Cumhuriyet’in ilk yılları… Eski Antep’te hayat, gündüzün telaşıyla bitmez; akşam olunca şehrin başka bir yüzü ortaya çıkarmış.
İşini gücünü bitiren kimi Antep efendileri evlerine uğrar, üstlerini başlarını değiştirir, tıraşlarını olur; sonra da soluğu sazlı sözlü eğlence meclislerinde alırlarmış. Kimi zaman bir bağ evinde, kimi zaman Alleben ’in kenarındaki bir bahçede sofralar kurulur; türküler söylenir, kadehler tokuşturulur, kantolarla gönüller eğlenirmiş.
O meclislerin gözde kadınlarından biri de Luiza’ymış.
Uzun boyu, beyaz teni, simsiyah saçları, gri gözleri ve dans ederken savrulan fırfırlı entarisiyle Luiza, girdiği yerde bütün bakışları üzerine toplarmış. Ona gönül verenler birbirlerini kıskanır; bazen bir bakış, bazen bir gülüş yüzünden kavga çıkarırlarmış. İşin tuhafı, erkekler birbirine girerken Luiza da kazancını artırırmış.
Derken günlerden bir gün, şehrin hatırı sayılır ailelerinden birinin oğlu Luiza’ya gönlünü kaptırmış. Ailesi önce razı gelmemiş ama delikanlı kararından dönmemiş. Sonunda muradına ermiş, Luiza’yla evlenmiş.
Luiza da eski hayatına bir çizgi çekmiş. Müslüman olmuş, adını Leman koymuş, tövbe etmiş; bir daha kanto söylememeye, sahneye çıkmamaya yemin etmiş. Bir müddet sonra kocasıyla hacca gitmiş, hacı olmuş.
Aradan yıllar geçmiş. Leman artık evinin hanımı, mahallesinin sevilen, sayılan komşusuymuş. Eski eğlence günlerini geride bırakmış; evine, eşine ve komşularına düşkün, kendi hâlinde bir kadın olup çıkmış.
Gelgelelim insanın eski alışkanlıkları da öyle kolay kolay yakasını bırakmazmış!
Bir gün komşunun kızının düğünü varmış. Leman’ı da çağırmışlar. O da davete icabet etmiş ama kapıdan girer girmez tembihlemiş:
“Komşular, bakın, baştan söyleyeyim! Ben tövbeliyim anam. Yeminim var, oynamam ha!”
Kadınlar gülüşmüş.
“Aman Leman, alt tarafı düğün! Kadın kadına eğleneceğiz. Kalk, bir iki dön, ne olacak?”
“Yok anam, olmaz! Ben tövbeliyim!”
Ama kadın milleti bir kere tutturdu mu kolay kolay vazgeçer mi? Biri kolundan çekmiş, öteki elinden tutmuş; derken Leman kendini oyun meydanında bulmuş.
Önce usul usul başlamış. Bir omuz, bir el, hafifçe bir bel kıvırma… Müzik ilerledikçe eski günler gözünün önüne gelmiş. Bir bakmış ki ayaklar kendiliğinden oynuyor, fistanının fırfırları havada uçuşuyor!
Leman birden durmuş. Başını göğe kaldırmış, içinden bir dua etmiş:
“Allah’ım, günah yazma… Azıcık yaz, azıcık yazma!”
Sonra yine başlamış oynamaya. Müzik hızlanmış, kadınlar tempo tutmuş. Leman’ın da eski günlerden kalma mahareti ortaya çıkmış. Artık onu durdurabilene aşk olsun!
Bir ara kendini iyice kaptırmış. Oynamış, dönmüş, fırfırlarını savurmuş. Bakmış kendini zaptedemiyor…Sonra birden başını kaldırıp bu kez sesini yükseltmiş:
“İster yaz, ister yazma!”
Eh, o saatten sonra tövbe de unutulmuş, yemin de! Düğünün neşesi Leman olmuş.
Akşam eve dönünce kocası sormuş:
“Hanım, nasıl geçti düğün? Eğlendiniz mi bari?”
Leman, yüzünde mahcup bir gülümsemeyle cevap vermiş:
“Ne olsun beyim… Cemaate uyduk biraz. Allah günahımızı affetsin inşallah!”
Bir an durmuş, sonra aklına bir şey gelmiş:
“Bey, yarın biraz sadaka ver! Ne olur ne olmaz… Rabbim affetsin!”
İşte eski Antep’in mizahı biraz da böyleymiş. İnsanların kusurunu yüzüne vurmak yerine bir fıkraya dönüştürür hem güldürür hem düşündürürmüş.
Leman’ın diline dolanan o söz de zamanla dilden dile aktarılmış:
“Allah’ım, günah yazma; azıcık yaz, azıcık yazma!”
Ama insan işin içine bir kez kendini kaptırdı mı, bazen duanın bile sonu değişirmiş:
“İster yaz ister yazma!”
İbrahim Alisinanoğlu-26.10.2026