Eskiden Gaziantep’te oldukça zengin, bir o kadar da kibirli ve ukala bir tüccar yaşarmış. Çarşıda pazarda kimi görse hadsiz şakalar yapar, insanları iğneler, dalga geçermiş.
Bir gün Bey mahallesinin dar bir sokağında yürürken, sırtında yük dolu mahrasıyla ilerleyen yaşlı bir hamala rastlamış. Onunla eğlenmek için yapmacık, ağdalı bir dille sormuş:
— "Esenlikler ey zahmetkeş hamal! Acaba omuzlarınızdaki o muazzam yüke rağmen, Arasa ’ya giden en konforlu güzergâhı bu aciz kulunuza lütfeder misiniz?"
İhtiyar hamal, bu süslü lafların arkasındaki gizli alaycılığı hemen sezmiş. Sırtındaki mahrayla sokağın kenarındaki küfe taşına yanaşmış, oturmuş. Gayet sakin, adamın gözlerinin içine bakarak;
Sandım ki selâm verir, kolaylık dilersin dedim,
Meğer zarf içinde saklı bir odunmuşsun.
Hâlime acır, merhamet edersin dedim,
Dilinden bal değil, zehir savururmuşsun.
— "Vallahi beyim, ben bu küfeyi sırtımda taşırım da senin o dağ gibi kabalığını taşıyamam.
Yol şurası; düz gidersen insana çıkar, eğri gidersen sana kalır!" demiş, “var git kendine başka bir eğlence bul “deyip, oradan usullanak uzaklaşmış.
Adam da duydukları karşısında orada donup kalmış.
Eee...! Ummadığın taş baş yarar.
İbrahim Alisinanoğlu-13.07.2026