Onbir, oniki yaşlarındaydım.
Okullar kapanınca yaz tatilleri benim için oyun değil, ikinci bir hayat mektebiydi sanki. Gazoz fabrikasında iş bulmuştum. Talebeyim diye kolay da bir iş vermişlerdi sözde…
Fabrikanın içinde hiç durmadan akan bir bant vardı. Cam şişeler aynı yüz ifadesiyle, aynı hızla, hiç şaşmadan ışıklı, beyaz bir ekran önümden geçer, ben de aralarından kirli ve kırk olanları seçer, ayırırdım. O camların arasında insanın da yavaş yavaş camlaştığını, makinanın bir parçası olduğunu kimse pek de fark etmezdi.
Benim bulunduğum kontrol noktasından önceki bölümde, gazoz şişelerini yıkama makinesine dizen yaşlı bir adam vardı: Mehmet Amca…
Bembeyaz saçları, açık ela gözleri, zayıf ve çelimsiz bedeniyle her sabah elinde bez bir torbayla işe gelirdi. Yüzünde yaşlılıktan çok yorgunluk dururdu. İçine çekilmiş bedeni, sanki hayatta kapladığı yer için özür diliyor gibiydi.
O, her sabah torbasıyla gelir, akşam paydosunda yine o torbasını koltuğunun altına sıkıştırır; kimseye görünmeden çıkıp giderdi.
Öğle arasında herkes yemeğe dağılırken, o gazoz kasalarının arkasında kuytu bir yerde bir kasayı ters çevirir; çıkınını açar, bir kap içinde ıslattığı ekmek… Yanında bir domates, bir salatalık, bir biber… Bazen bir diş peynir, birkaç zeytin tanesi, bazen de kaynamış bir yumurta… Sessizce yer, sonra işinin başına dönerdi.
Günler geçti.
O torba, Mehmet Amca’nın yanından hiç eksik olmadı..
Merak etmeye başlamıştım.
Bu, çocukça bir hınzırlık değildi; gördüklerim karşısında adını koyamadığım duygularla baş etmeye çalışan bir çocuğun merakıydı.
Artık bir gün dayanamadım:
— “Mehmet Amca, o torbada ne var?”
Başını kaldırmadan, sanki sıradan bir şeyi anlatır gibi fısıldadı:
— “Bayat ekmek var evlat.”
— “Ne yapıyorsun onlarla?”
— “Islatıp kuşlara veriyorum.”
İçim sızlayarak sustum.
Çünkü insan bazı yoksullukları sorgulayamaz.
Gerçeği sonra öğrendim tabi…
Meğer bir oğlu varmış. Karısı, oğlunu doğururken hayatını kaybetmiş. Mehmet Amca, oğluna hem ana hem baba olmuş. Büyütmüş… Okutmuş.
Şimdi üniversitedeymiş… Makine mühendisi olacakmış.
Mehmet Amca, kendi sofrasından eksilttiği her lokmayı oğlunun geleceğine koyuyormuş meğer. Yemesinden içmesinden kestiğini, cebine giren her kuruşu oğluna gönderiyormuş.
Ben yaz sonunda fabrikadan ayrıldım.
Ama Mehmet Amca hayatımdan çıkmadı.
Bazen sokakta karşılaşırdık. Elinde yine o bildik torba… İçinde bayat ekmekler. Oğlu için, her gün biraz daha kendinden eksilterek yaşamaya devam ediyordu.
Önceleri kızdım ona.
“Cimri adam,” derdim.
“İnsan kendine bunu yapar mı?”
Sonra anladım.
Bu cimrilik değildi; sessiz bir kahramanlıktı. Alkışsız, madalyasız, adı konmayan bir fedakârlık… Kızgınlığım derin bir saygıya dönüştü.
Bazen düşünüyorum:
Oğlu, babasının hangi sofralardan vazgeçtiğini, hangi lokmaları ıslatarak yediğini bilseydi, o sıralarda yine gönül rahatlığıyla oturabilir miydi acaba?
Bilmiyorum…Bilemiyorum…
Ama şundan çok eminim:
Bazı babalar, evlatlarının geleceğini doyurabilmek için kendi hayatlarını feda ederler...
Ve bunu öyle sessiz yaparlar ki; geriye sadece bir bayat ekmek torbası, bir de yaşanmış çileli ömür kalır.
Baba olmak için babalığın tüm sorumluluklarını yerine getiren, evlatları uğruna ömür tüketen bütün babalara selam ve saygılar.
İbrahim Alisinanoğlu-20.06.2026