Vakti zamanında, Büyük Kızılhisar ’da… Şimdiki adıyla Oğuzeli’nde… Toprağın insanla konuştuğu günlerde yaşayan küçük bir aile varmış.
Evleri büyük değilmiş ama gönülleri genişmiş. Sofraları zengin değilmiş ama elleri cömertmiş. Geçimleri iki koyun, birkaç tavuk ve bir avuç toprakmış. O toprak ki; insanın emeğini geri çevirmezmiş.
Bahar gelince dünya yeniden kuruluyor gibi olur ya… İşte o günlerde, bu aile sabahın ilk ışığıyla kalkar, akşama kadar bahçede çalışırmış. Toprak ellerine bulaşır, ter sırtlarına yapışır, güneş omuzlarına konarmış.
O yıllarda Oğuzeli’nin bahçeleri, çocukların düşlerinde çizdiği cennet bahçelerine benzermiş:
Domatesler kızarır, balcanlar biberler sallanır, naneler maydanozlar rüzgârla fısıldaşır, pirpirim toprağa gülümsermiş. Allı yeşilli meyveler birbirine bakar tatlanır... Her şey büyür, her şey çoğalırmış.
Ama her şeyin bol olduğu yerde bile, bazen sofralar eksik kurulabilirmiş.
Bir öğle vakti…
Güneş gökyüzünün ortasında asılı dururken, tozlu yoldan al bir at görünmüş. Üzerinde yol yorgunu bir adam… Evin önünde durmuş, selam vermiş.
“Tanrı misafiriyim,” demiş.
“ikram edecek bir tas suyunuz, bir lokma ekmeğiniz var mıdır?”
Anadolu’da bu soru, aslında cevap beklemez.
Evin reisi gülümsemiş:
“Olmaz olur mu? Allah ne verdiyse, buyur.”
Ama “Allah ne verdiyse” cümlesinin içi o gün biraz boşmuş.
Adam eşine sormuş:
“Hanım, yiyecek neyin var?”
Kadın başını eğmiş:
“Kuru ekmek… Bir kanne zeytinyağı… Biraz salça… Biraz da bulgur…”
İşte Anadolu kadınının mucizesi tam da bu cümlenin başladığı yerde başlar.
Kadın sessizce bahçeye çıkmış.
Domatesleri toplamış.
Biberleri koparmış.
Nane, maydanoz, sarımsak… Toprakta ne varsa eteğine doldurmuş.
Bir kapta su ısıtıp,bulguru ıslatmış. Başka bir kapta zeytinyağını kızdırmış. Salçayı, koruk ekşisini, tuzu, biberi katmış. Soğanı, sarımsağı, naneyi maydanozu… Sonra hepsini bulgurla harmanlamış.
Yoğurmuş…Yoğurmuş…
Sanki sadece bulguru değil, yokluğu da yoğurmuş.
Sonra geniş bir çirtikli sahana koymuş. Yanına marul dizmiş. Yanında bir tas ayran… Sessizce sofraya indirmiş.
Misafir ilk lokmayı almış.
Sonra ikinciyi…
Sonra üçüncüyü.
Bir süre sonra konuşmayı unutmuşlar. Çünkü bazı lezzetler, insanın dilini lal eder..
Tabak boşalınca misafir merakla sormuş:
“Bunun adı nedir?”
Evin reisi eşine dönmüş:
“Hanım, nedir bu yemeğin adı?”
Kadın biraz utangaç, biraz mahcup cevap vermiş:
“Kısır ağam… Kıs üründen anca bu oldu…Elde ne varsa onunla bunu yaptım.”
Adam: “eline sağlık bacım…Çok güzel olmuş!”
İşte o gün, Anadolu mutfağı yeni bir yemek öğrenmiş.
Ama aslında yeni bir yemek değil; eski bir gerçeği hatırlamış:
Yokluk, bazen en güzel sofraların annesidir.
Bugün pek çoğumuz kısırı sadece bir salata sanıyor.
Oysa kısır, bir annenin “yok” kelimesini “var”a çevirdiği gündür.
Anadolu kadının mucizesidir.
Belki de bu yüzden Anadolu’da bazı yemekler sadece doyurmaz …
Bize bir hikâye anlatır.
Ve her kaşıkta aynı masalı fısıldar:
Az malzemeyle de büyük sofralar kurulabilir.
Yeter ki bir evde paylaşmayı bilen bir anne olsun.