. Müdavimleri ise ömrün yükünü omuzlamış, sözünü süzüp söyleyen halk filozoflarıydı… Orada oyundan önce muhabbet gelirdi. Bir çayın demi, bir insanın sabrını fısıldardı. Fincanın dibinde kalan telve, hayatın tortusunu hatırlatırdı. Söylenen her söz, kıssadan hisseydi; her bakışın bir edebi, her susuşun bir anlamı vardı.
Orada hiyerarşi yoktu, sadece insan vardı. Fakir ile zengin, usta ile çırak, amir ile memur aynı ahşap kürsüde, aynı dumanın altında eşitlenir, insanın kıymeti cebindeki akçeyle değil, oturuşundaki vakarla ve susuşundaki edeple ölçülürdü. Tavla taşlarının o ritmik sesi, damanın çatırtısı, iskambil kâğıdın hışırtısı ve domino taşlarının masadaki dansı sadece bir oyun değil, dostluğun ve ortak bir hukukun müziğiydi.
Kahvehaneler; dün ile bugünü, bugün ile yarını birbirine bağlayan görünmez köprülerdi. Hepsinin bir hafızası, anlatılacak bir hikayesi vardı. Orada kurulan dostluklar ömürlüktü, sözler emanet gibi taşınırdı.
Şimdi ise oturduğumuz kafeye baktım. Her şey daha parlak, daha renkli, daha düzenli, daha çeşitli… Ama bir o kadar suni, bir o kadar da soğuk, bir o kadar donuk ve ruhsuz. Burada kahvenin kırk çeşidi var, ama bir fincanın hatırı yok. Çay var, ama kokusu yok. İnsanlar var, ama sohbet yok. Her şey gösterişli, her şey hızlı, her şey süslü, her şey biraz yabancı…
Eskiden kahvehaneler bulundukları çarşıyla, ustasının adıyla anılırdı. Bir mekân değil, bir buluşma noktasıydı, anıların membaıydı. Şimdi ise kafeler ruhsuz, tabelaları bize yabancı. Artık İçtiğimizle değil, gösterdiğimizle var olduğumuz yerler olmuş kafeler. Oysa biz, içtiğimizden çok edebimizle değer görürdük.
Şimdi o eski kahvehanelerin yerinde çoğu zaman sessizlik var. Ne doğru dürüst bir çay içebiliyoruz, ne de kahvenin hatırını yaşayabiliyoruz. Tavla, elli iki, domino, koçkin… Hepsi birer hatıraya dönüştü. Oyunlar sustu, kahkahalar eksildi.
Biz ise modern kafelerin soğuk, ruhsuz ve gösterişli köşelerinde zamanı tüketiyoruz. Bardaklar dolup boşalıyor ama içimiz dolmuyor. Gözlerimiz bugünde ama gönlümüz dünde kalıyor.
Ve insan en çok da bunu fark edince yalnızlaşıyoruz…
Kalabalıklar içinde, bir kafe masasında, eski bir kahvehaneyi özlerken burnumuzun direği sızlıyor vesselam!
İbrahim Alisinanoğlu-08.06.2026