Zaman, yıkımın eşiğindeki o yaşlı gövdeyi geriye doğru gererken; havadaki toz ve taş kokusu, yerini birdenbire kurumuş gül yapraklarının, eskitilmiş odunların ve tandır kömürünün o geniz yakan tanıdık sızısına bıraktı. O ev artık sadece ağır hasarlı bir bina değil; temellerine gözyaşı, çimentosuna dualar karılmış, çatısı altında bir ömrün sessizce çürüdüğü canlı bir mabet, canlı bir can yoldaşıydı.
Yıkım kararı; evin duvarlarına vurulacak bir balyoz değil, yaşlı bir adamın tam göğsünün ortasına indirilecek son ve en merhametsiz darbeydi.
Taş merdivenleri tırmanırken bastığı her basamak, yemenisinin gıcırtısı adamın kemiklerini sızlatıyordu. Demir trabzana yapışan parmakları, yılların soğuğunu bir sünger gibi emerken; aslında merdivenleri değil, çocukluğunun o kanayan dizlerini, kaybettiği sevdiklerinin izlerini sürüyordu. Her nefeste göğsünü daraltan şey havanın ağırlığı değil, geçmişin üstüne çöken o devasa yetimlik hissiydi.
Yaşlı adam merdivenin başındaki boşlukta, çifte kanatlı ahşap kapı önüne durdu... Bir zamanlar bayram sabahları ardına kadar açılan, avlusuna neşenin, kahkahanın ve tazeliğin bereketi dolan o mağrur kapı, şimdi boyun bükmüş, kaderini bekliyordu. Elini kapının soğuk metal şakşakına koyduğunda parmakları titredi. O metale değil; babasının nasırlı eline, annesinin sıcacık ayasına dokunuyor gibiydi. Kapıyı yavaşça itti. Ahşabın yıllardır biriktirdiği o ince, ağıtsı gıcırtı; sanki evin son çığlığı gibi odaya yayıldı.
Adam Adımını atıp Eşiği geçtiği an, zaman durdu. O an , kendi çocukluğunun enkazı altında diz çöktü.
Oda, tozlu bir karanlığın içinde geçmişin ışığıyla parıldıyordu…
Duvar boyunca uzanan Antep sediri... Üzerindeki kadife kaplı, buram buram yaşanmışlık kokan minderlerin işlemeleri solmuş, ama üstündeki oturma izleri hâlâ silinmemişti. O minderlerde kaç ihtiyar yorulup belini yaslamıştı; kaç çocuk uykusuzluğa yenik düşüp başını anasının dizine bırakmıştı? Sedirin hemen önünde, keçe üzerine serilmiş Antep kilimi duruyordu. Kırmızıları dökülmüş bir kan gibi, mavileri kurumuş bir gökyüzü gibi, siyahları ise yaşanan acıların gölgesi gibi yere serilmişti.
O kilimin her ilmiğinde bir kadının gizli gözyaşı, her düğümünde gurbete gidenlerin arkasından dökülen suyun bereketi saklıydı. İnsan parmağını o dokuya sürse, basıp geçen nesillerin ayak izlerini hisseder, o nasırlı ellerin sıcaklığını duyabilirdi.
Pencere kenarında, solgun ışığın altında asılı duran oya nakışları... İncecik ipliklerle hayata tutunmuş kır çiçekleri, dallar, eğilmiş yapraklar… Bir kadının gençliğini kurban ederek iğne ardına gizlediği sabrı, söyleyemediği sevdaları, içine attığı kırgınlıklarıydı onlar. Her bir ilmek; gencecik bir kızın gelinlik hayali, bir ananın evladına duasıydı. Şimdi o nakışlar, rüzgâr estikçe odanın duvarlarına dökülen tüller gibi sessizce salınıyordu.
Ahşap rafa yöneldi gözleri... Üzerinde cildi zamandan yıpranmış, yaprakları sararmış bir Kur’an-ı Kerim duruyordu. Yanındaki kehribar tespihin taneleri, babasının dualarla parlattığı o dokuyu hâlâ koruyordu. O tespih çekildikçe bu evde dertler küçülür, o Kur'an okundukça duvarlar huzurla nefes alırdı. Köşedeki sehpanın üzerinde duran, pirinç borusu kararmış gramofon ise sessizliğin en ağır tonuydu. İğnesi titrese, sanki nihavent makamından bir mazi dökülecek; taş plak dönmeye başladıkça içeride artık hayatta olmayan tüm sevdikleri yeniden ayağa kalkıp odaya doluşacaklardı.
Yaşlı adam odanın ortasında yapayalnızdı ama etrafı cıvıl cıvıldı.
Tandırın o kor ateşi belirdi ansızın gözlerinin önünde. Kış gecelerinin o sıcacık havası doldu genzine. Büyüklerin anlattığı Hazreti Ali cenkleri, Battal Gazi'nin naraları, Antep Harbi’nde açlıkla, soğukla direnen o yiğitlerin destanları yankılandı duvarlarda. Çocukların ağırlaşan göz kapakları uykudan kaçar, annenin “Yatın artık kınalı kuzularım…” diyen şefkatli sesi odayı sarardı. Ve çocuklar, tavanı seyrederek düşlere dalar, hayaller kurarlardı.
Sonra bayram sabahlarının kokusu vurdu burnuna... Kolonya, taze kavrulmuş kahve, mis kokulu kurabiyeler, zerdeler… Yeni alınmış ayakkabılarını başucuna koyup uyuyan çocukluğu geldi gözünün önüne. Dedesinin, ninesinin elini öpmek için aceleyle girilen sıra, hürmetle öpülen nasırlı eller, avuçlara gizlice sıkıştırılan ve çocuk dünyasında dünyalara bedel olan o küçük bayram harçlıkları… "Gözlerinden öperim oğlum", “çok bayramlar göresin”, “Çok yaşa kızım" duaları yükseldi boşluktan.
Ve tandırın üzerine indirilen yazın bereketi siniler… Bastıklar, cevizli sucuklar, muskalar, kat kat dizilmiş şirelikler… O sininin etrafına sıralanan onca can…
Bir dilim ekmeğin bölüşüldüğü, bir kahkahanın evi çınlattığı, bir azarın bile sevgiyle sarıldığı o bereketli sofralar… O sinide yalnız yemek yenmezdi; hayat, keder, neşe ve ömür bölüşülürdü.
Yaşlı adam hıçkırıklarını tutamadı. Göğsü yarılırcasına, omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. Dizlerinin bağı çözüldü…Diz üstü çöktü. Başı öne doğru eğilirken, göz yaşları yer çekimin cazibesine kapılmış, yanaklarını ıslatıyordu.
Çünkü Sedir sadece bir tahta değildi; gidenleri bekleyen gözlerin durağıydı. Kilim sadece ip değildi; toprağa verilenlerin iziydi. Oya nakışı süs değildi; bir kadının göz nurundan çalınan zamandı. Kur’an evin ruhu, gramofon ise susmuş bir geçmişin çığlığıydı.
Ve oda… Gaziantep’in bağrından sökülüp gelmiş bir hafıza, taşın sabrı, ananın şefkati, yetimin hakkı, bayramın coşkusu, dökülen kanın ve çekilen çilenin helalliğiydi.
"Meğer ben çocukluğumu değil..." diye fısıldadı adam, sesi odanın sessizliğinde paramparça olarak; "...ben burada kendimi kaybetmişim. Ben meğer çoktan ölmüşüm de haberim yokmuş. “dedi…
Elini duvara yasladı. Depremin derin bir bıçak yarası gibi yardığı o duvara... Parmakları çatlağın içine girdi. Taşın sert ve acımasız soğukluğunu hissetti. Başını yasladı o yaraya. Sanki bir ananın, bir babanın son nefesini verirken çıkan o hırıltıyı, evin can çekişen kalp atışlarını dinledi.
"Hoşça kal.…" dedi, gözyaşları çatlaklardan içeri süzülürken. "Hoşça kal beni ben yapan, beni büyüten, en güzel günlerimi koynunda saklayan baba ocağım... Seni yıkacaklar. Kepçeler girecek koynuna, taşını taşından ayıracaklar. Ama benim içimdeki seni, ruhumdaki seni hangi kepçe yıkabilir ki?"
Son kez baktı içeriye. Sedire, kilime, nakışa, Kur'an'a, gramofona... Hepsi suskundu ama o suskunlukta koca bir ömrün gürültüsü kopuyordu.
Kapıyı yavaşça çekerken, merdivenlerden aşağı yalnız inmiyordu artık. Yanında babasının gölgesi, annesinin şefkatli eli, tandırın sıcaklığı, bayram neşesi ve Antep kiliminin solmayan ahı vardı.
Yıkılacak olan taş ve harçtı. Ama bir insanın çocukluğu, bir şehrin hafızası ve o duvarlara sinmiş dualar asla yıkılmazdı.
Çünkü evler taşla inşa edilir; ama sadece hatıralarla, ölenlerin ardından tutulan o sessiz yaslarla ve unutmayan yüreklerle yaşardı.
İbrahim Alisinanoglu-09.09.2026