Şeyh Fetullah Camii’nin zamanı dışarıda bırakan avlusunda, taş sundurmanın gölgesinde biraz soluklandım. Şehrin telâşı ve gürültüsü, bu asırlık eşikten içeri adım atmaya cüret edemiyor; burası kendi içine kapanmış dingin ve mübarek bir ada gibi uzanıyordu. Sonbaharın serin rüzgârı yüzümü okşuyor, ağaçlardan süzülen yaprakların fısıltısı taş duvarların vakur sessizliğine karışıyordu.
Avluya adım atar atmaz insanın ruhunu sarmalayan o derin uhreviyet, havayı bile ağırlaştırıyordu. Bir yanda maneviyatımızın sarsılmaz kutbu Şeyh Fetullah’ın kabri, diğer yanda Gaziantep savunmasının boyun eğmez simgesi Şehit Kara Yılan’ın mefhari… Biri toprağa sinmiş bir dua gibi ruhu derinleştiriyor, diğeri zihinde yakılan bir meşale gibi direnişin ve gururun mehabetini fısıldıyordu. Başımı kaldırdığımda Şehreküstü evlerinin o mağrur silueti, Kabaltı’nın gizemli dehlizleri ve Şıh Hamamı belirdi.
Fakat bakışlarım en çok avlunun kalbinde, toprağın rahminden fışkıran o kadim kastele çekildi. Taş basamaklardan aşağı doğru süzülen buz gibi havanın yüzüme çarpmasıyla birlikte, suyun şırıltısı ruhuma bir zemzem serinliği gibi yayıldı. Taşın bağrından süzülüp gelen suyun o munis sesi, avlunun Uhrevi sessizliğini bozmuyor; aksine ona ilahi bir beste katıyordu. Bir zamanlar insanların hararetini dindiren, etrafında hayatın ve duaların halkalandığı bu kastel; yalnızca sudan ibaret değil, Antep halkının taşla, suyla ve alın teriyle ilmek ilmek dokuduğu bir yaşam felsefesiydi. Taşın sertliğiyle suyun yumuşaklığı, geçmişin acılarıyla günün huzuru burada, aynı serinlikte buluşuyordu.
Düşüncelerin derinliğinde kayboldum… Kastelden yükselen su sesi, zamanın akışını tersine çevirdi ve Antep Harbi’nin o zifiri, kanlı günleri çöktü zihnime. Bugün suyun serinliğinde kuş seslerinin çınladığı bu dingin avluda, vatanı için göğsünü siper etmiş çetelerin iniltileri yankılanır gibi oldu. Cepheden taşınan yiğitlerin yüzleri toz toprak içinde, elbiseleri al kanlara boyanmış… Kimi bir yoldaşının omzuna tutunmuş, kimi tahta sedyelerde son nefesini süzüyor. İlaçsızlığın boğazı sıktığı o demlerde hekimler, evlerden derlenen tülbentlerle kanamaları durdurmaya çalışırken; kadınlar ellerinde kastelden çekilmiş bir yudum su, bir lokma ekmek ve gözlerinde sonsuz bir şefkatle yaralılara koşuyordu. Kastelin buz gibi suyu, o günlerde yaralı sinelere serpilen bir ümit kırıntısına dönüşüyordu. Bu mübarek mekân, insanoğlunun direnme gücünün de, çaresizliğin en yalın halinin de sessiz ve ıslak şahidiydi.
Gözlerimi yavaşça araladığımda, karşımda yine aynı sessiz bahçe, taşların arasından çağıldayan kastel ve vakur kabirler duruyordu. Kastelin dingin akan suyunu ve bu taş duvarların arasında yaşanıp bitmiş hayatları düşündüm. Aynı taşların bir zamanlar gündelik hayatın huzurlu ritmine, zamanı geldiğinde ise gözyaşına, acıya ve asil bir direnişe tanıklık etmiş olması içimi derinden burktu.
Bir süre daha oturdum orada. Gökyüzüne yükselen ezan sesini dinledim, kastelden yayılan suyun şırıltısına bıraktım ruhumu, gelip geçenlerin selamını aldım. İçimde büyüyen hüznün hemen yanı başında, köklü bir minnet duygusu yeşerdi. Çünkü bugün huzurla içimize çektiğimiz bu havanın, özgürce adımladığımız bu sokakların her karışında; adsız kahramanların acısı, alın teri ve mukaddes fedakârlığı saklıydı.
Antep’in taşları susabilir belki ama hafızası asla kaybolmaz. Bir kabrin gölgesinde direnişi, bir kastelin buz gibi suyunda hayatı, taş bir duvarda geçmişin silinmez izlerini fısıldar. Bu şehri sevmek, yalnızca onunla gurur duymak değil; hangi kor ateşlerden geçip bugünlere ulaştığını unutmamak, unutturmamaktır.
Bütün geçmişlerimizin ruhuna bir Fatiha hediye ettim. Kastelden yükselen su sesini ve kabirlerin o derin Uhrevi havasını arkamda bırakarak sessizce oradan uzaklaşırken, yüreğimin bir parçasını o taşların arasında bıraktım.
İbrahim Alisinanoğlu-02.11.2026